Hem şaşırmaya hem de büyülenmeye hazır olun. Seyahatiniz ister uzun ister kısa olsun Londra sokaklarında geçirdiğiniz her an hafızalarınızda mükemmel anılar eşliğinde kalacak. Saffet Emre Tonguç‘un mükemmel önerileriyle hazırladığımız Londra rehberimiz ise tüm detaylarıyla kaydetmeye değer…
Basından düşmeyen Kraliyet Ailesi, ikonikleşen iki katlı kırmızı otobüsleri, üzerindeki köprüleriyle Thames Nehri, sisi ve yağmuruyla ünlenen Londra; aynı zamanda sokaklarında her dilden, her ırktan insanın dolaştığı bir dünya şehri… Dünyanın en ünlü kraliyetinin başkenti olan Londra, aynı zamanda dünyanın en kozmopolit şehirlerinden de biri. Sokaklarında, Türkçenin de dahil olduğu 300’den fazla dilin konuşulduğu tahmin ediliyor. Londra 9 milyon nüfusuyla aynı zamanda Avrupa’nın en kalabalık kenti ve gerçek anlamda şaşırtıcı… Bir yandan alabildiğine özgür, bir yandan alabildiğine gelenekçi… Monarşik kültürü sıkı sıkıya yaşayan ama diğer taraftan da sıra dışı gecelerin yaşandığı açık bir şehir Londra…

Seyahatiniz kaç gün olursa olsun gezmeye vakit kalmayacak kadar müzesi olan şehirde dünyanın birçok farklı mutfağının en iyi restoran temsilcileri de bulunuyor. Neredeyse insan sayısı kadar ağaç barındıran Avrupa’nın en güzel şehirlerinden Londra, atılan her adımda mutlu etmeyi başarıyor.
Yazıyı sizlere sunmak için hazırlanırken bu şehri çok iyi bilen, defalarca rehberlik yapmış ve yıl içerisinde de birkaç kez Londra’ya giden; turist rehberi, TV programcısı, seyahat yazarı ve tarihçi Saffet Emre Tonguç’tan tavsiyelerini de rica ettik ve bizi kırmadı. Saffet Emre Tonguç’un çok kıymetli arşivinden Londra’yla ilgili notlarının da desteğiyle hazırladığımız bu içeriğin çoğunun onun kaleminden çıktığını da ayrıca belirtmemiz gerek. Hazırsanız tüm güzelliğiyle sizi saracak bir Londra gezisine hoş geldiniz!
- Londra Seyahatimden 2026 Notları
- Londra’ya Ne Zaman Gidilir?
- Londra’ya Nasıl Gidilir?
- Londra’da Metro Ağı ve Şehir İçi Ulaşım
- Londra’nın En İyi Otelleri
- Londra’nın En Beğenilen Restoranları
- Londra’da Ne Yenir?
- Londra ve Pub Kültürü
- Londra’da Görülecek Yerler
- Londra’nın Parkları
- Londra Müzeleri
- Londra ve Müzikaller
- Rena Travel (@gezininellitonu) ortağı Elif Özlen’in Londra Önerisi:
- Londra’ya Yakın Yerler
- İngiltere Hakkında Kısa Bilgiler
- Londra Mekan Haritası
Londra Seyahatimden 2026 Notları

İngiltere benim için her zaman ilham veren bir destinasyon oldu. Kısa kaçamaklarda da uzun seyahatlerde de her gelişimde keşfedecek yeni bir rota, deneyimleyecek farklı bir konsept bulabiliyorum. Son ziyaretlerimden birkaç kişisel highlight paylaşmak isterim.
Alışveriş tarafında, Türkiye’de kolay ulaşamadığımız markalar öne çıkıyor. Daha özgün ve nispeten lüks denim arayanlar için Reformation güçlü bir alternatif. İspanyol kökenli Alohas, Londra’daki mağazalarında trendleri kendi yorumuyla sunan ayakkabı koleksiyonlarıyla dikkat çekiyor. Kovboy trendini modern bir şekilde yakalamak isteyenler için ise ba&sh iyi bir seçenek olabilir.

Gastronomi tarafında Londra zaten başlı başına bir keşif alanı. Restoran seçerken Michelin Guide önerilerine göz atmak, şehirdeki yoğun alternatifler arasında doğru tercihi yapmayı kolaylaştırıyor. Bunun yanında caz tutkunları için Londra’nın en eski ve en ikonik caz kulüplerinden biri olan Ronnie Scott’s hâlâ listenin üst sıralarında yer alıyor.
Sanat ve sahne performansları ise Londra deneyiminin vazgeçilmez parçalarından. Son seyahatimde şans eseri Royal Ballet’nin Giselle temsilini izleme fırsatı buldum. Bale ve müzikal biletlerini, kurumların resmi sosyal medya hesapları üzerinden yönlendirilen satış kanallarından almak hem güvenli hem de pratik oluyor. Görsel bir şölen arayanlara The Lion King, güçlü müzik ve atmosfer isteyenlere The Phantom of the Opera, daha dinamik ve kültürel bir anlatı arayanlara Cabaret, tarihsel perspektifi yüksek tempolu bir sahne performansıyla sunan Hamilton ise özellikle önerilebilecek yapımlar arasında.

Bu seyahatte keşfettiğim küçük ama keyifli bir detay da Londra’nın butik kahve zincirlerinden Kiss the Hippo oldu. Üyelik sistemiyle çalışan bu kahve markasını, ev ve ofis kahvesini buradan alan bir arkadaşım sayesinde öğrendim. Covent Garden’da konakladığımız yere çok yakın olduğu için sabah yürüyüşlerimize çoğu gün buradan aldığımız kahvelerle başladık.
Londra seyahatimiz sırasında Soho’da bulunan PizzaExpress Live Jazz Club’da geçirdiğimiz akşam ise bu ziyaretin en keyifli anlarından biri oldu. Küçük ve samimi bir sahnede gerçekleşen canlı performans, klasik konser atmosferinden çok daha farklı; adeta müziğin tam içinde olduğunuz bir deneyim sunuyor. Masamızda pizzamızı yerken ve içeceklerimizi yudumlarken sahneye birkaç metre mesafeden canlı caz dinlemek, Soho’nun hareketli akşamına bizim için bambaşka bir ritim kattı.


O gece sahnede Simon Spillett Quartet vardı. Güçlü saksafon melodileri ve enerjik doğaçlamalarla dolu performans, mekânın sıcak atmosferiyle birleşince oldukça etkileyici bir akşam yaşadık.
Londra’da klasik turistik aktivitelerin dışında, şehrin müzik kültürünü hissetmek isteyenler için canlı caz eşliğinde vakit geçirebileceğiniz bu tür mekânlar gerçekten unutulmaz bir deneyim sunuyor. Aklınızda olsun, konser için kişi başı yaklaşık 25 Sterlin ödeniyor. Yeme-içme ekstra ama fiyatlar Londra standartlarına göre oldukça makul.
Kısacası Londra, ilhamı bitmeyen bir şehir. Her ziyaretimde farklı bir yönünü keşfediyorum — ve sanırım bu yüzden her seferinde yeniden gitmek için bir sebep buluyorum.
Londra’ya Ne Zaman Gidilir?
Yağmur havasıyla ünlü bu şehrin her mevsim sürpriz yapabileceğini tahmin etmek zor değil. Ama böylesine dolu bir şehri yılın her günü ziyaret edebilirsiniz. Hava güneşli de olsa yağmurlu da olsa Londra’da görebileceğiniz ve yapabileceğiniz birçok şey var. Londra’ya ilk defa gelecekler, çok bilinen yanlışlardan biri karşısında şaşırabilir. Şehirde hep şiddetli yağmur yağdığı bilgisi yanlış. Weather Guide’e göre Londra’nın Roma’dan daha az yağış alan bir şehir olduğunu da görebilirsiniz. Çoğunlukla havanın kapalı olması, yağmurun şiddetli olmasa da kendini sıklıkla lakin hafif yoğunlukta göstermesi bu şehrin yağmurun çok yağdığı şehir olarak tanınmasına sebep olmuş.

Eğer sıcak ve yağış ihtimalinin minimumda olduğu zamanlarda Londra’ya gelmek isterseniz haziran, temmuz, ağustos ve eylül aylarının en risksiz zamanlar olduğunu söyleyebiliriz. Ekim ayında sıklaşan yağmurlar mayıs sonuna kadar devam edebiliyor. Kış aylarında ise Gulf Stream sıcak su akıntısı sayesinde tüm İngiltere gibi Londra da çok sert olmayan iklime sahip oluyor. Tabii ki kışın -özellikle ocak ve şubat ayların- kar yağışı ve soğuk bir hava oluyor ama bu durum şehri keşfetmenize engel olmuyor.
Londra’ya geldiğinizde büyük bir kutlama görmek isterseniz de şehrin havasının değiştiği bu tarihleri not alabilirsiniz:
- Mart: The Head of the River Race
- Mayıs: Chelsea Çiçek Fuarı
- Haziran: Trooping the Colour
- Temmuz: Wimbledon / Hampton Court Garden
- Ağustos: Notting Hill Carnival / The Proms
- Eylül: Totally Thames
- Kasım: Lord Mayor’s Show
- Aralık: Yeni yıl ve Noel kutlamaları
Londra’nın ikonik mekanlarını gezmek için gezi planınızı yapmaya başladıysanız, uçak biletinizi önceden alabilirsiniz!
Londra’ya Nasıl Gidilir?

