white banner

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası

09.02.2026
2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası

Yazı Boyutu:

Sanat dünyası oldukça hareketli bir yıla hazırlanıyor. Londra’dan Paris’e, New York’tan Amsterdam’a uzanan bu büyük sergi takvimi, dünyadaki sergiler arasında gezmeye değer olanları bir araya getiriyor.

2026 sergileri, dünya çapında kültürle kurulan seyahat alışkanlıklarını yeniden şekillendiriyor. Büyük müzeler, bienaller ve küratöryel projeler bu yıl Londra, Paris, New York, Amsterdam ve daha pek çok şehirde gerçekleşecek. Bu dosya, dünyadaki sergiler arasında öne çıkanları, 2026 sanat etkinlikleri içinden ayıklanmış bir kürasyonla bir araya getiriyor. Amacımız, gerçekten kaçırılmaması gereken sergileri tek bir çatı altında buluşturmak ve yıl boyunca devamlı güncel tutmak olacak.

Amsterdam Sergileri

Yellow. Beyond Van Gogh’s Colour – Van Gogh Müzesi

Vincent van Gogh’un 1889 tarihli Wheatfield with a Reaper adlı tablosu, buğday tarlasında çalışan bir biçer figürü
Vincent van Gogh, Buğday Tarlasında Orakçı (1889) – Vincent van Gogh Vakfı

Yellow. Beyond Van Gogh’s Colour, Vincent van Gogh’un sarı rengi nasıl bir duygu ve anlam alanına dönüştürdüğünü merkeze alıyor. Sergi, sanatçının ikonik Ayçiçekleri tablosuyla açılırken, sarının on dokuzuncu yüzyılda cesaret, umut ve yenilenme fikriyle nasıl ilişkilendirildiğini sanat, moda, müzik ve edebiyat üzerinden izleyiciye açıyor.

Van Gogh’un yakın çevresinden Émile Bernard’ın yazılarıyla desteklenen akış, sarının yalnızca bir renk olarak kalmadığını, bir düşünce ve ruh hali olarak nasıl biçim kazandığını ortaya koyuyor. Serginin bir parçası olarak Olafur Eliasson tarafından hazırlanan özel ışık yerleştirmesi, bu rengin fiziksel ve algısal etkisini mekânın içinde doğrudan deneyimleme imkânı sunuyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Renk üzerinden kurulan sanat anlayışına ilgi duyanlar, disiplinlerarası sergi kurgularını sevenler ve Van Gogh’u biyografisinin ötesinde kavramsal bir bağlamda okumak isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Yellow. Beyond Van Gogh’s Colour Sergisi Notu: Klasik Van Gogh sergilerinden farklı olarak bu seçki, ressamın eserlerinden çok onun etrafında şekillenen düşünsel dünyaya odaklanıyor; buna göre gezmek deneyimi güçlendiriyor. Ayrıca, Olafur Eliasson’un Hollanda’da ilk kez gösterilen ışık enstalasyonu, sergiyi tarihsel ama çağdaş bir deneyime dönüştürüyor.

OGGUSTO’nun Amsterdam Restoran Önerisi: Aan De Poel

İki Michelin yıldızlı Şef Stefan van Sprang yaratıcı sunumları ve ilgi çeken tarzı ile Amsterdam’a renk katmaya devam ediyor. Şefin spesiyal tadım menüsü dışında A La Carte menü de bulunuyor. Ayrıca tatlıları ve şarapları konusunda da oldukça iddialı olduklarını söylemeden edemeyiz. Bu kadar güzel yemeklerin üstüne bir de restoran gölün kenarında yer alıyor. Özenle seçilmiş şarabınızı muhteşem bir manzara eşliğinde içebilirsiniz. Restoran pazar ve pazartesi dışında hizmet vermeye devam ediyor.

Metamorphoses – Rijksmuseum

Juul Kraijer’in 2019 tarihli SPAWN adlı fotoğraf çalışması, insan bedeni ve hayvan formunu bir araya getiren sahne
Juul Kraijer, SPAWN (2019) – Juul Kraijer studio

Metamorphoses, Ovidius’un aynı adlı destanından beslenen dönüşüm fikrini, sanat tarihinin farklı dönemlerinden 80’i aşkın başyapıt üzerinden okuyor. Caravaggio’dan Magritte’e, Rembrandt’tan Bourgeois’ya uzanan bu karşılaşma; kimliğin akışkanlığı, arzu, kıskançlık ve insan–doğa ilişkisi gibi temaları zamanlar arası bir diyalogla bir araya getiriyor.

Titian’ın Danaë’si, Caravaggio’nun Narcissus’u, Arcimboldo’nun birleşik portreleri ve çağdaş fotoğraf örnekleri, mitolojik öykülerin yüzyıllar boyunca nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Amsterdam ve Roma’da iki ayrı durakla ilerleyen sergi, aynı temanın farklı mekânlarda nasıl farklı yankılar üretebildiğini hissettiriyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Mitoloji ile sanat tarihi arasındaki bağı derinlemesine takip etmek isteyenler; dönüşüm, kimlik ve arzu temalarının dönemler boyunca nasıl yorumlandığını görmek isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Metamorphoses Sergisi Notu: Bu sergi, antik bir metnin yüzyıllar boyunca nasıl canlı kaldığını hissettiriyor; ilerledikçe zaman çizgisi bulanıklaşıyor. Amsterdam ve Roma’da, eserlerin farklı mekânlarla kurduğu ilişkiyideneyim şehirle birlikte değişiyor.

“Sanat dünyası, 2026’da koleksiyonculuğun sınırlarını genişleten, izleyiciyi yalnızca bakan değil katılan kılan bir dönüşüm içinde” fikriyle yazılan OGGUSTO 2026 Sanat Trendleri Raporu‘nu okuyun!

Basel Sergileri

Cézanne – Fondation Beyeler

Paul Cézanne’in yaklaşık 1899 tarihli Pommes et oranges tablosunda elmalar ve portakallardan oluşan natürmort kompozisyonu
Paul Cézanne, Pommes et oranges (1899 civarı) – Görsel: © GrandPalaisRMN (musée d’Orsay) / Hervé Lewandowski

Fondation Beyeler, 25 Ocak – 25 Mayıs 2026 tarihleri arasında Paul Cézanne’e adanmış ilk monografik sergisini sunuyor ve modern sanatın kurucu isimlerinden birini kariyerinin en güçlü dönemine odaklanarak ele alıyor. Sergi, kübizm akımının öncülerinden olan Cezanne’nin son yıllarındaki natürmortlar, portreler, Provence manzaraları ve ünlü Montagne Sainte-Victoire dizisi üzerinden, form, ışık ve renk arasındaki devrimci gerilimi ortaya çıkarıyor.

Yaklaşık 80 yağlıboya ve suluboyayı bir araya getiren seçki, Cézanne’in resim dilini her fırça darbesiyle nasıl yeniden kurduğunu ve bu yaklaşımın günümüz sanatına kadar uzanan etkisini izleyiciye açıyor. Picasso’nun “Cezanne hepimizin babası sayılır” diye tanımladığı bu miras, Basel’de bütünlüklü bir akış içerisinde yeniden okunuyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Modern sanatın temellerini oluşturan isimleri yakından tanımak isteyenler, manzara ve natürmort geleneğinin nasıl dönüştüğünü görmek isteyen izleyiciler ve resimde form ile renk ilişkisine ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Cezanne Sergisi Notu: Natürmortlar ve banyo sahneleri, geleneksel temaların nasıl çağdaş bir dile taşındığını gösteriyor. Güney Fransa manzaraları ise doğa ile yapı arasındaki ilişkiyi yeni bir gözle okumayı mümkün kılıyor.

Paul Cezanne, dünyadaki en pahalı üçüncü tablonun sahibi. Dünyanın en pahalı sanat eserlerini inceleyin!

Berlin Sergileri

Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam

Toplumun Keşfi: 12 Bin Yıl Önce Göbeklitepe ve Taş Tepelerde Yaşam sergisi, 10 Şubat – 19 Temmuz 2026 tarihleri arasında Berlin’de James-Simon-Galerie’de izleyiciyle buluşuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Berlin Devlet Müzeleri’ne bağlı Vorderasiatisches Museum iş birliğiyle hazırlanan sergi, Şanlıurfa Müzesi’nden seçilen 89 eser ve 4 replikayı bir araya getirirken, Isabel Muñoz’un Göbeklitepe ve Taş Tepeler’de çektiği fotoğraflarla arkeolojik çerçeveyi çağdaş bir görsel perspektifle tamamlıyor. İlk kez 2023’te Pera Müzesi’nde sergilenen ve ardından Ankara ile İspanya’da izleyiciyle buluşan bu fotoğraflar, Neolitik Çağ’da yerleşik hayata geçiş sürecini, ortak üretim ve inanç pratiklerini güçlü bir kompozisyon diliyle ele alıyor. Berlin ayağı, bu uluslararası yolculuğun en kapsamlı duraklarından biri olarak öne çıkıyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Göbeklitepe ve Taş Tepeler üzerine güncel arkeolojik bulguları görmek isteyenler, Neolitik Çağ’ın toplumsal dönüşümünü sanat ve tarih kesişiminde okumak isteyenler ve Berlin’de kültür odaklı bir rota planlayanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Toplumun Keşfi Sergisi Notu: Müze koleksiyonundan gelen eserler ile Muñoz’un fotoğrafları yan yana geldiğinde, tarihsel veri ile sanatsal yorum arasında güçlü bir diyalog kuruluyor.

Pierre Huyghe – Halle am Berghain

Pierre Huyghe’nin Berlin’deki Halle am Berghain mekânında gerçekleştirdiği büyük ölçekli çağdaş sanat yerleştirmesi
Pierre Huyghe, Halle am Berghain yerleştirmesi – LAS Art Foundation

Pierre Huyghe’nin Berlin’deki bu yeni büyük ölçekli yerleştirmesi, belirsizlik kavramını kuantum fiziğiyle kurduğu doğrudan ilişki üzerinden ele alıyor. Film, ses, titreşim, toz ve ışığın bir araya geldiği ortamda; yüzü olmayan, içi boş bir insan formu etrafında gelişen mitolojik bir temel kuruluyor.

Huyghe’nin kuantum sistemlerinden ve bilimsel deneylerden “ham malzeme” olarak yararlandığı bu çalışma, algının sabitlenmediği bir ara alan yaratıyor. İzleyici, tek bir anlamdan çok, üst üste binen olasılıkların içinde kalmaya davet ediliyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Sanat ile bilim arasındaki sınırların bulanıklaştığı deneyimlere ilgi duyanlar; belirsizlik, algı ve insan-dışı düşünme biçimlerini sanat üzerinden keşfetmek isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Pierre Huyghe Sergisi Notu: Bu sergide ne gördüğünüzden çok, gördüğünüzden ne kadar emin olamadığınız öne çıkacak. Mekânda ilerledikçe, algının sabit bir şey olmadığı hissi güçlenecek. Sergi, kontrol duygusunu bilinçli olarak elinizden almayı hedefliyor. Çok farklı bir deneyim yaşatacağı kesin.