Türkiye’nin birçok şehrinden Londra’ya yıl boyunca direkt ya da aktarmalı uçuşlar bulunuyor. İstanbul Havalimanı, Sabiha Gökçen, İzmir Adnan Menderes ve Antalya Havalimanı’ndan düzenli direkt seferlerle şehre kolayca ulaşabilirsiniz. Diğer şehirlerden gelen yolcular ise İstanbul aktarmalı uçuşlarla Londra’ya seyahat edebilir.
Londra’da beş farklı uluslararası havalimanı bulunuyor. Hangi hava yolu ile uçtuğunuza bağlı olarak bu havalimanlarından birine iniş yapabilirsiniz:
- Heathrow (LHR): Şehrin en büyük ve en işlek havalimanı.
- Gatwick (LGW): Güney Londra’da yer alan ikinci büyük havalimanı.
- Stansted (STN): Türkiye’den gelen birçok uçuşun tercih ettiği, kuzeydoğuda konumlanan havalimanı.
- Luton (LTN): Avrupa içi uçuşların yoğunlaştığı, ekonomik havayollarının sıklıkla kullandığı bir seçenek.
- London City (LCY): Şehir merkezine en yakın ve özellikle iş seyahatleri için tercih edilen kompakt havalimanı.
Londra’ya iniş yaptıktan sonra şehir merkezine ulaşmak için de konforlu alternatifler mevcut:
- Stansted Havalimanı’ndan şehir merkezine gitmek isterseniz, Stratford’a hızlı tren seçeneğini değerlendirebilirsiniz.
- Heathrow’dan Paddington’a doğrudan geçmek için Heathrow Express treni oldukça hızlı ve pratiktir.
- Heathrow Havalimanı ile oteliniz arasında özel transfer de tercih edebileceğiniz bir konfor seçeneğidir.
- Luton üzerinden seyahat ediyorsanız, Victoria istasyonuna otobüs transferi oldukça yaygındır.
- Ayrıca Heathrow’dan Radisson RED Hotel’e direkt otobüs servisi ile rahat ulaşım sağlayabilirsiniz.
Londra’da Metro Ağı ve Şehir İçi Ulaşım

Öncelikle doğru kelime kullanımıyla başlayalım. Çünkü şehir içinde raylı sistem ulaşımına, alışkın olduğumuz gibi ‘Metro’ ya da ‘underground’ değil ‘Tube’ deniyor. Tube sayesinde Londra’nın neredeyse her noktasına ulaşabilirsiniz.
Tube ve diğer toplu ulaşım kullanımınız için yurt dışında kullanıma açık, temassız özelliği olan kartınızı kullanabilirsiniz. Ancak bu pahalı olan yöntem. İstasyonlardan alabileceğiniz ve birkaç günlük paketleri de olan Oyster adı verilen kartları kullanmak çok daha avantajlı oluyor.
Londra’da önemli turistik yerlere gitmek için hangi tube istasyonunda inmelisiniz?
- British Museum için Holborn veya Totennham Court’ta inip yaklaşık 10 dakika yürümeniz gerekiyor.
- The Natural History Museum & The Science Museum & Victoria and Albert Museum için South Kensington durağında inmelisiniz.
- Trafalgar Meydanı (The National Gallery & National Portrait Gallery & Horse Guard’s Parade ve The Churchill War Rooms) için Leicester Square (veya hattınız Embankment üzerinde ise buradan 7-8 dakikada yürüyebilirsiniz).
- Borough Market için (Pazartesi kapalı) London Bridge durağında inmelisiniz.
- Buckingham Palace için Green Park veya Victoria duraklarını kullanabilirsiniz.
- Tate Müzeleri, Tate Britain için Pimlico (10 dakika yürüyüş), Tate Modern için (Southwark veya Thames üzerinden yürümek isterseniz Blackfairs).
- Sherlock Holmes Müzesi ve Madame Taussauds için tabii ki de Baker Street’te inmelisiniz.
- Covent Garden için Leicester Square.
Londra’nın En İyi Otelleri
Londra’nın merkezinden uzak mesafedeki bölgelerine birçok otel alternatifiniz var. Butik oteller, zincir oteller, Airbnb gibi ev kiralama alternatifleri oldukça fazla. Ancak ‘Londra’nın en iyi otelleri hangileri?’ diye soracak olursanız önerilerimizi listeliyoruz.
Londra’nın En Beğenilen Restoranları
Londra, dünyanın en çok turist çeken şehirlerinden biri olmasının yanı sıra, gastronomi sahnesiyle de öne çıkıyor. Şehir, bir restoranın alabileceği en üst düzey gösterge olarak kabul edilen Michelin yıldızları açısından oldukça zengin. 2025 verilerine göre Londra’da 6 adet 3 Michelin yıldızlı, 15 adet 2 Michelin yıldızlı ve 64 adet 1 Michelin yıldızlı restoran bulunuyor. Bu sayede Londra, hem klasik İngiliz mutfağından modern füzyon lezzetlere kadar geniş bir yelpaze sunuyor hem de gastronomi tutkunları için adeta bir cennet niteliği taşıyor.
Sokak lezzetlerinden beş çayı mekânlarına, şehri 360 derece görebileceğiniz roof top restoranlardan ikonik pub’lara Londra’nın en beğenilen mekânlarını bu içeriğimizde bir araya getirdik.
Londra’da Ne Yenir?
Bariz bir İngiliz mutfağından bahsetmek mümkün olmasa da İngiltere’nin de kendine has birçok lezzeti var. Klasik İngiliz kahvaltısı olarak bilinen fasulye, göz yumurta, sosis, bacon ve mantarı bir araya getiren tabakları güne başlarken deneyebilirsiniz. Fish & chips ise balık ve patates kızartması kombinasyonu.
Patates püresi ve etli turta olan Pie and Mash, milföy hamuruna sarılı biftek Beef Wellington, özellikle pazar günleri servis edilen bir tür rosto olan Sunday Roast, lokmalık bir hamur işi olan Yorkshire Pudding, çilek ve kremayla hazırlanan Eton Mess, genellikle süt veya limonla içilen beş çayı denemeniz gerekenlerden. Çay içmek isterseniz sütsüz diye belirtmeyi unutmayın yoksa “English tea” şeklinde sütlü çay içmek zorunda kalabilirsiniz.
Londra ve Pub Kültürü


Pub’lar İngiliz ve özellikle Londra’nın sosyal yaşantılarının kalbi gibi… Çoğunda yemek servisi var, alkollü içeceklerin yanında çay, kahve ve diğer içecekler de servis ediliyor. Ayrıca pub’larda çeşit çeşit İngiliz biraları görebilirsiniz. Londra’da da hemen her mahallede pub’ları göreceksiniz. İş çıkışı sosyalleşmek, sohbet etmek, etkinliklere katılmak için gidilen publar Londra seyahatinizin mutlaka bir parçası olacak.
Geleneksel Beş Çayı
Bizim kültürümüzde olduğu gibi İngiliz kültüründe de çayın çok özel bir yeri var. Ama bizden farklı olarak onlarda çay asaletin simgesi olarak görülüyor ve hem asiller hem de halk tarafından ritüel haline getirilmiş durumda. Porselen fincanlarda ikram edilen beş çayının yanında kek ya da bir tür çörek olan scone olması da yazılı olmayan geleneklerden biri.
Londra’da Görülecek Yerler

Londra, yalnızca bir başkent değil; tiyatrodan sanata, tasarımdan doğaya uzanan sonsuz bir ilham alanı. Her semti ayrı bir karaktere sahip bu şehirde, neyle ilgilenirseniz ilgilenin sizi büyüleyecek bir durak mutlaka var.
Şehirdeki ikonik simgeleri ve tarihi yapıları kısa sürede görmek istiyorsanız, Londra’nın en önemli 30 durağını kapsayan rehberli yürüyüş turu harika bir başlangıç olabilir. Ya da hop-on hop-off otobüs turuyla kendi temponuzda keşfe çıkabilirsiniz.
Doğayla iç içe bir Londra deneyimi için Kensington Gardens’tan başlayarak Hyde Park ve St. James’s Park boyunca yürüyebilir, şehrin ortasında adeta bir nefes alma alanı yaratabilirsiniz. Özellikle sabah saatlerinde parklar sakinliğiyle dikkat çeker.
Eğlence arayanlar içinse Soho, Leicester Meydanı ve Covent Garden çevresi ideal. Burada tiyatro sahneleri, barlar ve restoranlar iç içe geçmiş durumda. Covent Garden’ı kendi başınıza yürüyerek keşfetmek isterseniz, bölgenin gizli köşelerini anlatan sesli rehberli turu değerlendirebilirsiniz.
Daha butik ve bohem bir atmosfer için Notting Hill’e uğrayabilir, renkli evlerin arasındaki sokaklarda kaybolabilirsiniz. Podcast eşliğinde rehberli yürüyüş turu bu semti çok daha derinlikli bir şekilde tanımanızı sağlar.
Thames Nehri kıyısında yer alan South Bank, Waterloo ve Westminster köprüleri boyunca yapacağınız bir yürüyüş ise hem modern mimariyle hem de ikonik köprülerle iç içe bir Londra panoraması sunar.
Tüm bunları daha planlı bir biçimde deneyimlemek isterseniz, rehberli şehir turu da iyi bir alternatif olabilir.
The London Eye 

Londra’nın modern simgelerinden biri hâline gelen London Eye, 2000 yılında milenyum kutlamaları kapsamında inşa edildi. 135 metre yüksekliğiyle Tower Bridge’in neredeyse iki katı olan bu dev dönme dolap, şehri yukarıdan izleyebileceğiniz en etkileyici noktalardan biri.
Toplam 32 kapsülden oluşan yapının her biri 25 kişilik kapasiteye sahip. Dönme dolap oldukça yavaş hareket ettiği için kapsüller durmadan biniş ve iniş yapılabiliyor. Bir tur yaklaşık 30 dakika sürüyor ve açık havada şehrin 40 kilometre ötesine kadar görüş sağlıyor. Güneşli bir Londra gününde binmeyi başarırsanız, Big Ben’den Buckingham Sarayı’na kadar şehrin en önemli yapıları adeta bir maket gibi ayaklarınızın altına seriliyor.
London Eye, aslında geçici olarak planlanmıştı. Ancak gördüğü büyük ilgi sayesinde kalıcı hâle getirildi ve bugün Londra’nın vazgeçilmez yapılarından biri olarak kabul ediliyor.
Bu etkileyici deneyimi yaşamak için London Eye giriş biletinizi önceden alabilir, sıra beklemeden şehrin panoramik manzarasını keşfe çıkabilirsiniz.
Ayrıca Go City London Explorer Pass ile Tower of London gibi diğer simge yapılara da avantajlı erişim sağlayabilir, şehrin en popüler noktalarını tek bir kartla gezebilirsiniz.
Waterloo Bridge 

Thames Nehri üzerindeki Waterloo Köprüsü 1817 yılında açılmış. 370 metre uzunluğundaki köprü adını İngilizlerin ünlü zaferi Waterloo’dan alıyor. Londra’nın Güney Southbank tarafını Somerset House’un bulunduğu Kuzey Londra’ya bağlıyor. Şehrin meşhur adreslerinden olan London Eye da köprünün yakınında yer alıyor.
Cleopatra’s Needle 
Mısır’ın bu antik dikilitaşı M.Ö. 1460’ta Mısır firavunu III. Thutmose tarafından Heliopolis antik kenti için yaptırılmış. Dikilitaşın iki yanında iki bronz sfenks var. Mısır Hidivi Muhammed Ali’nin hediye ettiği bu anıt İskenderiye’den 1878’de İngiltere’ye getirilmiş. 180 ton ağırlığında, 21 metre yüksekliğindeki anıt kırmızı granitten yapılmış. Dikilitaşın üzerindeki yazılarda Mısır firavunlarına methiyeler var. İki yanındaki sfenkslerse 1885’de eklenmiş. 2. Dünya Savaşı’nda aldıkları hasarları sfenkslerin üzerinde görebilirsiniz. Bu dikilitaşın benzerleri Paris Concorde Meydanı’nda, New York Central Park’ta ve İstanbul Sultanahmet’te var.
Thames Nehri 

Londra’nın yaşam damarlarından biri olan Thames Nehri, sadece şehri ikiye bölen bir su yolu değil; aynı zamanda tarih, bilim ve estetikle iç içe geçmiş doğal bir sahne. Adının Keltçe Tamesa kelimesinden geldiği ve “karanlık” anlamına geldiği düşünülüyor. Nehrin gri-kahverengi tonlarının nedeni yalnızca çamur ya da şehir kirliliği değil; içinde yaşayan mikroskobik diatom adı verilen tek hücreli canlılar da suyun görünümünü belirliyor. İlginçtir ki bu durum, nehrin sanıldığından daha temiz olduğunu gösteren bir işaret.
Tarih boyunca İngiltere’nin en soğuk dönemlerinde, Thames’in tamamen buz tuttuğu ve nehrin üzerinde panayırlar kurulduğu bile biliniyor. Bugünse nehir kıyısı; yürüyüş, sanat, mimari ve gastronomiyle iç içe bir rota sunuyor. Modern şehir yapısıyla tarihi katmanların iç içe geçtiği Thames kıyısı, Londra deneyiminin vazgeçilmez bir parçası.
Nehri farklı bir gözle keşfetmek isterseniz, Westminster’dan Greenwich’e uzanan klasik nehir turuna katılabilir, London Eye kalkışlı kısa süreli turla şehri su üzerinden keşfedebilirsiniz.
Dilerseniz gün boyu hop-on hop-off nehir gezisiyle farklı duraklarda inip çıkabilir ya da gece yapılan romantik Thames gezisine katılarak Londra’nın ışıklar altındaki siluetini izleyebilirsiniz.
Somerset House 

Waterloo Köprüsü’nden geçerken bu büyük neoklasik yapı hemen gözünüze çarpacak. Binanın ortasındaki havuzlu bölüm buz pisti olarak da kullanılabiliyor. İçinde resmi kurumlar var. Kraliçe çocukken bu yapının bahçesinde oyun oynarmış. Söz konusu kraliçe olunca oyun bahçesi de böyle olsa gerek.
King’s College London 

Cambridge Üniversitesi’nin en prestijli kolejlerinden biri olan King’s College, zarif mimarisi ve tarihi mirasıyla sadece bir eğitim kurumu değil, aynı zamanda bir kültürel ikon. 1441 yılında Kral VI. Henry tarafından kurulan kolej, Gotik mimarinin en etkileyici örneklerinden biri olan King’s College Chapel ile ünlüdür. Ziyaretçilerini büyüleyen bu yapı, dünya çapında koroları, tavan detayları ve vitray pencereleriyle tanınır.
King’s College, yüzyıllardır Cambridge’in akademik atmosferine yön verirken, aynı zamanda şehrin en çok ziyaret edilen duraklarından biri hâline gelmiştir. Özellikle yaz aylarında, üniversite kampüsleri arasında yapılan rehberli yürüyüşler ve tarihi nehir gezileri, bu deneyimi daha da unutulmaz kılar.
Cambridge’de King’s College’ı keşfetmek isterseniz, üniversite kampüsü boyunca yapılan yürüyüş turları, punting adı verilen geleneksel nehir gezileri ya da bu ikisini birleştiren kombine tur ile şehri çok yönlü bir şekilde deneyimleyebilirsiniz.
Golden Jubilee Bridge ve Hungerford Bridge 

Waterloo ve Westminister köprüleri arasında yer alan bu köprüler raylı sistem için kullanılıyor.
Southbank Center 
Waterloo ve Golden Jubilee ile Hungerford köprüleri arasında yer alan Birleşik Krallık’ın en büyük kültür merkezi. İçinde çok sayıda farklı etkinlik alanı ve kütüphaneler bulunan bu kompleks için şehrin kültürel hayatının kalbi diyebiliriz. Southbank Center’ın hemen arkasında gösterişli cephesiyle, Birleşik Krallık’ın en yoğun istasyonu olan Waterloo İstasyonu bulunuyor.
West End 

Öyle bir yerdesiniz ki her taşın altında sahne sanatları var; Lyceum Tiyatrosu, Duchess yani Düşes Tiyatrosu ve Novello Tiyatrosu burada bulunuyor. Le Miserable, Cats, Phantom of The Opera, Miss Saigon gibi ünlü birçok oyun çok uzun yıllardır bu bölgedeki, aynı salonlarda sergileniyor. Öyle ki aynı oyunda yıllar önce bebek rolünü üstlenen oyuncu bugün büyükanneyi canlandırıyor.
Theatre Royal Drury Lane 
West End’de yer alan sahne, 1663’de Londra’da tiyatro oyunu sergilenebilen yasal iki tiyatrodan biri olarak kurulmuş. Burada üç kez tiyatro binası yapılmış ama üçü de yanmış. Bu bina 1812’de yapılan ve şehrin en büyük salonlarından birine sahip olanı. Günümüzün kapalı gişe oynayan pek çok oyunu burada sergileniyor.
Kraliyet Opera Binası 

Royal Opera House ise Kraliyet Opera ve Balesi’nin merkez binası. Bu bina 1732’de inşa edilmiş ama 1808 ve 1857 yıllarındaki büyük yangınlarda kül olmuş. 1858’de Parlamento binalarının tasarımcısının oğlu tarafından yeniden tasarlanarak inşa edilmiş. Binanın cephesinin, giriş salonunun ve temsil salonunun şekli aynen korunmuş.
Wagner’in ‘Yüzük’ adlı eseri Gustav Mahler yönetiminde ilk kez bu salonda seslendirilmiş. I. Dünya Savaşı’nda hükümet burayı depo olarak kullanmış. 1990’lu yıllarda 178 milyon Pound harcanarak bina geniş kapsamda yeniden yapılandırıldı. Günümüzde Kraliyet Operası ve Kraliyet Bale topluluklarının gösterileri burada yapılıyor. Ziyaretçiler ayda bir kez Kraliyet Balesi’nin provalarını izleyebiliyorlar. Şanslıysanız o gün bugündür.
Covent Garden 

Londra’nın en canlı ve karakteristik bölgelerinden biri olan Covent Garden, geçmişin dokusunu bugünün enerjisiyle birleştiren nadir meydanlardan. 1970’lere kadar şehrin en işlek meyve-sebze toptancı pazarı olan bu alan, günümüzde sokak müzisyenlerinin melodileriyle canlanan, açık hava kafelerinde oturup insanları seyretmenin keyfe dönüştüğü bir sosyal buluşma noktası.
Aslında Orta Çağ’da bir manastır bahçesi olan bu bölge, adını da bu geçmişten alıyor: Convent Garden. 1960’larda trafik sorunları nedeniyle pazar kaldırılmış olsa da, 1980’de Apple Market’in açılmasıyla bölge yeniden hayat buldu. Cam çatısıyla örtülü mimarisi, 1830’dan günümüze uzanıyor ve hâlâ özgün zarafetini koruyor.
Covent Garden, aynı zamanda Londra’nın en eski sokak gösterisi geleneklerinden birine ev sahipliği yapıyor. İlk kayıtları 1662 yılına dayanan bu kültür, bugün lisanslı performans sanatçılarıyla düzenli bir program çerçevesinde yaşatılıyor. Meydanı dolaşırken bir anda karşılaşacağınız jonglörler, pandomimler veya klasik müzik dinletileri Londra’nın teatral ruhunu birebir hissettiriyor.
Bölgenin gizli köşelerini keşfetmek, tarihi hikâyelerini kendi temponuzda dinlemek isterseniz, Covent Garden için sesli anlatımlı yürüyüş turu keyifli bir alternatif olabilir.
Trafalgar Meydanı 