Zeynep Bastık’ın OGGUSTO’ya özel verdiği Berlin önerilerine göz atın.

David Lynch’in 1999 tarihli, Berlin serisine ait isimsiz fotoğrafı; karanlık tonlar ve belirsiz mekân hissi
David Lynch, Untitled (Berlin 5364: 21), 1999 – Pace Gallery Berlin

Berlin’deki 2026 sergileri arasında en çok dikkat çekenlerden biri. David Lynch’in Berlin’deki bu sergisi, sanatçının farklı mecralara yayılan üretimini tek bir atmosferde buluşturuyor. Resim, heykel, suluboya, erken dönem kısa filmler ve fotoğraflardan oluşan seçki; Lynch’in malzemeyle kurduğu fiziksel ilişkiyi ve rahatsız edici imgeler üzerinden ilerleyen dili öne çıkarıyor.

Berlin’de çekilmiş fotoğraflar ve terk edilmiş endüstriyel alanlara odaklanan işler, sanatçının şehirle kurduğu kişisel bağa işaret ediyor. Sergi, Lynch’in sinemadaki dünyasının görsel sanatlarda nasıl farklı ama tanıdık bir biçimde var olduğunu gösteriyor.

Bu sergi kimler için ideal?
David Lynch’in sinemasını yalnızca filmlerle sınırlamayanlar; tekinsiz atmosferler, şehir hafızası ve hikaye oluşturma biçimleriyle ilgilenenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun David Lynch Sergisi Notu: Bu sergide, 2025 yılında hayatını kaybeden efsane yönetmen David Lynch’in Eraserhead, The Elephant Man, Dune, Blue Velvet, Lost Highway, Mulholland Drive gibi kült filmlerinden aşina olduğunuz o garip huzursuzluk duygusu, bu kez sessiz ve fiziksel bir biçimde karşınıza çıkacak. Bakarken “bir şey olacakmış” hissinin hep sürdüğünü fark edebilirsiniz. Sergi, sizi sürekli tetikte tutacak.

Chicago Sergileri

Matisse’s Jazz: Rhythms in Color – Art Institute of Chicago

Yaşlılık döneminde defterine çizim yapan Henri Matisse’in siyah-beyaz bir portresi
Henri Matisse

Matisse’s Jazz: Rhythms in Color, Henri Matisse’in kariyerindeki en radikal dönüşümlerden birine odaklanıyor. 1940’ların başında geçirdiği ağır bir ameliyat sonrası resim yapamayan Matisse, cut-paper tekniğine yönelerek üretimini bambaşka bir mecraya taşıdı. Tériade’in teşvikiyle geliştirilen bu yöntemle sanatçı, Paris müzik hollerinden sirk dünyasına, Tahiti anılarından mitolojiye uzanan görsel hafızasını yirmi özgün kâğıt kesme eskizde yeniden kurguladı. Sergi, Jazz serisinin renk, ritim ve hareket üzerinden nasıl bir görsel dil kurduğunu izleyiciye bütüncül bir akış içinde sunuyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Modern sanat, grafik anlatım ve renk üzerinden kurulan görsel ritimlerle ilgilenenler ile Matisse’in geç dönem üretimini yakından görmek isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Matisse’s Jazz: Rhythms in Color Sergisi notu: Boyut olarak kompakt bir sergi olsa da işler arasındaki görsel yoğunluk nedeniyle beklenenden daha fazla zaman ayırmak gerekebilir.

OGGUSTO’nun Chicago Restoran Önerisi: Kasama

Restoran, 2026 yılında Michelin derecesini 1 yıldızdan 2 yıldıza yükselterek Chicago’nun en dikkat çeken restoranlarından biri oldu. Şefler Tim Flores ve Genie Kwon, modern Filipin mutfağına getirdikleri özgün ve rafine yorumla beklentiyi yükselten bir tadım menüsü hazırlıyor. Teknik açıdan kusursuz tabaklar, duyusal aromalar ve şaşırtıcı dengelerle birleşince, Kasama şehrin gastronomi sahnesinde üst lige çıkan bir deneyime dönüşüyor.

Pokemon Fossil Museum – Field Museum

Pokémon Fosil Müzesi sergisinde Aurorus, Bastiodon, Rampardos ve Tyrantrum’un fosil modelleri
Fukui Eyalet Dinozor Müzesi’ndeki Pokémon Fosil sergisinden modeller

Chicago’daki bu deneyim, 2026 sanat etkinlikleri içinde bilimle popüler kültürü en doğrudan buluşturan duraklardan biri. Pokemon Fossil Museum, Pokémon evreni ile paleontolojiyi beklenmedik bir ortak zeminde buluşturuyor. Tyrantrum ve Archeops gibi fosil Pokemon’lar, gerçek fosiller ve Field Museum’un ikonik T. rex’i SUE ile yan yana geliyor.

Modeller, gerçek kazı ve hazırlık araçları ile ses yerleştirmeleri üzerine kuruluyor. Field Museum bilim insanlarının katkılarıyla şekillenen bu yolculuk, hayal gücü ile bilimin aynı sorular etrafında nasıl kesişebildiğini gösteriyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Bilimi eğlenceli ve erişilebilir bir dille keşfetmeyi sevenler; Pokemon evrenine ilgi duyan çocuklar, ebeveynler ve nostaljik yetişkinler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Pokemon Fossil Museum Sergisi Notu: Pokemon çizgi filmindeki kahramanların neden fosillerden ilham aldığını burada daha net görüyorsunuz. Sergi, hayal gücünün çoğu zaman doğadan beslendiğini hatırlatıyor. Kazı aletleri, sesler ve modeller sayesinde sergi, müze gezisinden çok keşif hissi yaratıyor. Sergide birçok çocuk görmeniz olası ve bu nesiller arası karşılaşma beklenmedik derecede keyifli.

Floransa Sergileri

Rothko in Florence – Palazzo Strozzi

Sergi salonunda duvarlara asılı Mark Rothko’ya ait renk alanı resimleri ve ortada yer alan oturma bankı
Mark Rothko Sanat Merkezi, Letonya, Mark Rothko Art Centre, Daugavpils (2017) · Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0 · Görsel kırpılmıştır
https://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0/

Rothko in Florence, Mark Rothko’nun İtalyan sanatıyla kurduğu özel ilişkiyi merkeze alan, Floransa için özel olarak tasarlanmış kapsamlı bir sergi. Christopher Rothko ve Elena Geuna küratörlüğündeki seçki, sanatçının erken dönem figüratif işlerinden 1950’ler ve 60’larda geliştirdiği büyük renk alanlı soyut resimlerine kadar uzanıyor.

Fra Angelico ve Michelangelo’dan ilhamla şekillenen bu üretim süreci, Palazzo Strozzi’nin mimarisiyle güçlü bir diyalog kuruyor. MoMA, Tate ve Centre Pompidou gibi önemli kurumlardan gelen eserlerle sergi, Rothko’nun mekân, renk ve duygu ilişkisini bütünlüklü biçimde ele alıyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Soyut resimle mekân ilişkisine ilgi duyanlar, Rothko’nun renk alanlarını tarihsel bağlam içinde okumak isteyenler ve sanatçının Avrupa sanat geleneğiyle kurduğu bağı merak edenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Rothko in Florence Sergisi Notu: Palazzo Strozzi’nin mimarisi serginin deneyiminin önemli bir parçası olduğu için eserleri hızlıca geçmek yerine salonlar arasında durarak gezmek, Rothko’nun mekân algısını daha iyi hissettiriyor.

Hamburg Sergileri

Maria Lassnig and Edvard Munch: Flow of Paint = Flow of Life – Hamburger Kunsthalle

Maria Lassnig ve Edvard Munch’un beden ve duygu temasını öne çıkaran, başları birbirine yaslanan iki figürlü resim
Flow of Paint = Flow of Life sergisinden bir eser

Flow of Paint = Flow of Life, Maria Lassnig ve Edvard Munch’u ilk kez kapsamlı bir çift sergide bir araya getiriyor. Yarım yüzyılı aşan bir zaman farkına rağmen, iki sanatçının renk kullanımı ve içsel deneyimleri resme taşıma biçimleri arasında şaşırtıcı paralellikler kuruluyor.

Sergi, yas, aşk, yalnızlık, korku, sevinç ve bedensel duyumlar gibi duyguları merkeze alarak, resmin her iki sanatçı için de bir ifade aracından öte bir kendini ve dünyayı sorgulama biçimi olduğunu ortaya koyuyor. 180’i aşkın eser; resimler, kâğıt üzeri çalışmalar, filmler, fotoğraflar ve bir heykel aracılığıyla sanat ile yaşam arasındaki akışkan ilişkiyi işliyor.

Bu sergi kimler için ideal?

Duygusal yoğunluğu yüksek resimlerle ilgilenenler, beden ve bilinç ilişkisini sanat üzerinden okumak isteyenler ve farklı kuşaklardan sanatçıları karşılaştırmalı biçimde keşfetmeyi sevenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Flow of Paint = Flow of Life Sergisi Notu: Bu sergide iki sanatçıyı ayrı ayrı değil, yan yana düşünerek izliyorsunuz. Lassnig ve Munch’un renk ve beden üzerinden kurduğu bağlantılar arasında gidip gelmek, resmin duygusal gücünü daha yoğun hissetmenizi sağlıyor.

OGGUSTO’nun Hamburg Restoran Önerisi: Jacobs Restaurant

Jacobs Restaurant, Michelin yıldızlı şef Thomas Martin’in önderliğinde modern ve klasik unsurları birleştiren yaratıcı bir menüye sahip. Hem deniz ürünleri hem de et yemekleri oldukça lezzetli. Elbe Nehri’ne karşı uzanan manzarası ise unutulmaz akşam yemeklerine davetiye çıkarıyor.

Londra Sergileri

Londra’da 2026 Sergileri: Öne Çıkan Temalar

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası

Ece Balcıoğlu
Sanat Danışmanı

2026 Londra sergi takvimi, büyük retrospektifler ile tematik ve kültürel okumaları dengeli bir şekilde bir araya getiriyor. Moda, popüler kültür, kimlik ve küresel tarih gibi alanların sanatla iç içe geçtiği bu program, 2026’nın disiplinlerarası ve eleştirel bir sanat yılı olacağını şimdiden gösteriyor.
Açıklanan sergi takvimleri; kimlik, kültürel miras, ikonografi ve sanat–tasarım ilişkisi etrafında şekillenen güçlü konulara sahip. Sadece sanat tarihine odaklanmak yerine, sanatın toplumsal ve kültürel bağlamını öne çıkaran sergiler sunmaya hazırlanıyor.