Trafalgar Meydanı eskiden Charing Cross olarak bilinen bölgede kraliyet at ahırı olarak kullanılmak üzere John Nash tarafından yapılmış. Yeni yıl kutlamaları Londra’da bu meydanda gerçekleşiyor. Burası ulusal ve uluslararası organizasyonlara, kraliyet düğünlerine, protestolara, festival ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Trafalgar Meydanı sadece Londra’nın veya İngiltere’nin değil belki de dünyanın en küçük polis karakolu bulunuyor. Karakol bir sokak lambası direğinin içinde ve tek odadan oluşan bu bölümün içinde sadece bir polis memuru bulunuyor.
Meydanda dört adet aslan heykeli tarafından korunan Nelson Anıtı var. Adını Amiral Horatio Nelson komutasındaki İngiliz donanmasının Fransız ve İspanyol donanmalarını yendiği Trafalgar Savaşı’ndan almış. Meydanı ilk tasarlayan John Nash olmuş ama burası birçok kez yeniden şekillenmiş: 1845’te fıskiyeler, denizkızı, deniz adamı ve yunus heykelleri inşa edilmiş. Trafalgar Meydanı’nın bir köşesinde 18. yüzyıldan kalma St. Martin-in-the-Fields Kilisesi var. Meydandan nehrin aksi istikametinde yürürseniz gecelerin meydanı Leicester’e ve onun devamındaki Chinataown’a (Çin Mahallesi) ulaşabilirsiniz.
Trafalgar Meydanı’nda güvercin beslemek yasak çünkü geçtiğimiz yıllarda güvercinlerin dışkılarının meydanda 140 bin poundluk zarara yol açtığı saptanmış ve güvercinleri beslemek yasaklanmış. Yasak üzerine güvercinlerin tamamen aç kalacaklarını düşünen protestocuların tepkisiyle 2008 yılına dek sabah 07.30’dan önce meydanda güvercin beslemek serbest bırakılmış. Sonra bu da yasaklanmış. Bu yüzden meydandaki güvercin sayısı 4000’den 200’e inmiş. Meydanda güvercin beslemenin cezası olduğunu hatırlatayım. Trafalgar Meydanı’nda yaşayan güvercinler her yıl bir tondan fazla kirliliğe neden oluyormuş. Ama bütün bu kire rağmen Amiral Lord Nelson’un heykeli neden hiç kirlenmiyor biliyor musunuz? Çünkü heykel güvercinleri engelleyen bir jelle kaplanıyor.
Trafalgar Meydanı, 1999’dan bu yana güncel sanatın en prestijli programlarından biri olan ‘4’üncü Kaide’ye ev sahipliği yapıyor. Meydanda yer alan dört kaideden üzeri boş olan yarışmaya açılıyor. Boş kaideye yarışma sonucu yaklaşık iki senede bir dönüşümlü olarak farklı bir eser yerleştiriliyor.
Lord Nelson Anıtı 

Trafalgar Meydanı’ndaki anıt, Amiral Horatio Nelson’ın 1805 yılındaki Trafalgar Savaşı’ndaki zaferi anısına yapılmış. Nelson savaş sırasında yaralanınca Londra’ya getirilmiş, ölünce de St. Paul Katedrali‘ne gömülmüş. Fransız devlet adamı Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında Amiral, Osmanlı Devleti’nin İngiltere’den yardım istemesi sonucu bölgeye gitmiş. Fransız donanmasını büyük uğraşlar sonucunda imha etmiş. Osmanlı tarihinde ilk defa bir yabancı komutana yani Nelson’a bu üstün hizmetinde dolayı Osmanlı Nişanı verilmiş. Birçok tabloda Nelson, yakasındaki ay yıldızlı nişan ile görülüyor.
Amiral Nelson’un naaşının İngiltere’ye getirilmesi ile ilgili ünlü bir efsane var. İspanya’dan İngiltere’ye yolculuğu sırasında çürümesini engellemek için naaş, içi rom ile dolu bir fıçıya yerleştirilmiş. Fakat gemi İngiltere’ye vardığında fıçının içinde hiç rom kalmadığını görmüşler. Sonradan anlaşılmış ki gemideki denizciler fıçıda bir delik açıp tüm romu içmiş. Bu yüzden rom içkisini anlatmak için kullanılan terimlerin arasına ‘Nelson’un kanı’ da eklenmiş.
52 metre yüksekliğindeki anıtın en üstünde Nelson’un heykeli var. Alt kısmında ise dört tane aslan heykelini görüyorsunuz. Aslanlar kalabalık halk kitlelerinin toplanmasını caydırmak için inşa edilmiş. Bronz aslanlar, Napolyon’un donanmasından ele geçirilen toplar eritilerek yapılmış. Size başka bir ilginç bilgi daha vereyim: Nelson Heykeli’nin yanındaki aslan heykellerini yapan adam hayatında hiç aslan görmemiş ve bu aslan heykellerini köpeklere bakarak tasarlamış. Bu yüzden heykeller aslandan daha çok büyük köpeklere benziyor. Nelson Anıtı’nın önündeki at üzerindeki bronz heykel ise Kral 1.Charles’a ait.
Whitehall ve Atlı Muhafızlar 

Londra’nın siyasal ve tarihî kalbinin attığı yerlerden biri olan Whitehall, geçmişte İngiliz krallarının ihtişamla yaşadığı bir saray kompleksi iken bugün devlet binalarının, anıtların ve tören alanlarının çevrelediği simgesel bir cadde. 1530 yılında inşa edilen Whitehall Sarayı, bir dönem 1.500 odasıyla Avrupa’nın en büyük sarayı olarak kabul ediliyordu. 1622’de çıkan yangında büyük ölçüde tahrip olmuş olsa da, 1666’daki Büyük Londra Yangını’ndan mucizevi şekilde zarar görmeden kurtulmuş.
II. Charles, babası I. Charles’ın trajik sonuna rağmen bu sarayda yaşamayı sürdürmüş; ardından II. James döneminde mimar Sir Christopher Wren tarafından kraliyet şapeli ve yeni özel alanlar eklenmiş. Bugün Whitehall Caddesi boyunca yürürken hem görkemli devlet binaları hem de bu ihtişamlı geçmişin izleri sizi karşılar.

Bölgedeki en ilgi çekici geleneklerden biri ise Atlı Muhafızlar’dır. Kraliyet geçit törenlerinde görev alan bu askerî birlik, her gün sabahları düzenlenen nöbet değişim töreniyle turistlerin ilgisini çeker. Tören, hafta içi ve cumartesi günleri 11.00’de, pazarları ise 10.00’da gerçekleşir.
Bu ikonik töreni yakından izlemek isterseniz, rehberli bir Changing of the Guard turuna katılabilir, törenin tarihini ve protokolünü daha iyi anlayabilirsiniz.
Ayrıca Buckingham Sarayı iç mekân turuyla birlikte sunulan özel tur ya da daha kısa yürüyüş odaklı versiyonu da deneyimleyebilirsiniz.
Downing Street 

Bu sokak ve içinde bulunan meşhur siyah kapılı konut halka kapalı. Çünkü burası Başbakanlık Konutu’nun mütevazi adresi Downing Street 10 numara. İngiliz diplomatlar, bakan veya başbakan sokakta konuşuyorsa büyük olasılıkla bu sokakta ve bu binanın önünde konuşuyordur. 1680’lerden kalan bu bina İngiltere başbakanlarına tahsis edilmiş. Fotoğraf çekmek isterseniz, Whitehall Caddesi üzerinden çekebilirsiniz.
Monument to the Women of World War II 

Trafalgar Meydanı’na doğru ilerlerken caddenin ortasındaki refüj üzerinde 2. Dünya Savaşı’nın kadınlarına adanan anıtı göreceksiniz. 2005 yılında 2. Elizabeth tarafından Barones Boothroyd Vakfı katkıları ile John W. Mills’e yaptırılmış, İngiliz Milli Savaş Anıtı olarak özgürlük davasında kadınlara ithaf edilmiş.
Parlemento ve Big Ben Saat Kulesi 

Londra silüetinin en tanınan simgelerinden biri olan Big Ben, aslında saat kulesinin değil, içerisinde yer alan 13,5 tonluk çanın adı. Ancak zamanla bu isim, tüm kuleyle özdeşleşmiş ve halk arasında “Big Ben” olarak anılmaya başlanmış. Saatin yer aldığı kule, aslında St. Stephen’s Tower olarak biliniyordu; günümüzdeyse resmi adı Elizabeth Tower.
96 metre yüksekliğindeki kule, 1834’te çıkan büyük yangınla zarar gören Westminster Sarayı’nın yeniden inşası sırasında Viktorya dönemi Gotik stilinde inşa edildi. Kulede yer alan dört yüzlü saatin her biri 6,75 metre çapında ve Roma rakamları 70 santimetre yüksekliğinde. Saatin 4,2 metrelik yelkovanı, 5,5 tonluk ağırlığı ve 14 kilometreye kadar ulaşabilen sesiyle Big Ben, adının hakkını fazlasıyla veriyor. Kuledeki ışık yandığında ise bu, parlamentoda oturum yapıldığını gösteriyor.
Peki Big Ben ismi nereden geliyor biliyor musunuz? Bu konuda iki bilgi var, hangisini kabul edeceğinizin tercihi size kalmış. Bunlardan birincisine göre kulenin yapımını bizzat yöneten ve Avam Kamarası’nda “Big Ben” olarak tanınan Sir Benjamin Hall’dan almış adını. Bir diğerine göre de adı o zamanların en ünlü boksörü Ben Caunt’dan geliyormuş.
Parlamento Binası (Houses of Parliament), Birleşik Krallık demokrasisinin kalbi ve mimari anlamda da nefes kesici bir yapı. Thames Nehri kıyısında konumlanan bu anıt niteliğindeki bina, içinde hâlâ aktif olarak kullanılan Avam ve Lordlar Kamarası’nı barındırıyor.
Bu sembolik yapıyı yakından tanımak isterseniz, Parlamento Binası için sesli rehberli giriş bileti ile iç mekânı keşfedebilir, Westminster bölgesinde rehberli bir yürüyüş ve Churchill War Rooms ziyareti ile bölgenin politik tarihine tanıklık edebilirsiniz.
Dilerseniz Westminster Abbey ve Parlamento’yu kapsayan kombine tura katılarak bu ikonik bölgeyi bütünsel bir deneyimle gezebilirsiniz.
Westminster Sarayı 

Parlamento Binası; Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası’ndan oluşan İngiliz Parlamentosu’na 1512 yılından beri ev sahipliği yapıyor. Sarayın ve sizin bulunduğunuz semtin adı Westminster. Çevrede gördüğünüz binaların çoğu Whitehall’da bulunan kamu binaları.
Sarayın en yüksek kulesinin adı Victoria Kulesi. Eğer bu kulenin tepesinde Birleşik Krallık bayrağı göğe çekilmişse politikacıların içeride devlet işleri ile ilgili görüşme yaptığını anlayabilirsiniz. Parlamento tarafından alınan her yasa veya karar Kraliçe II. Elizabeth tarafından imzalandıktan sonra geçerli sayılıyor. Aslında herhangi bir kararı reddetmesi çok olağandışı karşılanabilir çünkü 300 yıldan fazla bir süredir monarşinin hiçbir üyesi parlamentonun kararlarını onaylamamazlık etmemiş.
Sarayın yaklaşık 1.100 odası, 100 merdiven çıkışı ve toplamda 4,8 kilometreyi bulan uzun koridorları var. Yapının büyük bölümü 19. yüzyılda yapılmış.
Yüzyıllar boyunca kraliçenin temsilcileri tarafından sağlanmış Westminster Sarayı’nın ve çevresinin kontrolü. Ancak daha sonra kraliyet ile hükümet bir anlaşma yapmışlar. Yönetim, 1965 yılında kamaralara verilmiş. Ama hala bazı özel kraliyet odaları bu özel muhafızlarca korunuyor. 1834 yılında yaşanan bir yangından sonra, parlamento binası 30 yıl boyunca onarılmış ve eski haline getirilmiş, komplekse Big Ben, Victoria Kulesi, Westminster Salonu ve lobiler eklenmiş.
Saray içerisinde 11 mahkeme salonu, 8 bar, 6 restoran ve ziyaretçilere açık olan küçük bir kafe bulunuyor. Lordlar Kamarası’nda üyelik babadan oğula geçiyor. Avam Kamarası’nın üyeleri ise Parlamento’nun seçilmiş üyelerinden oluşuyor. Parlamento’da hafta içi her gün 15:00-17:00 saatleri arasında yapılan oturumları dinleyebiliyorsunuz ama onun için kuyruğa girmeyi göze almanız gerekiyor. Vaktiniz varsa öneririm. İngiliz Parlamentosu’nda bir oturum izlemek unutulmayacak bir anı olmaz mı sizce de?
Westminster Köprüsü 

Thames Nehri üstüne inşa edilen 2. köprü. 1862’de yapımı tamamlanan bu köprü Parlamento binası ile uyumlu bir mimaride yapılmış. Köprünün yeşil renkte olması yine uyumlu olması için. Peki, neden yeşil? Çünkü parlamento binası içindeki Avam Kamarası’nın oturduğu banklar yeşil renkte. Avam Kamarası İngiltere’de halk tarafından seçilen milletvekillerinin oluşturduğu yasama meclisi. Nehrin üzerindeki bir sonraki köprü; Lambeth Köprüsü ise kırmızı renkte. O da Lord’lar Kamarası’nın oturduğu banklar kırmızı renkte olduğu için kırmızı.
Westminster Abbey Katedrali 

11. yüzyıldan beri kraliyet ailesi üyelerinin mezarlarının bulunduğu ve taç giyme törenlerinin gerçekleştiği kilise burası. Orta Çağ mimarisinin en özgün örneklerinden ve Londra’da çok nadir rastlayabileceğiniz Bizans yapılarından biri. Eski bir hapishane arazisiymiş burası. Kırmızı tuğladan yapılmış kule tam 87 metre uzunluğunda.
Bugünkü bina ise 1245 yılında III. Henry döneminde yapılmaya başlanmış. İngiltere’nin en önemli Gotik binalarından biri.1066’dan beri V. Edward ve VIII. Edward dışındaki kraliçe ile kralların ihtişamlı taç giyme törenleri burada oluyor. Kraliçe II. Elizabeth’in taç giyme töreni burada yapılmıştı, oğlu Prens Charles da annesini burada izlemişti.
Taç giyme tahtı olarak bilinen ünlü Coronation Chair bu kilisede bulunuyor.
2011 yılında Kate Middleton ile Prens William da bu kilisede evlendi ve tören buradan tüm dünyaya yayınlandı. Prens William; Cambridge Dükü, aynı zamanda Prens Charles ve Galler Prensesi Diana’nın büyük oğlu. Düğünlerine iki bine yakın davetlinin katıldığı söyleniyor. Dünya çapında milyonlarca kişi canlı yayın yapan kanallardan ve Youtube’dan bu düğünü izlemişti. Her yıl yaklaşık bir milyon kişi tarafından ziyaret edilen Westminster Abbey’e ziyaret dışında binlerce kişi de ibadet etme amacıyla geliyor.
Londra’nın en eski ve en önemli kilisesinde değişik mimari tarzlar var. 1519’da inşa edilen VII. Henry Şapeli ve Chapter House olarak geçen sekizgen oda görülmeye değer. Binada Şairler Köşesi olarak geçen Poets’ Corner var. Şairlerin şereflendirildiği bu köşenin en ünlü şahsiyeti ise Shakespeare olmuş.
Çok sevdiğim bir sözü var Shakespeare’in “Ruh olmayınca söz yükselmiyor göklere.” Yaptığı işte anlam arayan insanlar o işe ruhlarını da katıyorlar. Böyle sanatçıların, bilim insanlarının işleri sonsuza kadar bizimle kalıyor, yolumuza ışık tutuyor.
Kilisenin içinde yaklaşık 3300 kişinin mezarı var. Krallar, kraliçeler, prens ve prenseslerin yanı sıra David Livingstone, Rudyard Kipling, Geoffrey Chaucer, Thomas Hardy, Lord Kelvin, Isaac Newton, Charles Darwin, Charles Dickens gibi birçok ünlü İngiliz yazar, politikacı, asker ve bilim insanının mezarı da burada.
Bu etkileyici katedrali ziyaret etmek isterseniz, Westminster Abbey için hızlı giriş bileti ile uzun sıraları atlayabilirsiniz. Alternatif olarak, Changing of the Guard ile birleştirilmiş rehberli turlar ya da London Eye dahil kombine seçenekler de keyifli alternatifler sunuyor. Bölgeyi daha geniş bir perspektiften görmek isterseniz, Westminster yürüyüş turuyla birlikte hızlı girişli deneyim de oldukça ilgi çekici bir seçenek.
Buckingham Sarayı 

Kraliyet sarayı olan Buckingham, turistlerin kameralarına en çok konuk olan yerlerden biri. Saat 11.30’da sarayın yakınındaysanız Muhafız Değişim Töreni’ni izleyebilirsiniz. Yarım saat süren törende kırmızı üniformalı, siyah uzun tüylü şapkalı muhafızlar sarayın anahtarlarını devrediyor. İlk olarak Kraliçe Victoria’nın 1837’de kullanmaya başladığı sarayın halkın ziyaretine açık olan kısımlarında odalardan bazılarını ve görkemli giriş merdivenini görebiliyorsunuz. Müzik Odası’nda vaftiz törenleri yapılıyor, Taht Odası’nda kraliçe resmi törenlere katılıyor, Balo Salonu ziyafetler için kullanılıyor, Resim Galerisi’nde ise ünlü sanatçıların tabloları sergileniyor. Sarayın önünde Kraliçe Victoria’nın anıtı var.
Aslında saray 1703 yılında Buckingham Dükü için yapılmış. Sonra Kral 3. George tarafından 1761 yılında Kraliçe Charlotte’un evi haline getirilmiş. 1837’den beri Buckingham Sarayı, İngiliz kral ve kraliçelerinin resmi konutu olmuş. Sarayda 52 tane yatak odası, 78 tane banyo, yaklaşık 800 tane aşırı lüks ve gösterişli dizayna sahip oda bulunduğu söyleniyor. Ayrıca sarayın kendine ait sinema salonu, kilisesi ve posta ofisi bulunuyor. Sarayda 600 kişiden fazla çalışan varmış. Aşçılar, temizlikçiler ve bahçıvanların yanı sıra sadece sarayda bulunan 350 saatle ilgilen 2 kişi olduğu da söyleniyor. Sarayda her 6 haftada bir temizlenen 760 tane pencere varmış. Sarayın çoğu özel alandan oluşmakta fakat yaz aylarında gerçekleştirilen izinli turlarla tören ve ziyafet odalarını görmek mümkün.
Kraliçe eğer sarayda ise Royal Standard Flag yani kraliyet bayrağını sarayın tepesinde görüyorsunuz. Bu bayrak dörde bölünmüş şekilde dizayn edilmiş, sarı kırmızı ve lacivert renklerinden oluşan, Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı Birliği’ni temsil eden bayrak. Bu bayrağı, resmi ya da özel, herhangi başka bir bina Kraliçe tarafından ziyaret ediliyorsa o binanın tepesinde görmek mümkün. Eğer sarayda önemli olaylar gerçekleşiyorsa asılan bu bayrağın daha büyük boyu göndere çekiliyor. Örneğin Kate Middleton ve kraliçenin torunu Prens William’ın evlendikleri gün ve 2012’de kutlanan kraliçenin tahta çıkışının 60. yıl dönümünde bayrağın büyük boyu Buckingham Sarayı’ndan göğe yükselmişti. Kraliçe sarayda bulunmadığı zamanlarda ise Union Jack Flag yani Birleşik Krallık bayrağı direkte oluyor.
1997 yılında hayatını kaybeden Prenses Diana’nın öldüğü gün kraliçe ve aile bireylerinin çoğu sarayda değilmiş. Dolayısıyla Buckingham Sarayı’nda göğe çekilmiş bayrak yokmuş. Bunun Diana’nın ölümüne karşı saygısızlık olduğunu düşünen magazin basını ve halk tarafından kraliçe kınanmış. Halkın bu tepkisi sebebiyle kraliçe yeni bir düzen getirmiş. Artık Birleşik Krallık bayrağı kraliçe evde değilken en tepeye, kraliyet aile üyelerinden birisinin ölümünde veya ulusal yas günlerinde yarıya çekiliyor. Örneğin 2005 yılındaki Londra metrosuna yapılan bombalı saldırı ve 2013’te ölen eski İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher için Birleşik Krallık bayrağı sarayda yarıya kadar çekildi.
Buckingham Sarayı’nı ziyaret etmek isterseniz, Changing of the Guard ile birleştirilmiş iç mekân turu oldukça ilgi çekici bir deneyim sunuyor.
Dilerseniz sarayın etkileyici sanat koleksiyonunu görmek için The King’s Gallery giriş biletini, ya da sesli rehber eşliğinde yürüyüş turuyla kombinli giriş seçeneğini tercih edebilirsin.
Kraliçe Victoria Heykeli 