Örneğin, Tate Modern’de planlanan Tracey Emin retrospektifi ile Frida Kahlo’ya odaklanan sergiye bakarsak, 2026’da Londra’da kişisel hikâyelerin ve beden merkezli anlatıların öne çıktığını görebiliriz. Bu sergiler, sanatçının bireysel deneyimini politik ve kültürel bir dile dönüştüren üretimlere odaklanarak izleyiciyle daha doğrudan bir duygusal bağ kurmayı amaçlıyor.

National Portrait Gallery’de açılması planlanan Marilyn Monroe sergisi, sinema ve popüler kültür ikonlarının sanat tarihindeki yerini yeniden tartışmaya açıyor. Portre, fotoğraf ve arşiv materyalleri aracılığıyla Monroe’nun bir yıldızdan küresel bir simgeye dönüşüm süreci ele alınıyor. Bu yaklaşım, 2026 programında ikonografinin ve görsel temsilin önemli bir tema olduğunu ortaya koyuyor.

Barbican Art Gallery’de yer alacak Project a Black Planet sergisi ve Beatriz González retrospektifi, Londra’daki kurumların 2026’da Batı merkezli sanat anlatılarını sorgulayan bir perspektife yöneldiğini gösteriyor. Pan-Afrikanizm, sömürge sonrası tarih ve kolektif hafıza gibi temalar, sanatın yalnızca estetik değil, aynı zamanda politik bir alan olduğunu vurguluyor.

National Gallery’nin 2026 programında yer alan Zurbarán, Waldmüller ve yıl sonunda açılması planlanan Van Eyck sergileri, klasik sanatın çağdaş bir bakışla yeniden ele alındığını gösteriyor. Bu sergiler, teknik ustalık ve tarihsel bağlamın yanı sıra, günümüz izleyicisinin sanatla kurduğu ilişkiyi de merkeze alıyor.

Moda, Güç ve Temsil, 2026’da Moda Odaklı Sergiler

Bu yıl Londra sergi programında öne çıkan bir diğer güçlü eksen ise modanın tarih, iktidar ve kimlik temsilleriyle kurduğu ilişki. Bu bağlamda özellikle V&A’de 22 Mart’a kadar devam eden Marie Antoinette Style sergisi, modayı yalnızca estetik bir ifade alanı olarak değil, politik bir araç olarak ele alıyor. 18. yüzyıl saray modası üzerinden güç, sınıf ve kadın temsiline odaklanan sergi; siluetler, kumaşlar, portreler ve arşiv materyalleri aracılığıyla Marie Antoinette’in bir tarihsel figürden küresel bir stil ikonuna dönüşümünü inceliyor. Pastel tonlar, gösterişli saç stilleri ve abartılı kostümler, dönemin politik atmosferiyle birlikte okunarak modanın nasıl bir kimlik inşa aracı hâline geldiğini ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, 2026’da Londra’daki moda sergilerinin yalnızca “ne giyildiği” ile değil, neden ve nasıl temsil edildiğiyle ilgilendiğini gösteriyor.

Ece Balcıoğlu’nun Londra Önerisi:
V&A Marie Antoinette Style

Moda, Güç ve Kültürel Miras

Victoria and Albert Museum’da South Kensington’daki Marie Antoinette Style sergisi, İngiltere’de ilk kez Marie Antoinette’in stilini ve moda mirasını tarihsel ve kültürel bağlamıyla ele alan büyük bir sunum olarak öne çıkıyor. Sergi, 18. yüzyıl Fransız kraliçesinin moda anlayışının kökenlerini, evrimini ve sonraki nesiller üzerindeki etkisini kapsamlı bir şekilde inceliyor.

Tema ve İçerik:

  • Sergide 250’den fazla obje yer alıyor; bu kapsamda döneme ait kişisel eşyalar, tarihi portreler, mobilya, tekstil ve aksesuarlar bulunuyor.
  • Müzedeki nadir örnekler arasında Marie Antoinette’in ipek terlikleri, mücevherleri, hatta küçük aksesuarlar gibi kişisel parçalar yer alıyor — bazıları hiçbir zaman Versailles Sarayı’nın dışına çıkmamış eserler olarak Londra’da ilk kez sergileniyor.
  • Sergi, saray modasının ötesine geçerek Marie Antoinette’in stilinin 250 yılı aşkın sürede moda, film, popüler kültür ve tasarım üzerindeki izlerini takip ediyor.

Moda ve Kültürel Bağlam:

  • Serginin küratörleri, Antoinette’in 18. yüzyıl moda sahnesinde sadece kraliçe olarak değil, erken modern dönemde bir stil ikonu olarak nasıl konumlandığını gösteriyor.
  • Gösterimde Moschino, Dior, Chanel, Vivienne Westwood ve Valentino gibi çağdaş tasarımcıların Antoinette stilinden ilham alan couture parçaları da yer alıyor — bu, serginin tarih ile günümüz moda dili arasında etkileyici bir köprü kurduğunu ortaya koyuyor.
  • Sergi ayrıca film ve görsel kültür referanslarını de içeriyor; Sofia Coppola’nın Oscar ödüllü 2006 yapımı Marie Antoinette filminin kostümleri ve ilgili moda yorumları da sunumun parçası.

Mekân ve Deneyim:

  • Sergi, 20 Eylül 2025’ten 22 Mart 2026’ya kadar V&A South Kensington’da gerçekleştiriliyor ve yüksek talep nedeniyle bazı gösterimlerde sold-out durumuna ulaşmış durumda.
  • V&A, bu büyük moda-tarih buluşmasını duyusal ve dramatik kurgularla destekleyerek ziyaretçiyi yalnızca “gözlemci” değil, modanın ve temsilin tarihsel dönüşümünü bizzat deneyimleyen bir izleyici olmaya davet ediyor.

Bu sergi, Marie Antoinette’i sadece bir tarih figürü olarak değil, günümüz moda anlayışını şekillendiren kültürel bir referans noktası olarak yeniden değerlendiren kapsamlı bir bakış sunuyor. 250 yıl boyunca süren etkisiyle Antoinette, modern tasarımcıların yaratıcı ilham kaynaklarından biri olmaya devam ediyor; bu da sergiyi 2026’da moda odaklı programın en ilginç ve çok katmanlı yapımlarından biri hâline getiriyor.

Ece Balcıoğlu’nun Londra Önerisi:
Seçkin Pirim & Jorinde Voigt – Kopuşlar ve Ritim

Dirimart London'da sergilenen Ritim ve Kopuş sergisinden Seçkin Pirim'in Diken Bahçesi çalışması
Seçkin Pirim
Diken Bahçesi Serisi 12, 2024 (detay)
300 gr bristol kağıt kesim
222 x 70 x 6.5 cm

Dirimart London, 15 Ocak – 21 Şubat 2026 tarihleri arasında Seçkin Pirim ve Jorinde Voigt’u bir araya getiren Kopuşlar ve Ritim başlıklı ikili sergiye ev sahipliği yapıyor. Kâğıt kesim ve katmanlama teknikleri üzerinden ilerleyen sergi, manuel üretim ile dijital müdahale, düzen ile bozulum arasındaki gerilimi ortak bir zeminde buluşturuyor. Pirim’in heykel kökenli pratiği, kâğıt yüzeyleri mimari ve yapısal formlara dönüştürürken; Voigt’in büyük ölçekli işleri algı, ritim ve doğanın akışını çizgisel sistemler içinde ele alıyor. Gri Sütunlar ve Diken Bahçesi serileri ile Rhythm ve The Sum of All Best Practices işleri arasındaki diyalog, iki sanatçının farklı çıkış noktalarından benzer bir bütünlük arayışına yöneldiğini ortaya koyuyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Kâğıt temelli çağdaş üretimlere ilgi duyanlar, sistem ve yapı kavramlarını soyut bir görsel dil üzerinden takip etmek isteyenler ve Londra’daki galeri programını yakından izleyenler için güçlü bir durak.

Ece Balcıoğlu’nun Kopuşlar ve Ritim Sergisi Notu: Dirimart, Seçkin Pirim ve Jorinde Voigt’un kağıt üzerine geliştirdiği özgün dilini buluşturan Kopuşlar ve Ritim sergisine ev sahipliği yapıyor. Pirim’in katmanlı kağıt heykelleri ile Voigt’un süreç odaklı çizimleri, kaos ve uyum, düzensizlik ve bütünlük arasındaki ince gerilimi gözler önüne seriyor.

Seçkin Pirim’in kağıt kesimleri, tekrarlayan jestler ve bilinçli müdahalelerle şekilleniyor. Akademik heykel eğitimi ve dijital tasarım pratiği, yapıtlarına masif ahşap hissi kazandırsa da, her parça katman katman, emek yoğun bir süreçle inşa edilmiş kağıttan oluşuyor. Pirim, formu parçalayarak yeniden kurma sürecini şöyle özetliyor: Var olan bir formu düzenleyip sonradan buna yeni bir düzen veya düzensizlik vermek, benim için kendi özgürlük alanımı yaratmak. Bu kimi zaman bir yıkım kimi zaman da yeni bir başlangıç.

Sanatçının geometrik sistemlerinde sezgi, sürecin merkezinde yer alıyor. “Tüm bozulmaları sezgiyle kurguluyorum; çizim üzerinde gözlerimi kapatarak bile çalışıyorum,” diyen Pirim, kontrollü bir başlangıcın nasıl spontane bir finale dönüştüğünü gösteriyor. Sergideki işler, farklı serilerden seçilmiş; Milano, New York ve antik kent araştırmalarından esinlenen eserler, Mevlana’nın Mesnevisi’nden aldığı “birden bütüne” yaklaşımıyla birbirine bağlanıyor.

Jorinde Voigt’un çalışmaları ise insan algısının temel akışlarını ve doğa-insan ilişkisini merkeze alıyor. Rhythm (2022) ve The Sum of All Best Practices (2021–22) serileri, katmanlanan kağıtlar ve üç boyutlu çizgilerle çevremizdeki dünyanın ritimlerini çağrıştırıyor; süreç odaklı ve yapısöküm temelli yaklaşımı, izleyiciyi sürekli bir keşif ve akış deneyimine davet ediyor.