Buckingham Sarayı’nın önünde Kraliçe Victoria Heykeli’ni görebilirsiniz. Kraliçe Victoria 1837 yılında amcasının ölümü ile 18 yaşında tahta oturmuş. Kocası Prens Albert, Victoria’nın aynı zamanda en büyük destekçisi ve akıl danışmanıymış. Tifo sebebiyle 42 yaşında hayata veda eden Prens Albert’in ölümünden sonra Victoria uzun bir süre yas tutmuş, hayatının sonuna kadar sadece siyah giymiş ve halkın karşısına çıkmayı reddederek devlet işlerini geri plandan yürütmüş. Kraliçe Victoria’nın 9 çocuğundan 8’i diğer Avrupa hanedanlarının üyeleriyle evlenmişler. Günümüzde bile birçok Avrupa monarşisi Kraliçe Victoria’nın soyundan gelen kişilerle yönetiliyor. Victoria, bu yüzden Avrupa’nın büyükannesi unvanına da sahip.
The Royal Academy of Arts 

Aslında günümüzde burası özel bir sanat enstitüsü. Büyük Britanya’nın en eski sanat okulu. Kral 3. George tarafından 1768 kurulmuş. Sir William Chambers, Kral 3. George’a gidip görsel sanatları geliştirmek için bir okul kurulmasını istemiş. Kral iyi ki bu teklifi kabul etmiş. Böylece İngiltere’nin ilk sanat okulu açılmış. Bine yakın resim, 5 bin fotoğraf, yüzlerce heykel var içinde.
Kurum önemli akademisyenlerce yönetiliyor. 80’e yakın akademisyen çalışıyor. Amacı, görsel sanatların daha fazla benimsenmesi, sevilmesi, yaratıcılığı desteklemek. Burada eğitim ve öğretimin yanı sıra, çok sayıda sergi ve türlü konularda tartışma programları da düzenleniyor. Sergiler genellikle çok prestijli bulunuyor. Binanın avlusu hep kalabalık. Yaklaşık 200 yıldır yaz sergileri düzenleniyor. Bu sergilerde 1.200 ressam, heykeltıraş ve mimarın eseri sergileniyor. Bence buranın en çarpıcı eseri ne biliyor musunuz? Michelangelo’nun Meryem Ana ve Çocuk İsa rölyefi.
Bu rölyefte Meryem, çocuk İsa ve üçüncü bir çocuk resmedilmiş. Hz. İsa, Meryem Ana’nın kucağında uzanmış, adeta diğer çocuktan kaçar gibi durur. Meryem ise diğer çocuğa bakıyor. Leonardo da Vinci’nin “Kayalıklar Meryem’i” adlı eserine çok benzer bu rölyef. İkisi de aynı konuyu işliyor.
Piccadilly Meydanı 

Piccadilly bütün yolların çıktığı yer gibi Londra’da. Bir tarafında alışveriş caddesi, diğer tarafında gece hayatının sürprizlerine giden yol, öbür ucun devamında da şehrin oksijen deposu Hyde Park var. 1910’da elektriğin gelmesiyle beraber meydan reklamlara ev sahipliği yapmış, bugün de etraf neon ışıklarının ve tabelaların tekelinde. New York’un Times Meydanı neyse Londralılar için Piccadilly Meydanı da o. Bu yüzden buraya Küçük Times Meydanı diyenler de var. Piccadilly Meydanı’ndaki dev reklam panosu 1955’ten beri orada bulunuyor. Son 100 yılda 50’den fazla ünlü marka bu ışıklı dev reklam panolarında logolarını yayınlamış. Piccadilly Meydanı yılda 100 milyondan fazla ziyaretçi ağırlıyor. Bu meydan çok sayıda filme ve özellikle Harry Potter filmlerine ev sahipliği yapmış.
Piccadilly civarındaki Bond Street pahalı mağazaların bulunduğu bir sokak. Burlington Arcade ise gerçek bir alışveriş tecrübesi için ideal. Güneyde ise St. James Meydanı, burada da şehrin şık ve pahalı adresleri var. St. James Sarayı 16.yüzyılda VIII. Henry için inşa edilmiş.
Bu bölgenin tarihine farklı bir gözle bakmak isterseniz, Piccadilly Circus’ta yer alan saklı metro istasyonu turu oldukça ilginç bir deneyim sunuyor.
Dilerseniz Hop-on Hop-off otobüs turlarıyla şehri daha geniş bir çerçeveden keşfedebilir ya da bölgedeki Hard Rock Cafe Piccadilly’e öncelikli giriş ile günü enerjik bir lezzet molasıyla tamamlayabilirsiniz.
Shaftesbury Anıtı 

Piccadilly Meydanı’nın ortasında Alfred Gilbert’in 1892’de yaptığı heykel bulunuyor. Londralılar tarafından Eros heykeli olarak anılsa da, heykelin Eros’un ikiz kardeşi Anteros olduğunu söyleyenler var. Yunan mitolojisine göre Anteros, kardeşi Eros’un karşıtıymış. Katı yürekli oluşu ile doğa dışı sevgileri önleyerek düzeni sağlayan tanrısal varlık olarak geçiyor mitolojide. Bazılarına göre ise Anteros karşılıklı sevginin simgesi olarak kabul ediliyor. Bu heykel Shaftesbury Kontu Anthony Cooper’ın fakirlere olan insancıl sevgisini sembolize ediyor. Kont yoksullara yaptığı yardımlardan dolayı bu heykel ile onurlandırılmış.
Regent Street 

Yolun sağında, solunda gördüğünüz marka cümbüşü Londra’nın ünlü Regent Street’inde olduğunuzun habercisi. Eğer şık bir restoranda akşam yemeği yiyerek kendinizi şımartmak istiyorsanız tam yerine geldiniz demektir. Bunun için biraz cesur davranıp caddenin üst ve alt paralel yollarını da deneyebilirsiniz. Bu cadde Picadilly ile Oxford Street’in kalabalığından kurtulup, soluklanabileceğiniz, Londra lüksünü yaşayabileceğiniz bir yer. İhtişamlı binalar da cabası. Binaların gece ışıklandırması da çok çarpıcı. Bu caddenin sonu sizi adını hep duyduğumuz Oxford Street’e getirecek.
Oxford Street 

Dünyaca ünlü cadde Oxford Street’te yürümeden Londra’yı gezmiş sayılmazsınız. West End denilen bölgesindeyiz Londra’nın. Sadece Londra’nın değil Avrupa’nın da en işlek caddelerinden burası. Londralıları tanımak istiyorsanız bu caddede yürüyüş yapın. En uygun fiyatlılardan en kaliteli ve pahalı olanlarına kadar her şeyin bulunduğu bu cadde birçok ünlü mağazanın da bulunduğu, Londra’nın en hareketli caddesi. Özellikle Oxford Street’in Hyde Park’a uzanan yol üzerindeki mağazaları fiyat olarak daha uygun.
Soho 
Dünya mutfaklarından farklı lokantaların bulunduğu eski bir göçmen yerleşimi Soho. Semtin bu kozmopolit yapısı 17. yüzyıla kadar uzanıyor. Avrupa ve Asya’nın çeşitli yerlerinden buraya gelen nüfusun kaynaştığı bir nokta. Londra’nın eğlence merkezi olarak da bilinen Soho çok sayıda farklı temalardan barı, gece kulübünü, dükkanlar ve pub’ları bünyesinde barındırıyor. Londra’nın müzik ve eğlence merkezi olarak biliniyor. Tiyatrolar, restoranlar ve barlar ile dolup taşan bir semt kısacası.
Soho, Kral 8. Henry’nin avlanmak için kullandığı toprakların içinde yer alıyor. Avcı, bir geyik gördüğünde “tally-ho!” yani ‘hücum!’ diye bağırırmış. Avcının haykırışı “So-Ho!” diye duyulurmuş. Bu yüzden buraya Soho dendiği söylentiler arasında. 1800’lerde Soho Meydanı hayvanların otladığı bir alandan ibaretmiş. Meydanın ortasındaki tahtadan kulübeyi o zamanlarda çiftçiler kullanıyormuş.
Ünlü bir sigara markası, Soho’daki Great Marlborough Street’den adını alıyor. Neden mi? Çünkü markanın ilk üretimlerini yapan fabrika burada bulunuyormuş. Marka, maço kovboy imajının aksine başlangıçta kadınlar için üretim yapıyormuş.
The Rolling Stones, Led Zeppelin, David Bowie gibi ünlü İngiliz şarkıcı ve gruplar ilk konserlerini The Wardour Sokağı’ndaki Marquee Club’ta, Soho’da vermişler.
Soho keyifli bir yemekle farklı dünya mutfaklarını denemek için çok uygun bir yer. Çin, Fransız, İtalyan ve Yunan lokantalarıyla değişik kültürlerin ve lezzetlerin kaynaştığı bir yerleşim alanı.
Çin Mahallesi 

Londra’nın Soho mahallesine komşu, hemen güneyinde Shaftesbury Bulvarı ile sınırlanan ve güneyde ise Leicester Meydanı’na kadar uzanan tipik bir Çin mahallesi. Burası Çin’den gelen göçmenlerin mahallesi ve Londralılardan ziyade turistlerin çok ilgilendiği bir bölge.
Royal Albert Hall 