Kopuşlar ve Ritim, kaos ve düzen arasındaki hassas dengeyi adeta bir meditasyon gibi sunuyor. Pirim’in dikkatli ve sezgisel müdahaleleri, Voigt’un doğal ritimlerle kurduğu bağlantılarla buluştuğunda, kağıdın sıradan malzemesinden çıkan büyüleyici bir görsel deneyim ortaya çıkıyor. Sergi, izleyiciye hem düşünsel hem de estetik bir yolculuk vaad ediyor; sanatçıların farklı yöntemleri ve yaklaşımları, kaos içinde bile bir düzen arayışının mümkün olduğunu hatırlatıyor.

Edvard Munch’un 1930 tarihli Selvportrett ved vinen adlı otoportresi, masada şarap şişesiyle oturan figür
Edvard Munch, Self-portrait with a Bottle of Wine (1930), Christianssands Resim Galerisi, Fotoğraf: Kunstsilo

Londra’daki bu buluşma, dünyadaki sergiler arasında Munch’un portre pratiğine odaklanan nadir örneklerden biri olarak öne çıkıyor. Munch’un en bilinen çalışması olan Çığlık‘a nazaran, sanatçının daha az bilinen portrelerine odaklanan Portraits at Kunstsilo, sanatçının insan yüzü üzerinden kurduğu psikolojik çıkarımları merkeze alıyor.

Sergi, Munch’un portreler aracılığıyla bireyin iç dünyasını nasıl ele aldığıyla da tanınmasını sağlıyor. Kendi koleksiyonundan gelen eserlerle birlikte hazırlanan bu seçki, sanatçının portreyi bir ifade alanı olarak nasıl kullandığını açık biçimde ortaya koyuyor. Munch’un üretimine farklı bir açıdan bakmak isteyenler için tamamlayıcı bir durak niteliğinde.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Munch’un üretimini daha derinlikli bir bağlamda görmek isteyenler, portre geleneğiyle psikolojik çıkarım arasındaki ilişkiyi takip edenler ve sanatçının daha sakin ama yoğun işlerine ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Edvard Munch – Portraits at Kunstsilo Sergisi Notu: Serginin duygusal yoğunluğu yüksek olduğu için arka arkaya sergi gezilecek bir güne eklemek yerine tek başına ve sakin bir tempoyla planlamayı daha anlamlı kılıyor.

OGGUSTO’nun Londra Restoran Önerisi: Core

Üç Michelin yıldızı sahibi şef Clare Smyth yönetimindeki Core, açıldığı günden beri doğal, sürdürülebilir yemekler servis etmek amacıyla hareket etmektedir. İngiltere’deki lokal üreticilerden mevsime uygun, organik yetiştirilmiş malzemelerle, sebze ağırlıklı hazırlanan menüsü ile açıldığı günden beri Michelin yıldızı ve daha birçok ödüle layık görüldü. Şık ve bir o kadar da sade, sakin tasarımı, yine aynı etikle tasarlanmış yedi tabaklık tadım menüsü ve destekleyici, geniş şarap menüsü ile oldukça tazeleyici bir deneyim yaşatıyor.

Hayward Gallery binasının dış cephesinde, Lee Bul sergisine ait afiş ve yönlendirme tabelalarının yer aldığı giriş alanı.
Hayward Gallery’ye ait dış mekân görünümü. © Morley von Sternberg

Chiharu Shiota: Threads of Life, 17 Şubat – 3 Mayıs 2026 tarihleri arasında Hayward Gallery’de, sanatçının iplikten oluşan büyük ölçekli yerleştirmelerini Londra’da ilk kez bir araya getiriyor. Ayakkabılar, anahtarlar, yataklar, sandalyeler ve elbiseler gibi gündelik nesneleri saran ağ yapılar, beden, hafıza ve varoluş kırılganlığı etrafında yoğun bir görsel alan kuruyor.

Sergi, Shiota’nın erken dönem performans videoları, çizimleri, fotoğrafları ve yeni heykelleriyle birlikte, galeri mekânını yerden tavana uzanan iplik formlarıyla dönüştürüyor. Brutalist mimariyle kurulan bu ilişki, sanatçının mekânla çalışma biçimini merkezde tutan güçlü bir kurgu ortaya koyuyor. Sergide ayrıca, sanatçının geçmiş anıtsal işlerinden During Sleep’in 2026 tarihli yeni versiyonu da yer alıyor ve sergi süresince canlı performanslarla etkinleştiriliyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Mekânla doğrudan ilişki kuran çağdaş sanat işlerine ilgi duyanlar, büyük ölçekli yerleştirmeler üzerinden hafıza ve beden temalarını takip etmek isteyenler ve Londra’daki güncel sergi programını yakından izleyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Chiharu Shiota: Threads of Life Sergisi Notu: Japon sanatçı Chiharu Shiota, Hayward Gallery’deki bu sergiyle Londra’daki ilk büyük solo sunumunu gerçekleştiriyor; bu da Threads of Life’ı takvimde özel bir yere taşıyor.

Tracey Emin: A Second Life – Tate

Tracey Emin’in Exorcism of the Last Painting I Ever Made adlı çalışmasından, duvarları yazılı tuvaller ve eskizlerle kaplı atölye yerleştirmesi
Tracey Emin, Exorcism of the Last Painting I Ever Made (1996) – Tate

Tate Modern’de açılan Tracey Emin: A Second Life, sanatçının kırk yıla yayılan üretimini yaşamındaki dönüm noktaları üzerinden ele alan en kapsamlı sergi olma özelliğini taşıyor. 1990’lardan bugüne uzanan seçki; erken dönem yerleştirmelerden ilk kez sergilenen yeni resim ve bronz heykellere kadar 90’dan fazla eseri bir araya getiriyor.

Sergi, Emin’in itirafçı anlatım dilini; aşk, travma, beden, hastalık ve iyileşme temaları etrafında katmanlı bir biçimde izliyor. Margate ile kurduğu derin bağ, sanatçının kişisel tarihini tekrar tekrar nasıl dönüştürdüğünü gösterirken, Tate Modern’in iç ve dış mekânlarına yayılan işler sergiyi güçlü bir yüzleşme alanına dönüştürüyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Otobiyografik sanat, beden politikaları ve kişisel deneyimin kamusal alana taşınışıyla ilgilenenler ile çağdaş sanatın sınırlarını duygusal dürüstlük üzerinden takip edenler için çarpıcı bir durak.

OGGUSTO’nun Tracey Emin: A Second Life Sergisi Notu: Sergi, kronolojik bir retrospektiften çok Emin’in hayatındaki kırılma anlarını izlemeye odaklandığı için, eserleri yaşam olaylarıyla birlikte düşünerek gezmek deneyimi derinleştiriyor.

Schiaparelli: Fashion Becomes Art (Londra)

Sol görsel – Alt text: Altın tonlarında anatomik göğüs formu ve heykelsi detaylarla tasarlanan Schiaparelli elbisesi; sürrealist moda anlayışını zanaatkârlıkla buluşturan sergi sunumu. Sağ görsel – Alt text: Yüz baskılı desenleri ve akışkan siluetiyle dikkat çeken Schiaparelli elbisesi; moda ve sanat arasındaki sınırları sorgulayan avangart tasarım.

Schiaparelli: Fashion Becomes Art, 28 Mart – 8 Kasım 2026 tarihleri arasında Londra’daki Victoria and Albert Museum’da, 20. yüzyıl modasının en radikal isimlerinden Elsa Schiaparelli’nin dünyasını kapsamlı bir sergiyle ele alıyor. Birleşik Krallık’ta Schiaparelli’ye adanan ilk büyük sergi olan proje, moda ile sanat arasındaki ilişkiyi merkeze alarak tasarımcının 1920’lerden günümüze uzanan etkisini inceliyor.

Sergi, couture tasarımları, aksesuarlar, fotoğraflar, arşiv belgeleri ve sanat eserlerinden oluşan 200’den fazla objeyi bir araya getiriyor. Salvador Dalí, Jean Cocteau ve Man Ray gibi sanatçılarla yapılan sürrealist iş birlikleri, Schiaparelli’nin moda dilini sanat dünyasıyla nasıl iç içe geçirdiğini ortaya koyuyor. Skeleton Dress, Tears Dress ve ünlü “shoe hat” gibi ikonik tasarımlar da serginin merkezinde yer alıyor.

Bu sergi kimler için ideal?

Moda tarihinin sanatla kurduğu ilişkiyi görmek isteyenler, sürrealist estetiğin couture üzerindeki etkisini merak edenler ve Londra’daki büyük ölçekli moda sergilerini takip edenler için güçlü bir durak.

Cecil Beaton tarafından çekilmiş, Victoria and Albert Museum’da altın varaklı salonda oturan dönem kostümlü Kraliçe II. Elizabeth portresi
Prenses Margaret’in 1960 yılındaki düğünü için giyinmiş Majesteleri Kraliçe II. Elizabeth – Görsel: Royal Collection Trust Basın Ofisi

Queen Elizabeth II: Her Life in Style, Britanya’nın en uzun süre tahtta kalan hükümdarının hayatını, kıyafetler üzerinden kronolojik bir şekilde ele alıyor. Yaklaşık 200 parçadan oluşan ve yarısına yakını ilk kez sergilenen bu kapsamlı seçki; çocukluk yıllarından kraliçeliğe, gündelik binicilik ceketlerinden devlet törenlerine uzanan bir stil yolculuğu sunuyor.

Mücevherler, şapkalar, ayakkabılar ve diplomatik semboller taşıyan aksesuarlar; eskizler, mektuplar ve kumaş örnekleriyle birlikte, Kraliçe’nin giyimi kişisel bir tercih kadar kamusal bir dil olarak da kullandığını gösteriyor. Sergi, aynı zamanda 20. yüzyıl Britanya modasının geçirdiği dönüşümü de bu gardırop üzerinden izlemeye olanak tanıyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Moda aracılığıyla güç, temsil ve süreklilik kavramlarını okumak isteyenler; kraliyet tarihini kişisel detaylar ve semboller üzerinden takip etmeyi sevenler için güçlü bir durak.

Queen Elizabeth II’ye ait, farklı dönemleri temsil eden desenli ve uzun elbiselerden oluşan seçki

OGGUSTO’nun Queen Elizabeth II: Her Life in Style Sergisi Notu: Sergi, Kraliçe’nin stilinin gösterişli olmaktan ziyade, bilinçli ve kontrollü bir iletişim biçimi olduğunu fark ettiriyor. Renkler, kesimler ve semboller, asla rastlantısal değil çünkü her biri bir mesaj taşıyor.

Görsel: Royal Collection Trust Basın Ofisi, Fotoğrafçı: Jon Stokes

Henry Moore: Monumental Nature – Kew Gardens

Henry Moore’un Kew Gardens’ta sergilenen anıtsal bronz heykellerinden biri, peyzajla bütünleşen organik form
Henry Moore’un Kew Gardens’taki Monumental Nature sergisinden bir heykel – Kew Gardens

Henry Moore: Monumental Nature, Henry Moore’un bugüne kadar düzenlenen en kapsamlı açık hava sergisi olarak Kew Gardens’ın peyzajına yayılıyor. 30’u anıtsal ölçekte olmak üzere 100’ün üzerinde heykel, Moore’un doğayla kurduğu güçlü bağı kemik, taş ve peyzaj formları üzerinden anlatıyor.