Burası 1. Victoria’nın eşi Prens Albert tarafından sanat ve bilim anlayışını geliştirmek ve bunları takdir etmek için 1871’de kurulmuş. Royal Albert Hall için sanatların buluşma yeri deniyor. 1961’den beri her sene Royal Albert Hall’da sekiz haftalık klasik müzik yaz konserleri olan Proms konserleri düzenleniyor. Olağanüstü bir konuma sahip olan yapının dört bir tarafı müzelerle dolu. Açıldığı zaman dönemin dünyasının çeşitli alanlardaki sanatçılarını konuk etmiş. Her sene 350’den fazla performans sergileniyor. Klasik konserlerden rock ve pop konserlerine, bale ve opera performanslarından tenis organizasyonlarına, ödül törenlerine, hayır kurumu organizasyonlarına kadar çok geniş bir yelpaze var. Ayrıca buz pateni, tenis ve sumo güreşi gibi sosyal ve sportif aktiviteler de bu salonda gerçekleştiriliyor.
1871’de açıldığı zaman Richard Wagner, Giuseppe Verdi ve Edward Elgar İngiltere’deki ilk konserlerini bu sahnede gerçekleştirmişler. Ayrıca Frank Sinatra, The Beatles, Robbie Williams, Ennio Morricone, Liza Minelli, Jimi Hendrix, Oscar Peterson, The Who, Led Zeppelin, Eric Clapton, Sting, Elton John, Adele gibi isimler de burada konserler vermiş. Sanat merkezi, dünyanın en büyük batı klasik müzik festivallerine de ev sahipliği yapıyor. Bu festivallerin prömiyerleri Royal Albert Hall’de icra ediliyor.
Akustiği de geliştirmek amacıyla 1996-2004 yılları arasında binada yenileme çalışmaları yapılmış. İçeride göreceğiniz 10 bin borudan oluşan büyük org baştan yapılmış. Bu org İngiltere’nin en büyük müzik aleti unvanına sahip.
Apsley House 
Hyde Park’ın kuzey köşesinde bulunan konak, Wellington’ın ilk düküne aitmiş. Londra’da “Number One” yani bir numaralı ev olarak biliniyor. 3.000 eserden oluşan Dük’ün sanat koleksiyonu burada sergileniyor. Goya, Valezquez, Brueghel ve Rubens gibi sanatçıların tablolarını, porselenleri, gümüşleri ve mobilyaları görebilirsiniz. Düke ait kılıçlar ve madalyalar da var. Müze pazartesi ve salı günleri kapalı.
Marble Arch 
Hyde Park’ın kuzeydoğusunda ise semte de adını veren tak bulunuyor. Tak, eskiden Buckingham Sarayı’nın ana giriş kapısındaymış. Buckingham Sarayı’na zafer girişi olarak yapılmış. Günümüzde Hyde Park’ın biraz uzak bir köşesinde Bayswater ve Marylebone arasında geçişi sağlıyor. Yapıldığı dönemde sadece kraliyet üyelerinin altından geçebildiği Marble Arch günümüzde herkese açık. 1827 yılında John Nash tarafından tasarlanmış. John Nash o dönemde mimari çalışmaları ile şehrin yüzünü değiştirmekle görevlendirilmiş. Regent Street, Buckingham Sarayı, Cumberland Terrace, Marylebone ve Regent Parkı civarında pek çok eserde imzası var.
St. Paul Katedrali 

Londra’nın finansal merkezi City aynı zamanda dünyanın en büyük katedrallerinden biri olan St. Paul’ün de olduğu bir yer. 110 metre yüksekliğindeki kubbesiyle ihtişamlı bir görünüme sahip olan St. Paul Katedrali, Christopher Wren isimli mimarın en önemli eseri. 1710 yılında tamamlanan barok kilise Tarsus doğumlu azize adanmış. Winston Churcill’in 1965’teki cenaze töreni ve Lady Diana ile Prens Charles’ın 1981’deki düğün töreni de bu kilisede gerçekleştirildi. Roma’daki St. Piyer Kilisesi’nden sonra ikinci en yüksek kubbeye sahip olan yapının mimarı da St. Paul’un içinde gömülü, mezar taşında ise “Okur, Wren’in anılarının peşindeysen etrafına şöyle bir bak” yazıyor.
St. Paul yani Aziz Pavlus’a adanan ilk kilise Covent Garden Meydanı’nın mimarı tarafından yapılmış. Katedral, 1633 yılında tamamlanmış. 1666 yılında bütün şehri etkisi altına alan büyük Londra yangını önüne gelen her yapıyı yok etmiş. Herkes eski St. Paul Katedrali’nin avlusuna koşmuş. Burayı yangından etkilenmeyecek, güvenli bir sığınak olarak görmüş. Bu yüzden yangın yayılmaya başladığından itibaren insanlar değerli mal ve eşyalarını buraya getirmiş. Normal alanları eşyalar ile dolu olan katedralin bodrumu da Paternoster Meydanı’ndaki kitapçı ve basımevlerinin tıka basa istiflenmiş stokları ile doluymuş. Alevler katedrale ulaşarak onarım için bulunan tahta iskeleyi, iskeleden sıçrayanlar da ahşap çatı kirişlerini tutuşturmuş. Daha sonra katedralin kurşundan yapılmış çatısı erimeye başlamış, ardından kitap ve kâğıt stoklarının bulunduğu depo da alevlere teslim olmuş. Katedral kısa sürede içindeki tüm stok ve değerli eşya ile birlikte bir enkaza dönüşmüş. İlk kiliseden geriye ne kaldığı tam olarak bilinmese de en azından girişteki kolonların orijinal olduğu söyleniyor. 1666 yılındaki yangından sonra binalarının çoğu yeniden inşa edilen City’de İngiltere Merkez Bankası ve Borsa da bulunuyor.
Hristiyanlık tarihinde önemli bir rolü olan Aziz Pavlus’un izini Türkiye’de de görmek mümkün. Hristiyanlar için önemli olan azizin doğduğu yer olan Mersin-Tarsus’ta adını taşıyan bir kilise ve kuyu bulunuyor. Kilisenin, MS 11.-12. yüzyıllarda inşa edildiği tahmin ediliyor. Tarsus, Aziz Pavlus’un doğum yeri olması ve İncil’de de Tarsuslu Paul olarak geçmesi nedeniyle Hristiyanlık tarihi açısından oldukça önemli bir yerleşim.
Bu etkileyici yapıyı yerinde görmek isterseniz, St. Paul Katedrali giriş biletinizi önceden alarak sırada beklemeden gezebilirsiniz.
Dilerseniz bölgedeki diğer tarihî yapılarla birlikte planlanan Westminster bölgesi ve St. Paul rehberli yürüyüş turuna da katılabilirsiniz.
Royal Exchange 

Royal Exchange 1565 Thomas Gresham tarafından kentin ticari merkezi olması amacıyla kurulmuş. Gresham mimari tasarımda Belçika, Antwerp’de gördüğü bir borsa binasından esinlenmiş. 1571 yılında İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth tarafından açılmış ve başına Royal yani kraliyet sıfatı verilerek onurlandırılmış. Bina, 1666 yılında çıkan Büyük Londra Yangını’nda hasar görünce, Mimar Edward Jerman tarafından tasarlanarak 1669 yılında yeni bir yapı olarak inşa edilmiş ama 1838 yılında çıkan bir başka yangında yine yanmış. Binanın son halindeki cam tavan, adeta bir avlu havası yaratıyor.
Royal Exchange’in Ticaret Merkezi niteliği 1939 yılında kalkmış. Bina bugün lüks bir alışveriş merkezi olarak kullanılıyor ama etkileyici görkeminden hiçbir şey kaybetmemiş.
Londra Köprüsü 

Londra Köprüsü, 1750 yılına kadar Thames Nehri’ndeki tek köprüymüş. Köprünün bugün bulunduğu yerde önce M.S. 60’larda Romalılar tarafından bir köprü inşa edilmiş. Bu tahta köprü ile Thames Nehri’nin iki yakası ilk kez birleştirilmiş. Yani nehrin iki yakası bir araya gelmiş. Köprünün güney ucundaki ejderha heykeline özellikle dikkat edin. Heykelde ejderha bir kalkan tutuyor. Bu St.George’un yani bizim topraklarımızda Kapadokya’da doğmuş olan Aya Yorgi’nin kalkanını temsil ediyor. Kalkanın üzerindeki beyaz zemin üzerinde kırmızı haç ve kırmızı kılıç şekli, şehrin koruyucusu St.Paul yani Aziz Paul’ün mührü. Söylendiğine göre bu heykeller Victoria döneminde Lover Thames Caddesi üzerinde inşa edilen Kömür Derneği binasının üzerindeymiş. Bina yıkılınca ejderha heykelleri binadan alınarak buraya dikilmiş.
Londra Kulesi’nin önünde olduğu için buraya “Kule Köprüsü” deniyor. Baskül köprü türündeki en ünlü köprülerden biri. 1894’te kullanıma açılmış. Köprü iki yürüyüş yolu ve bir araba yoluyla birbirine bağlanmış olan iki kuleden oluşuyor. Londra’nın doğusunda ticaretin büyümesi nedeniyle nehrin iki yakasını birleştirmek için yeni bir köprüye ihtiyaç duyulmuş. Aslında 1870 yılında su altından geçen ve sadece yaya trafiğine açık bir tüp geçit yapılmış ama yetersiz kalmış. Köprü eğer bildiğimiz klasik köprülerden yapılsa gemilerin limana geçişleri sorun olabilirmiş. O yüzden 1876 yılında bir köprü proje yarışması açılmış. Yarışmanın sonucunda, Horace Jones’un projesi kabul edilmiş. Yapımına 1886 yılında başlanmış ve 8 yılda bitirilmiş. “Tower of London” ile uyumlu olması istendiği için, Viktorya döneminin gotik tarzında yapılmış. O zamanlar köprü kanatlarının açılması hidrolik bir düzenekle sağlanmaktaymış. Bugün, elektrikli bir sistem kullanılarak kanatlar kaldırılıyor. 265 metre uzunluğundaki köprünün inşaatında 450 işçi çalışmış. 11.000 ton çelik kullanılmış. Köprü yılda yaklaşık 1000 kez açılıyor. Köprüdeki kuleleri ziyaret edebilirsiniz.
Tower Bridge’in içini gezmek, kulelerine çıkmak ve mühendislik tarihine tanıklık etmek isterseniz, giriş biletinizi buradan alabilirsiniz.
Londra’da daha kapsamlı bir keşif planlıyorsanız, The London Pass® Plus ile şehirdeki onlarca ikonik yapıya avantajlı giriş sağlayabilirsiniz.
Borough Market 