Bahçenin farklı noktalarına yerleştirilen heykeller, Moore’un, heykeli, çevresiyle birlikte var olan bir form olarak ele alışını öne çıkarıyor. Shirley Sherwood Gallery’de yer alan çizimler, maketler ve küçük ölçekli işler ise bu anıtsal üretimin arkasındaki düşünsel süreci tamamlıyor. Sergi, Wakehurst’teki paralel seçkiyle birlikte Moore’un mirasını doğayla diyalog içinde ele alan çift mekânlı bir deneyim sunuyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Heykel, peyzaj ve doğa ilişkisine ilgi duyanlar, modern heykelin kamusal alandaki etkisini deneyimlemek isteyenler ve müze dışına taşan sergi kurgularını sevenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Henry Moore: Monumental Nature Sergisi Notu: Uzun süreli sergi takvimi sayesinde Moore’un heykellerini farklı mevsimlerde, değişen ışık ve doğa koşullarıyla birlikte deneyimleyebilir; aynı formun zaman içinde nasıl başka duygular yarattığını birebir hissedebilirsiniz.

Siyah-beyaz çekilmiş, açık alanda uzanırken kameraya gülümseyen sarışın Hollywood yıldızının portresi; 1950’ler sinema estetiğini ve zamansız yıldız cazibesini yansıtan ikonik fotoğraf.
Fotoğraf: Baron/Hulton Archive/Getty Images

Marilyn Monroe’nun 100. doğum yılına özel hazırlanan Marilyn Monroe: A Portrait, Hollywood yıldızının yaşamını ve kültürel mirasını portreler üzerinden ele alıyor. Andy Warhol, Pauline Boty, Marlene Dumas ve Audrey Flack gibi sanatçıların işleriyle birlikte, Cecil Beaton’dan Richard Avedon’a uzanan geniş bir fotoğrafçı seçkisi sergide bir araya geliyor.

Monroe’nun yalnızca bir ikon olarak değil, kendi imajının üretiminde aktif bir figür olarak nasıl rol aldığı serginin ana eksenini oluşturuyor. Kişisel eşyalar, senaryolar ve kostümler ise kamera önündeki imgenin ardındaki kadına dikkat çekiyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Popüler kültür, portre fotoğrafçılığı ve yıldız imgesiyle sanat arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar ile Marilyn Monroe’yu sinema tarihinin ötesinde bir kültürel figür olarak okumak isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Marilyn Monroe: A Portrait Sergisi Notu: Sergi, çok sayıda fotoğraf ve görsel üretimi bir arada sunduğu için tempolu gezildiğinde yorucu hissedebilir; seçili portreler üzerinde durarak ilerlemek deneyimi daha anlamlı kılıyor.

Project a Black Planet: The Art and Culture of Panafrica

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası

Görsel: Abdias Nascimento, Simbiose Africana nº 3, 1973. Museu de Arte Negra [Black Art Museum], IPEAFRO Collection. Project a Black Planet, Barbican Centre Spring/Summer 2026 kapsamında.

Project a Black Planet: The Art and Culture of Panafrica, 11 Haziran – 6 Eylül 2026 tarihleri arasında Barbican Art Gallery’de Pan-Afrikanizm’in sanat ve kültür üzerindeki etkisini kapsamlı bir çerçevede ele alıyor. Yirminci yüzyılın başında şekillenen bu düşünsel ve politik hareket, sergide yalnızca tarihsel bir arka plan olarak kalmıyor; sanatçıların kolektif gelecek tahayyüllerini nasıl biçimlendirdiğini ortaya koyan üretimler üzerinden yeniden değerlendiriliyor.

Afrika, Brezilya, Karayipler, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’dan 300’ü aşkın işi bir araya getiren sergi; resim, yerleştirme, afiş, dergi ve film gibi farklı mecraları tek bir kavramsal eksende buluşturuyor. Panafrica’yı sabit bir coğrafya olarak tanımlamak yerine, özgürleşme ve dayanışma fikirlerinin kesiştiği düşünsel bir alan olarak ele alması, sergiyi 2026 yaz sezonunun en kapsamlı projelerinden biri haline getiriyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Sanat ile politik düşünce arasındaki ilişkiyi takip etmek isteyenler, küresel modernizmin farklı coğrafyalardaki yansımalarını görmek isteyenler ve Londra’da kapsamlı bir tematik sergi arayanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun “Project a Black Planet: The Art and Culture of Panafrica” Notu: Panafrica kavramı, sergide özgürleşme ve dayanışma fikirlerinin kesiştiği bir düşünsel alan olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, sanatın toplumsal hayal gücüyle kurduğu bağı öne çıkarıyor.

Frida: The Making of an Icon – Tate

Çiçekli saç tacı, büyük küpeleri ve yeşil floral fon önünde Frida Kahlo’nun stilize edilmiş ikonik portresi. Meksika kültürünün ve bireysel direnişin sembolü haline gelen bir görsel imge. Frida on Bench, New York City, 1939, Nickolas Muray

Frida: The Making of an Icon, Frida Kahlo’nun nasıl küresel bir kültürel ikon hâline geldiğini çok katmanlı şekilde ele alıyor. Sergi, Kahlo’nun “birden fazla Frida”sını; entelektüel kimliğini, politik duruşunu, özel hayatını ve sanatsal üretimini birlikte düşünmeye davet ediyor.

130’dan fazla eser; resimler, arşiv belgeleri, fotoğraflar ve kişisel objeler aracılığıyla Frida’nın kendini nasıl inşa ettiğini ve nasıl sahiplenildiğini gösteriyor. Sergi aynı zamanda kadın sanatçıların 20. yüzyıldaki dönüştürücü rolünü ve Frida etrafında oluşan hayranlık kültürünü de mercek altına alıyor.

Bu sergi kimler için ideal?

Frida Kahlo’yu mitin ötesinde, çok katmanlı bir figür olarak okumak isteyenler; sanat, kimlik ve popüler kültür arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Frida: The Making of an Icon Sergisi Notu: Bu sergide Frida’yı tek bir imgede sabitlemek yerine, onun farklı kimlikleri arasında dolaşarak tanıyacaksınız. Arşiv belgeleri ve kişisel objeler, Frida’nın nasıl bir sanatçıya ve neden bu kadar güçlü bir sembole dönüştüğünü adım adım hissetmenizi sağlayacak.

The 90s – Tate

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası
Tate Müzesi, Londra

Londra’daki bu sergi, 2026 sergileri içinde popüler kültür ile çağdaş sanatı aynı anlatıda buluşturan nadir örneklerden biri. The 90s, Britanya’da 1990’ların yarattığı kültürel kırılmayı; sanat, moda, müzik ve fotoğrafın birbirine karıştığı bir dönem olarak ele alıyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve ekonomik toparlanmayla birlikte ortaya çıkan özgürlük ve deneme isteği, bu on yılda güçlü bir görsel dile dönüşüyor. Edward Enninful küratörlüğündeki sergi; Juergen Teller, Nick Knight, David Sims ve Corinne Day’in fotoğraflarını, Damien Hirst, Gillian Wearing ve Yinka Shonibare’in işleriyle yan yana getiriyor. Vivienne Westwood, Alexander McQueen ve Hussein Chalayan’ın tasarımları ise 90’ların estetik cesaretini tamamlıyor.

Sergi, yüksek sanat ile popüler kültür arasındaki sınırların çözüldüğü bu dönemin bugüne uzanan etkisini görünür kılıyor.

Bu sergi kimler için ideal?
1990’ları nostaljik bir dönem olarak değil, bugünün estetik ve ifade biçimlerini şekillendiren bir kırılma anı olarak görmek isteyenler; moda, fotoğraf ve çağdaş sanatın kesişim alanlarına ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun The 90s Sergisi Notu: Bu sergi, 90’ları hatırlatmaktan çok, o dönemin özgüvenini ve cesaretini yeniden yaşatmayı amaçlıyor ve gezerken tempoyu hiç düşürmemeyi vadediyor.

Wes Anderson: The Archives – Design Museum

The Grand Budapest Hotel filmi için hazırlanmış, pembe cepheli otelin detaylı maketi
The Grand Budapest Hotel maketi, Luke Hayes tarafından Design Museum için hazırlanmış çalışma, Design Museum

Wes Anderson’ın 30 yıla yayılan kişisel arşivine açılan bu sergi, yönetmenin dünyaları nasıl adım adım kurduğuna işaret ediyor. Storyboard’lardan el yazısı notlara, maketlerden kuklalara uzanan 700’ün üzerinde obje, Anderson’ın estetik evreninin arkasındaki düşünme biçimini ortaya koyuyor.

Margot Tenenbaum’un Fendi paltosu, The Darjeeling Limited için Marc Jacobs imzalı valizler ve The Grand Budapest Hotel’in detaylı maketi serginin öne çıkan parçaları arasında. Sergi, sinema ile moda ve tasarım arasındaki sınırların nasıl iç içe geçtiğini net biçimde gösteriyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Wes Anderson sinemasını yakından takip edenler, film kostümleri ve set tasarımına ilgi duyanlar ve yaratıcı üretim süreçlerini perde arkasından görmek isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun “Wes Anderson: The Archives” Sergisi Notu: Sergi, vitrin ve detay odaklı olduğu için kalabalık saatlerde gezmek yorucu olabilir; mümkünse hafta içi ve sakin saatlerde planlamak, objelerle daha yakından vakit geçirmeyi kolaylaştırıyor.

Los Angeles Sergileri

Fashioning Chinese Women: Empire to Modernity – LACMA

Geleneksel Çin kıyafetleri giymiş genç Asyalı kadın portresi
Geleneksel Çin elbisesiyle genç kadın – iStock

Tarih: 14 Haziran – 25 Ekim 2026
Yer: Los Angeles County Museum of Art (LACMA) · Los Angeles
Detaylı Bilgi ve Bilet
Instagram

Fashioning Chinese Women: Empire to Modernity, Çinli ve Çinli Amerikalı kadınların giyim üzerinden kurduğu kimliği yaklaşık yüz yıllık bir dönüşüm hattı üzerinden ele alıyor. Geç Qing Hanedanlığı’nın bol kesimli, işlemeli kaftanlarından 1930’ların qipao siluetlerine, 1960’larda küresel bir ikon hâline gelen cheongsam’a uzanan bu yolculuk; kadınların değişen toplumsal rolleriyle birlikte modanın nasıl dönüştüğünü gözler önüne seriyor.

Shanghai, Hong Kong ve ABD’den gelen 70’ten fazla kıyafet; renk, doku ve el işçiliği üzerinden zanaatkârlığın sürekliliğini vurguluyor. Jason Wu tarafından sergiye özel tasarlanan mankenler ise giysileri tarihsel nesnelerden çok, yaşayan bedenler gibi hissettiriyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Moda tarihini Batı merkezli anlatıların ötesinde okumak isteyenler; kadın kimliği, kültürel dönüşüm ve giyim arasındaki ilişkiye ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Fashioning Chinese Women: Empire to Modernity Sergisi Notu: Sergi, Çin ile Batı arasındaki etkileşimi dramatize etmeden, doğal bir alışveriş gibi sunarak kimliğin nasıl çoğul hâle geldiğini düşündürüyor.
OGGUSTO’nun Los Angeles Restoran Önerisi: Spago Beverly Hills

Şef Wolfgang Puck’ın imzasını taşıyan Spago, modern Kaliforniya mutfağının en klasik ve güvenilir adreslerinden biri. Yerel ve mevsimsel ürünler ön planda.

Melbourne Sergileri

1937 tarihli, akuamarin ve pırlantalarla tasarlanmış Cartier yapımı Tiara isimli taç
Cartier London, 1937 tarihli akuamarin ve pırlantalı taç

National Gallery of Victoria’da gerçekleşen Cartier sergisi, markanın 20. yüzyıl başından günümüze uzanan mirasını 300’ün üzerinde parça üzerinden ele alıyor. Taçlar, kolyeler, broşlar, saatler ve tarihi mücevherlerden oluşan seçki; Cartier’nin zanaatkârlık, tasarım ve temsil dili arasındaki sürekliliği vurguluyor. Panther broş, Mystery Clock ve Tank saat gibi ikonik tasarımlar, arşiv çizimleriyle birlikte sunularak üretim sürecine dair nadir bir bakış açısı sunuyor.

V&A iş birliğiyle hazırlanan sergi, kraliyet figürlerinden pop ikonlarına uzanan geniş bir kültürel etki alanını tek bir çatıda buluşturuyor. Elizabeth Taylor’dan Kraliçe II. Elizabeth’e, Prenses Margaret’ten Rihanna’ya uzanan sergi sizi bekliyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?
Mücevher tasarımı, lüks markaların tarihsel dönüşümü ve zanaatkârlık süreçleriyle ilgilenenler ile Cartier’nin lüks bir marka olmanın yanında, kültürel bayrak taşıyıcısı yönünü görmek isteyenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Cartier Sergisi Notu: Kraliyet mücevherleriyle çağdaş pop ikonlarına ait tasarımların aynı sergi içinde yer aldığına dikkatinizi çekecektir: Bu, Cartier’nin farklı dönemlerde nasıl evrensel bir temsil dili kurduğunu gösteriyor.

New York Sergileri

Raphael: Sublime Poetry – Metmuseum

Raphael’in Meryem ve çocuk İsa’yı betimleyen, arka planda peyzajın yer aldığı Rönesans dönemi tablosu
Raphael’e atfedilen Meryem ve çocuk temalı Rönesans eseri – Metmuseum

Raphael: Sublime Poetry, Rönesans’ın en etkili sanatçılarından Raphael’in yaşamını ve üretimini bütünlüklü biçimde ele alan, ABD’deki ilk kapsamlı sergi olma özelliğini taşıyor. 200’den fazla çizim, resim, duvar halısı ve dekoratif sanat eserinin yer aldığı sergi, sanatçının bugüne dek düzenlenen en geniş retrospektiflerinden biri olmaya aday.

Urbino’daki erken döneminden Floransa’da Leonardo da Vinci ve Michelangelo ile kurduğu diyaloga, Roma’daki papalık sarayında geçen son yıllarına uzanan bu seçki, sanatçının kısa ama yoğun kariyerini kronolojik bir sırayla sunuyor. Resimler, çizimler ve duvar halılarıyla zenginleşen sergi, Raphael’in şiirsel anlatımı ile entelektüel derinliğini bir arada ele alıyor. Kadın figürlerine yaklaşımı ve son yıllarda yapılan bilimsel analizler de serginin öne çıkan başlıkları arasında yer alıyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Rönesans sanatıyla yakından ilgilenenler, Raphael’i Leonardo ve Michelangelo ile birlikte okumak isteyenler ve klasik sanatın düşünsel arka planını merak edenler için önemli bir durak.

OGGUSTO’nun Raphael: Sublime Poetry Sergisi Notu: Raphael’i çağdaşlarıyla birlikte düşünmek isteyenler için sergi, Met koleksiyonundaki diğer Rönesans salonlarıyla birlikte gezildiğinde daha anlamlı bir bağ kuruyor.

OGGUSTO’nun Manhattan Restoran Önerisi: Le Bain

Manhattan’ın muazzam manzarasına karşı içeceğinizi yudumlayarak gün batımını izleyebileceğiniz ve şehrin ışıkları altında gecenin tadını çıkarabileceğiniz yerlerden biri. Şehrin tam kalbinde bir çatı katında bulunan mekan, New York’un gece hayatının simgesi. Bir yanda Empire State Building’in ışıkları, bir yanda Brooklyn Köprüsü’nün silueti… Bu şehirde yukarıya doğru çıktıkça hayatın ne kadar hızlı aktığını gözlemliyorsunuz.

Paris Sergileri

Matisse 1941–1954 – Grand Palais

Henri Matisse’in 1952 tarihli Nu bleu II adlı çalışması, mavi kâğıt kesitlerinden oluşan çıplak figür
Henri Matisse, Nu bleu II (1952), Centre Pompidou koleksiyonu

Matisse. 1941–1954, Henri Matisse’in kariyerinin son yıllarında geliştirdiği kâğıt kesme tekniğini merkeze alarak sanatçının üretiminde açılan yeni bir görsel dili ele alıyor. Resim, çizim, kesme guajlar, kitaplar ve vitraylardan oluşan 230’dan fazla eser, Matisse’in bu dönemde disiplinler arası bir yaklaşım geliştirdiğini ortaya koyuyor.

Jazz albümü, Intérieurs de Vence serisi ve Chapelle de Vence için hazırlanan çalışmalar, serginin öne çıkan bölümleri arasında yer alıyor. Sergi, sanatçının atölyesini andıran bir kurgu içinde, Matisse’in geç döneminde ulaştığı renk, mekân ve hareket anlayışını bütünlüklü biçimde sunuyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Matisse’in geç dönem üretimini derinlikli biçimde görmek isteyenler, kâğıt kesmelerle resim arasındaki ilişkiyi takip edenler ve sanatçının dekoratif diliyle ilgilenenler için önemli bir durak.

OGGUSTO’nun Matisse 1941–1954 Sergisi Notu: Sergi, kronolojik akışı takip ederek gezildiğinde Matisse’in bu dönemde nasıl yeni bir görsel dile ulaştığını daha açık biçimde gösteriyor.

OGGUSTO’nun Paris Restoran Önerisi: L’Oiseau Blanc

Ünlü şef Davit Bizet’in 2 Michelin yıldızlı restoranı L’Oiseau Blanc, The Peninsula Hotel’in çatısında konumlanmış etkileyici bir mekân. İsmini Kuzey Atlantik’i ilk kez geçen uçağın isminden alan restoranda, uçağın gerçek boyutlu bir kopyası da bulunuyor. Zengin menüleri, Eyfel Kulesi’ni ve Sacre Coeur Bazilikası’nı gören muhteşem manzarasıyla kesinlikle denemeniz gereken restoranların başında olmalı.

Calder. Rêver en Équilibre – Fondation Louis Vuitton

Fondation Louis Vuitton, Alexander Calder’in Fransa’ya gelişinin 100. yılı vesilesiyle sanatçının üretimini kapsamlı bir retrospektifle ele alıyor. Yaklaşık 300 eserden oluşan sergi, Cirque Calder performanslarından kamusal alanı dönüştüren anıtsal heykellere uzanan yarım yüzyıllık bir üretimi bir araya getiriyor.

Mobil ve stabile heykellerin yanı sıra tel portreler, ahşap figürler, çizimler ve takılar, Calder’in heykeli hareket, denge ve zaman üzerinden yeniden tanımlayan yaklaşımına dikkat çekiyor. Frank Gehry imzalı mimariyle kurulan ilişki ise sergiyi, koreografisi olan bir deneyime dönüştürüyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Heykelin sınırlarını genişleten üretimlerle ilgilenenler, hareket ve mekân ilişkisini sanat üzerinden okumak isteyenler ve 20. yüzyıl avangardının çok disiplinli yapısını merak edenler için güçlü bir durak.

OGGUSTO Calder. Rêver en Équilibre Sergisi Notu: Sergi, heykeli yalnızca mekânla değil zamanla da ilişkilendirdiği için, Calder’in üretimini “dördüncü boyut” fikri üzerinden düşünerek gezmek deneyimi derinleştiriyor.

Martin Parr: Global Warning – Jeu de Paume

Martin Parr’ın Benidorm’da çektiği fotoğrafta, plajda güneşlenen tatilciler ve “Global Warming” yazılı şişme dünya topu
Martin Parr, Global Warning serisinden, Benidorm (1997)

Global Warning, Martin Parr’ın 1970’lerin sonlarından günümüze uzanan üretimini bir araya getirerek çağdaş dünyanın çelişkilerini mercek altına alıyor. Kitle turizmi, otomobil kültürü, tüketim alışkanlıkları ve teknoloji bağımlılığı gibi temalar üzerinden ilerleyen sergi, Parr’ın ilk bakışta eğlenceli görünen ama giderek sertleşen eleştirel dilini yansıtıyor.

Yaklaşık 180 fotoğraftan oluşan seçki, siyah-beyaz erken dönem işlerden güncel renkli serilere uzanarak, modern yaşamın çevre üzerindeki etkilerini dolaylı ama etkili bir biçimde ele alıyor. Beş ana bölüm etrafında kurgulanan sergi, boş zaman kültürünün doğayı nasıl dönüştürdüğünü sorgulayan güçlü bir altyapı sunuyor.

Bu Sergi Kimler İçin İdeal?

Belgesel; fotoğraf, görsel kültür ve çağdaş toplum eleştirisiyle ilgilenenler ile mizah üzerinden kurulan politik ve çevresel detaylara merak duyanlar için çarpıcı bir durak.

OGGUSTO’nun Martin Parr Global Warning Notu: Parr’ın fotoğraflarındaki ironi, İngiliz mizah geleneğiyle kurduğu bağ üzerinden düşünüldüğünde eleştirinin tonu daha net yakalanabiliyor. Fotoğraflar ilk anda hafif ve eğlenceli görünebilir; ancak sergi ilerledikçe Parr’ın eleştirisinin ne kadar sertleştiği daha net hissediliyor.

Venedik Sergileri

Ahmet Ertuğ: Beyond the Vanishing Point

Ahmet Ertuğ’un Beyond the Vanishing Point başlıklı fotoğraf sergisi, 21 Şubat – 6 Nisan 2026 tarihleri arasında Venedik’te La Stanze della Fotografia’da izleyiciyle buluşuyor. Denis Curti küratörlüğünde hazırlanan sergi, sanatçının Avrupa ve Akdeniz coğrafyasındaki mimari mirası yarım asrı aşan bir üretim süreci içinde belgelediği 29 büyük boy fotoğraftan oluşuyor.

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası
La Fenice Tiyatrosu iç mekânı, Venedik, Ahmet Ertuğ, Beyond the Vanishing Point sergisinden.

Ayasofya’dan Pantheon’a uzanan seçki, Doğu ile Batı arasında tarihsel bir mimari bağ kurarken, çoğu zaman erişimi kısıtlı ya da kamuya kapalı mekânları güçlü bir görsel çerçeve içinde bir araya getiriyor. 8×10 inç büyük format körüklü kamera ile çekilen bu işler, mimariyi yalnızca belgelemekle kalmıyor; ışık, perspektif ve ölçek üzerinden yeniden yorumluyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Mimarlık ve fotoğraf kesişimine ilgi duyanlar, Akdeniz coğrafyasının kültürel sürekliliğini görsel bir rota üzerinden takip etmek isteyenler ve Venedik’te klasik sanat duraklarının ötesine geçmek isteyen izleyiciler için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Beyond the Vanishing Point notu: Sergide yer alan Ayasofya kubbesi fotoğrafı, İstanbul ile Venedik arasında yüzyıllara yayılan mimari diyaloğu çarpıcı bir kareyle hatırlatıyor. Sanatçının çoğu zaman kapalı ya da ulaşılması güç alanlarda çektiği kareler, izleyiciyi mimari hafızanın derinliklerine taşıyor.

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir

25. Sidney Bienali, Avustralya

25. Sidney Bienali kapsamında endüstriyel bir sergi alanında yer alan büyük ölçekli çağdaş sanat eserleri
Sydney Bienali’nden sergi mekânı ve büyük ölçekli çalışmalar
  • Tarih: 14 Mart – 14 Haziran 2026
  • Yer: Sydney (birden fazla mekân: White Bay Power Station, Art Gallery of New South Wales, Chau Chak Wing Museum, Campbelltown Arts Centre, Penrith Regional Gallery vb.)
  • Detaylı Bilgi ve Bilet
  • Instagram

25th Biennale of Sydney: Rememory, çağdaş sanatın en önemli uluslararası etkinliklerinden biri olarak 14 Mart – 14 Haziran 2026 tarihleri arasında Sydney’de gerçekleşiyor. Bienalin başlığı ve teması, yazar Toni Morrison’ın rememory kavramından esinlenerek, hatırlama ile unutma arasındaki kırılgan alanı gündeme getiriyor.

Bu bakışla sanatçılar belleğin kişisel, ailevi ve kolektif katmanlarını yeniden ziyaret ediyor, yeniden kuruyor ve geçmişin bastırılmış, silinmiş veya görmezden gelinmiş hikâyelerini gün yüzüne çıkarıyor. Rememory, kimlik, aidiyet ve topluluk kavramlarını yeniden düşünmeye çağırırken, özellikle İlk Ulus topluluklarına ve göçmen diasporalarına dokunuyor.

Etkinlik ücretsiz olarak düzenleniyor ve Sydney’in kültürel mekânlarını geniş bir çağdaş sanat ağı içinde buluşturuyor.

Bu Bienal Kimler İçin İdeal?

Hatıra ve tarih arasındaki ilişkiyi, kişisel ve kolektif hikâyeler üzerinden düşünmek isteyenler, çağdaş sanatın sınırlarını disiplinlerarası anlatılarla deneyimlemek isteyenler ve hakim kültürlere alternatif bakış açıları arayanlar için önemli bir durak.

OGGUSTO’nun 25. Sidney Bienali Notu: Rememory, özellikle İlk Ulus toplulukları ve göçmen diasporalarına değiniyor. Bu sayede sanatın yanında geçmişin unutulmuş seslerini bugünle buluşturan deneyimlere de şahit olabilirsiniz.

2026 Venedik Bienali: Biennale Arte 2026: In Minor Keys, İtalya

Venedik Bienali'nin gerçekleştiği ana salon olan Padiglione Centrale, Giardini Bahçeleri - 2026 sergileri
Giardini’deki Bienal Bahçeleri olarak bilinen ana salon, Padiglione Centrale – Fotoğraf: Francesco Galli, La Biennale di Venezia

61. Uluslararası Sanat Sergisi olan Biennale Arte 2026, “In Minor Keys” başlığıyla Venedik’te gerçekleşiyor. Ana sergi, küratör Koyo Kouoh tarafından tasarlanan kavramsal çerçeve doğrultusunda hayata geçiriliyor. Kouoh’un 2025’teki beklenmedik vefatının ardından, bienal onun belirlediği vizyonu ve yapıyı koruyarak sergiyi sürdürme kararı aldı.

Giardini ve Arsenale’deki ana serginin yanı sıra, diğer ülkeden gelen sergiler ve destekleyici etkinlikler, bienali yine küresel çağdaş sanatın en yoğun buluşma alanlarından biri hâline getiriyor. “In Minor Keys”, yüksek sesli temsiller yerine daha kırılgan, içsel ve bastırılmış bir yaklaşım öneriyor.

İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) koordinasyonunu üstlendiği Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, Nilbar Güreş’in yeni sergisine ev sahipliği yapacak. Sanat pratiğinde şiirsel dili, eleştirel bakışı ve ince mizahı bir araya getiren Güreş, bu sergide kültürel semboller, toplumsal eşitsizlikler ve kimlik tartışmalarını çok katmanlı bir yaklaşımla ele alıyor. Serginin küratörlüğünü ise Başak Doğa Temür üstleniyor.

61. Venedik Bienali: Nilbar Güreş – Gözlerinizden Öperim

61. Venedik Bienali Türkiye Pavyonu, 9 Mayıs – 22 Kasım 2026 tarihleri arasında Nilbar Güreş’in “Gözlerinizden Öperim” başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Başak Doğa Temür’ün üstlendiği sergi, sanatçının Venedik Bienali için ürettiği yeni yapıtlarla önceki dönemlerinden seçilen işleri bir araya getiriyor. Fotoğraf, video, kolaj ve tekstil gibi farklı disiplinlerde üreten Güreş’in pratiği son yıllarda heykel ve yerleştirme ölçeğinde genişleyen bir üretim hattına yöneliyor. Türkiye Pavyonu’nda sunulacak sergi, İstanbul’da yürütülen kolektif bir üretim sürecinin sonucunda ortaya çıkan büyük ölçekli heykeller ve mekâna yayılan yerleştirmelerle izleyiciyle buluşuyor.

Sergi, mekânın tamamına yayılan bir kurguyla ilerliyor. Yapıtların bazıları zemine yaklaşırken bazıları duvarlara yaslanıyor, bazıları tavandan sarkıyor ya da kendi ağırlığıyla dengede duruyor. Bu yerleşim, izleyiciyi belirli bir rota boyunca yönlendirmek yerine sergi içinde yavaşlamaya ve bedenin mekânla kurduğu ilişkiye odaklanmaya davet ediyor. Nilbar Güreş’in üretiminde yer alan toplumsal cinsiyet, göç, aidiyet ve yerinden edilme gibi temalar; tekstil, giysi ve gündelik nesneler aracılığıyla kişisel ve kolektif hafızalarla ilişki kuran güçlü bir görsel dil içinde ele alınıyor.

Bu sergi kimler için ideal?

Venedik Bienali’ni takip edenler, Türkiye çağdaş sanatının uluslararası sahnedeki üretimlerini görmek isteyenler ve mekâna yayılan yerleştirmeler üzerinden kurulan sergi kurgularına ilgi duyan izleyiciler için önemli bir durak.

OGGUSTO notu: Türkiye Pavyonu’nun yeni odağı

Nilbar Güreş’in sergisi, Türkiye Pavyonu’nda mekâna yayılan büyük ölçekli yerleştirmelerle izleyiciyi doğrudan fiziksel bir deneyimin içine davet ediyor. Sanatçının pratiğinde giysiler, kumaşlar ve ev içi nesneler kişisel hafızayı taşıyan güçlü sembollere dönüşüyor. Göç, toplumsal cinsiyet ve aidiyet gibi konulara odaklanan işler, Venedik Bienali’nin politik ve toplumsal tartışmalarına önemli bir katkı sunacak.

Venedik'te bulunan Gaggiandre Tersanesi'nin 2026 sergileri öncesi bir görüntüsü
Bienal’deki alanlardan biri olan Gaggiandre Tersanesi – @Andrea Avezzù, La Biennale di Venezia

Dr. Feride Çelik’in 2026 Venedik Bienali Seçkileri

2026’da Dünyayı Gezmeye Değer Sergiler: Londra, Paris, New York ve Dahası

Feride Çelik
OGGUSTO Sanat Editörü ve Danışmanı
Çağdaş Sanat Küratörü & Danışmanı, M.A., PhD

Venedik Bienali 2026’da En İyi Pavilyonlar ve Öne Çıkan Sanatçılar

Venedik Bienali’ni heyecan verici kılan şey, henüz ortada iş yokken bile etrafında biriken söylentiler, tartışmalar ve beklentiler. Bazı pavyonlar vardır ki, daha açılmadan sorular sordurur: Bu sanatçı burada ne yapacak? Ne kadar ileri gidecek? Ne kadarına izin verilecek? Venedik Bienali 2026’da tam da bu belirsizlik hissiyle, özgünlüğü ve sıra dışılığıyla öne çıkan bazı pavyonlar şimdiden benim için kaçırılmayacak duraklar arasında.

Avustralya – Khaled Sabsabi, Giardini

Khaled Sabsabi’nin Avustralya Pavyonu, daha sergi açılmadan Venedik Bienali 2026’nın en tartışmalı alanlarından birine dönüştü. Küratörüyle birlikte projeden geri çekildiği, ardından sürecin yeniden devam ettiğine dair belirsiz açıklamalar, bu pavyonu doğrudan politik bir eşik haline getiriyor. Bugün sanatta ifade özgürlüğünün hâlâ müzakereye açık bir konu olması, hele ki Venedik gibi tarihsel ve sembolik bir platformda, “neye izin verildiği” sorusunu daha da görünür kılıyor. Tam da bu nedenle, Sabsabi’nin ne göstereceğini bilmiyor olmak bu pavyonu benim için kaçırılmaz kılıyor; çünkü bazen merak, işin kendisinden daha güçlü bir başlangıçtır.

Avusturya – Florentina Holzinger, Giardini

Florentina Holzinger, çıplak kadın bedenini merkeze alan performanslarıyla uzun süredir çağdaş performans sanatının en kışkırtıcı figürlerinden biri. Onun işleri estetikten çok bedensel dayanıklılık, güç, acı ve özgürlükle ilgilenir; izleyiciyi rahat ettirmeyi değil, bedene dair yerleşik kabulleri bozmayı hedefler. Venedik gibi temsil yükü ağır bir mekânda, kadın bedeninin nasıl konumlandırılacağı sorusu bile başlı başına politik bir mesele. Avusturya Pavyonu’nda karşılaşacağımız şeyin konforlu olmayacağı kesin; ama zaten Holzinger’i izlemeye değer kılan da tam olarak bu.

Belçika – Miet Warlop, Giardini

Miet Warlop’un performans, video ve protest estetik arasında dolaşan işleri, Belçika Pavyonu’nu enerjisi yüksek bir alana dönüştürmeye aday. Fiziksel jestlerin, tekrarın ve neredeyse absürd sayılabilecek sahnelerin politik bir dile evrildiği pratiği, izleyiciyi pasif bir konumda bırakmaz. Bienal kalabalığı içinde “sessizce” gezilen pavyonlardan değil; aksine, bedensel bir farkındalık yaratan ve izleyiciyi işin içine çeken bir karşılaşma bekliyor.

Kanada – Abbas Akhavan, Giardini

Abbas Akhavan’ın canlı toprakla inşa ettiği tapınak sütunları, mimarlık, doğa ve geçicilik arasındaki ilişkiyi son derece yalın ama etkili bir şekilde görünür kılıyor. Zamanla çatlayan, dağılan ve dönüşen bu yapılar, kalıcılık fikrini sorgularken aynı zamanda medeniyet ve güç kavramlarını da yeniden düşünmeye davet ediyor. Kanada Pavyonu’nun bu yıl sessiz ama derin bir deneyim sunması kuvvetle muhtemel.

Finlandiya – Jenna Sutela, Giardini

Biyolojik sanat, mikroorganizmalar ve sesle çalışan Jenna Sutela, insan-merkezli düşünme biçimini sorgulayan işleriyle tanınıyor. Bilimsel süreçleri sezgisel deneyimlere dönüştüren yaklaşımı, izleyiciyi işitsel ve bedensel olarak da sürecin içine çekiyor. Finlandiya Pavyonu’nun bu yıl “bakılan”dan çok “dinlenen” bir mekâna dönüşmesi sürpriz olmaz.

Fransa – Yto Barrada, Giardini

Tanca ve New York arasında yaşayan Yto Barrada, fotoğraf, film ve yerleştirme arasında dolaşan pratiğiyle gündelik hayatın politik katmanlarını açığa çıkarıyor. Göç, arşiv ve kolektif hafıza gibi temaları kişisel hikâyelerle birleştiren Barrada’nın işleri, Fransa Pavyonu’nu entelektüel olduğu kadar duygusal bir durak haline getirebilir. Christine Tohme gibi önemli figürlerin de yakından takip ettiği bu pratiğin, Venedik’te güçlü bir yankı bulması bekleniyor.

Büyük Britanya – Lubaina Himid, Giardini

Aslen tiyatro tasarımı eğitimi alan Lubaina Himid, 1980’lerden bu yana İngiltere’de Siyah sanatlar hareketinin en önemli isimlerinden biri. Resimle mekânı, anlatıyla toplumsal hafızayı birleştiren yaklaşımı, Pera Müzesi’nde British Council iş birliğiyle gerçekleşen Ortak Duygular sergisinden de tanıdık. Venedik’te bu anlatının nasıl genişleyeceğini görmek, bienalin tarihsel katmanlarıyla da güçlü bir diyalog kurabilir

İrlanda – Isabel Nolan, Arsenale

Ayasofya’dan esinlenerek ürettiği işleri ve materyalle kurduğu akışkan ilişkiyle tanınan Isabel Nolan, Arsenale’de daha düşünsel bir durak sunuyor. Bronz, kumaş ve farklı yüzeyler arasında dolaşan pratiği, zaman, inanç ve hafıza kavramlarını sessiz ama derin bir dille ele alıyor.

Lübnan – Nabil Nahas, Arsenale

1949 doğumlu Nabil Nahas, kendine özgü tekniği ve geometrik formlarla kurduğu diliyle Arsenale’de kuşaklar arası bir süreklilik hissi yaratıyor. Bienalin genç ve deneysel işleri arasında, olgun bir ritim sunması bu pavyonu ayrıksı kılıyor.

Suudi Arabistan – Dana Awartani, Arsenale

Pera Müzesi’ndeki yerleştirmesinden de hatırladığımız Dana Awartani, kum mozaiği ve geleneksel İslam sanatına referans veren işleriyle zamanı yavaşlatan bir deneyim sunuyor. Geleneksel tekniklerin çağdaş bağlamda yeniden yorumlanması, Arsenale’nin endüstriyel mekânıyla güçlü bir karşıtlık kurabilir.

Singapur – Amanda Heng, Arsenale

Bedenle kurduğu sade ama doğrudan ilişkiyle tanınan Amanda Heng, izleyiciyi işin parçası haline getiren performanslarıyla biliniyor. Arsenale’de karşılaşacağımız işin de mesafeli bir izleme deneyiminden çok, kişisel bir yüzleşme sunması olası.

Türkiye – Nilbar Güreş, Arsenale

Nilbar Güreş, kimlik, beden ve gündelik hayatı keskin bir mizah ve güçlü bir görsel dille ele alan işleriyle uzun süredir uluslararası alanda dikkat çekiyor. Arter’de devam eden kişisel sergisiyle birlikte düşünüldüğünde, Türkiye Pavyonu bu yıl hem tanıdık hem de yeni bir karşılaşma vadediyor.

Amerika Birleşik Devletleri – Alma Allen, Giardini

Utah doğumlu, Meksika’da yaşayan heykeltıraş Alma Allen, ABD Pavyonu için alışılmadık ama bu yüzden de güçlü bir seçim. El işçiliğine dayalı, sezgisel form dili; ulusal temsil fikrini sorgulayan bir yaklaşım sunuyor. Giardini’deki en sürpriz duraklardan biri olabilir.

Venedik Bienali 2026’ya yaklaşırken bu pavyonların ortak noktası, henüz ortada net bir iş olmaması. Ama belki de tam olarak bu yüzden heyecan vericiler. Belirsizlik burada bir eksiklik değil; aksine beklentinin kendisi haline geliyor. Ne göreceğimizi bilmiyor olmak, sanata yeniden dikkat kesilmemizi sağlıyor. Bu pavyonlar, bienali bir “sonuçlar sergisi” olmaktan çıkarıp bir karşılaşmalar alanına dönüştürüyor. Venedik’te dolaşırken belki de en kıymetli şey, henüz sorulmamış sorularla yan yana durabilmek olacak.

OGGUSTO’nun Venedik Restoran Önerisi: Osteria alle Testiere

“Günlük olarak taze balık ve deniz ürünlerinden menü hazırlayan, yalnızca 9 masası bulunan Osteria alle Testiere, San Marco’ya yakın ara bir noktada yer alıyor. Bienalin açılış haftası veya Venedik Film Festivali sırasında bu 9 masanın dünya yıldızları ve sanatçılarla dolu olmasına hiç şaşırmayın.”

Histórias da Ecologia – Sao Paulo, Brezilya

2026 sergileri kapsamında Sao Paolo'daki Histórias da ecologia sergisinin tanıtım kapağı
Histórias da ecologia sergisinin tanıtım kapağı – Görsel: Sp-Arte

Histórias da ecologia, ekoloji kavramını doğayla sınırlamayan; insan toplulukları, sosyal hareketler ve politik mücadelelerle birlikte ele alan kapsamlı bir sergi. Brezilya’nın COP30’a (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı) ev sahipliği yapacağı döneme denk gelen bu seçki, ekolojiyi insan ve çevre arasındaki karşılıklı ilişki olarak yeniden düşünmeye davet ediyor.

Ağırlıklı olarak “küresel güney”den sanatçıların yer aldığı 116 eserlik sergi, iklim krizine karşı kolektif ve dayanışmacı yaklaşımların gerekliliğini vurguluyor. Sergi, sanatı bir temsil alanından çok, ortak sorumluluk ve eylem çağrısı olarak konumlandırıyor.

Bu sergi kimler için ideal?
Ekoloji, iklim krizi ve sosyal adalet meselelerini sanat üzerinden takip edenler; aktivizmle çağdaş sanatın kesişim noktalarına ilgi duyanlar için güçlü bir durak.

OGGUSTO’nun Histórias da ecologia Sergisi Notu: 116 farklı sesin bir araya gelişi, ekolojik kaygıların tek bir bölgeye, ülkeye ya da kıtaya ait olmadığını; dünyanın dört bir yanında aynı sıkıntının hissedildiğini ortaya koyuyor.

2026, sanat takvimini yalnızca müzelerle sınırlı tutmayan, şehirleri ve yolculukları da içine alan bir yıl olacak. Londra’dan Paris’e, New York’tan Amsterdam’a uzanan bu sergi haritası, kültürü gezgin bir deneyime dönüştürüyor. 2026 boyunca dünyadaki sergiler, seyahat ve kültür planlarını da yeniden şekillendirecek. Bu rehber, tam da bu dönüşümün izini sürmek isteyenler için hazırlandı.

Kapak Görseli: Frida Kahlo – Hilorama (2017) · Wikimedia Commons · CC BY-SA 4.0 · Görsel kırpılmıştır
https://creativecommons.org/licenses/by-sa/4.0/

Sıkça sorulan sorular
2026’da dünyadaki sergiler içinde en çok öne çıkan şehir hangisi?

2026’da dünyadaki sergiler arasında en yoğun takvim Londra’da.

Sergiler için önceden bilet almak gerekir mi?

Evet. Büyük sergiler ve bienaller için erken rezervasyon önerilir.

Bu sergiler yıl boyunca açık mı?

Hayır. Her serginin kendi açılış ve kapanış tarihi vardır.

Liste sadece Avrupa’yı mı kapsıyor?

Hayır. New York, Chicago ve São Paulo gibi şehirler de yer alıyor.

Bu rehber güncellenecek mi?

Evet. 2026 boyunca sergi takvimine göre güncellenir.

Turcel Orman
Turcel Orman Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için