Burası 1000 yıllık bir pazar. Gurme gıdalar satan 100’den fazla tezgâh var. Et, balık, sebze, peynir, ekmek, kahve, envai çeşit kekler, tatlılar… Londralıların haftalık taze gıda alışverişlerini yaptıkları pazar aynı zamanda ziyaretçiler için de bir ziyafet seçeneği olabilir. Buradan alabileceğiniz taze ekmek, çeşit çeşit peynir ya da diğer lezzetlerle nehir kıyısındaki banklara oturarak güzel bir piknik yapabilirsiniz. Pazarın pazartesi günleri kapalı olduğunu da unutmayın.
Bridget Jones’un günlüğü filmini izlediyseniz Londra’nın bu bölümü size çok tanıdık gelebilir. Filmin ana karakteri Bridget, Borough Pazarı’na komşu Bedale Caddesi üzerinde bir apartman dairesinde yaşıyordu.
Londra Kulesi 

Londra Kulesi aslında bir kale fakat ismini sınırları içindeki 1078 yılında I. William tarafından yaptırılan Beyaz Kule’den alıyor. Çoğu zaman Beyaz Kule diye tanınıyor ama kule birçok diğer bina, korunma duvarları ve hendeği ile kocaman bir kompleks aslında. Burası bir kale, kraliyet sarayı ve hapishane olarak yapılmış. Kulede İmparatorluk Tacı’nın bulunduğu Taç Mücevherleri bölümü, St. John Şapeli, Ulusal Silah ve Zırh Koleksiyonu ile Hainler Kapısı var. Kısacası Kraliyet tarihi için doğru yerdesiniz.
Kale 1066 yılında Hastings’de sağlanan zafer sonrasında yeni fethedilen bölge üzerinde kralın gücünü göstermek amacıyla inşa edilmiş. Kralın siyasi düşmanlarının hapsedildiği, işkence edildiği ve öldürüldüğü bir yer olarak kullanılmış. Ayrıca krallara ev sahipliği de yapmış. Hisarları ilk başta geçici olarak tahtadanmış. Sonrasında White Tower yani Beyaz Kule ile değiştirilmiş.
Beyaz Kule, kaledeki hisarların en eskisi. 1097 yılında tamamlanan bu kısım o dönemde 27.4 metre uzunluğu, 4.6 metrelik genişliğiyle en yüksek yapıymış. Duvarları Kral 3. Henry döneminde beyaza boyanmış. Dört köşesinde bulunan yapılar ise gözetleme noktası olarak kullanılmış. Londra Kulesi özellikle 13. yüzyılda genişletilmiş. Yıllar içinde kaleye 20’ye yakın kule eklenmiş. Önce Beyaz Kule’nin etrafına iki tane savunma duvarı inşa edilmiş. Sayarsanız iç duvarın 13, dış duvarın 6 tane kulesi olduğunu göreceksiniz. Bu kuleler politik suçluları hapsetmek için kullanılıyormuş.
Kulenin en çok gezilen bölümü kraliyet ailesinin mücevherlerinin sergilendiği “Crown Jewels” bölümü. 17. yüzyılda, 2. Charles kral olduğunda halka açılmış. Mücevherlerin büyük bir kısmı 1660 yılından kalma. Daha eski mücevherlerin çoğu Oliver Cromwell zamanında hasar görmüş. Burada 2.800’den fazla değerli eser sergileniyor. Jewel House, yani Mücevher Evi’nde bulunan en değerli mücevher 530 karatlık Afrika’nın İlk Yıldızı diye Türkçeleştirebileceğimiz First Star of Africa. 1837 yılında Kraliçe Victoria için yapılan taç, her yeni kral ya da kraliçe başa geçtiğinde tören için kullanılıyor.
Kuleyi Yeoman Warders ya da Beefeaters diye bilinen 37 muhafız koruyor. UNESCO Dünya Kültürel Miras Listesi’nde yer alan Londra Kulesi, Londra’nın en ünlü köprüsü olan Tower Bridge’in bitiminde bulunuyor.
Bu etkileyici kaleyi kendi başınıza keşfetmek isterseniz giriş biletinizi buradan alabilirsiniz.
Gece atmosferini yaşamak isteyenler için anahtar teslim törenini içeren gece turu da eşsiz bir deneyim sunuyor.
Ayrıca Beefeater eşliğindeki rehberli tur ya da Crown Jewels + Thames Nehri gezisiyle kombinli paket de Londra tarihine bütüncül bir bakış sunmak için harika alternatifler.
Londra’nın Parkları
Hyde Park 

Westminster Abbey civarındaki St. James Parkı ile Hyde Park ve Kensington Bahçeleri’nin her biri başlı başına bir cennet. Hayran kalmamak elde değil. Hyde Park ve Kensington Bahçeleri olarak iki kısmı bulunan park Serpentine Gölü ile ikiye ayrılmış. Hyde Park’ta Kensington Sarayı, Kraliçe Victoria’nın eşi için yaptırdığı bir heykel ve bir de şelale var. 1536 yılından beri Kraliyet Parkı olarak kullanılıyor. Hyde Park, 17. yüzyılda halka açılmış, eğlence ve etkinliklerin bol olduğu güzel bir park haline gelmiş. Günümüzde gördüğümüz parkın planı 1825’te Mimar Decimus Burton tarafından yapılmış. Parkın içinde 1851 yılında Kraliçe Victoria’nın eşi Prens Albert tarafından gerçekleştirilen fuar ve bu fuar için inşa edilen ‘Kristal Saray’ çok önemli. Çünkü bu fuardan elde edilen gelir bugün ziyaret edilen ve görülebilen pek çok bina ve eserin yapımında kullanılmış.
350 dönümlük yeşil bir alana yayılmış Hyde Park. Parkın ortasındaki yapay göl 1730’larda yapılmış. Burası sadece ruhunuzu dinlendirmek için bir yer değil aynı zamanda yeşilin her tonu ile adeta cennet gibi bir park.
Parkta ‘Speakers Corner’ diye bir bölüm de var. Bu bölümde halktan birisi bir tabureye çıkıp düşüncelerini rahatça ifade edebilir, her türlü konuda her türlü görüşünü dile getirebilir. Özgürlüğün sembolü olan Speakers Corner’da kimse konuşmaları için yargılanmaz ve eleştirilmez. Halkın içinden geleni rahatlıkla ifade ettiği, kişisel görüşlerin aktarıldığı özel bir alan burası.
Serpentine Gölü yazın sandal turu tutkunlarının, kışın ise buz patencilerinin gözdesi. Önceleri burası yüzmek için de idealmiş ama son yıllarda yüzmek yasaklanmış. Serpentine Gölü’nün kuzey ucuna yakın alanda Peter Pan Heykeli’ni görebilirsiniz. Prenses Diana için yaptırılan anıt da Hyde Park içerisinde. Alanda anısına bir çeşme var. Kensington Palace ise parkın batı yakasında.
St James’s Park 

Burada parlamento çalışanları da var, spor yapan her yaştan İngilizler de, turistler de. Parkın ortasındaki gölde panolarda resimleri ve türleri anlatılan su kuşlarını, etrafta hoplayıp zıplayan ve sizlerden kaçmayan sincapları, huzurla uçuşan kuşları göreceksiniz. Haydi siz de uzanın çimlere. Tüm yorgunluğunuzu bu huzurlu parkta uçurun bedeninizden. Burasının eskiden bataklık olduğunu biliyor musunuz? 8. Henry bataklığı kurutup av sahası haline getirmiş. 2. Charles da yaya yolları eklemiş. Bir de kuş evi yaptırmış.
Regent’s Park 

1812’den beri halka açık olan parka ilk başta 56 villa yapılması planlanmış ancak sadece sekizi yapılmış, bunlardan da üçü günümüze kadar kalabilmiş. Buradaki Açık Hava Tiyatrosu’nda yazın Shakespeare eserleri oynanıyor. Devamında Londra Hayvanat Bahçesi var. İçindeki gölde tekneyle dolaşmak, yazın çiçekli bahçelerinde keyif yapmak lazım.
Victoria Embankment Gardens 

Kleopatra Dikilitaşı’nın karşısındaki bu pek de geniş olmayan park Embankment inşa edilirken yapılmış. Park dar ama bakımlı tarhları ile bu eksiğini kapatıyor. Burada yaz aylarında çok hoş konserlere denk gelebilirsiniz. Dediklerine göre, bu parktaki banklar insanların kaybettikleri yakınlarının anısına konuyormuş. Banklarda Türkçe isimler görürseniz şaşırmayın. Parktaki heykeller ünlü İngilizleri betimliyor. Parkın kuzey batı kapısının adı Su Kapısı. Thames nehrine baktığı için bu adı almış. Önce York Başpiskoposu’nun, sonra da Buckingham Dükü’nün evi olan York Evi’ne Thames nehrinden giriş yapabilmeleri amacıyla yapılmış bu kapı.
Londra’da Bir Günlük Yürüyüş Turu
Londra’ya ilk kez gelenler için aşağıdaki liste ilk görülmesi gereken yerler olarak güzel bir alternatif. İstediğiniz sırayla yapabilirsiniz:
- Buckingham Palace
- Houses of Parliament
- “Big Ben”
- Westminster Abbey
- Trafalgar Square ve Nelson’s Column
- Horse Guards Parade
- Wellington Arch
- St Martin’s In The Field
- National Gallery
- Apsley House
- RAF Bomber Command Memorial
- The Commonwealth Gates
- St James Palace
- The Mall and Pall Mall
- Crimean War/Nightingale Memorial
- Waterloo Place
- 10 Downing Street
- Churchill War Rooms
Sonrasında da parkları gezmeye karar verdik. Akabinde sadece çocuklar için değil herkese hitap eden, devasa bir oyuncak mağazası Hamleys’e gittik. İlk başta “Görmeye gerek var mı gerçekten?” diye düşünsem de Hamleys’e gelince hemen küçük kuzenlerimi buraya getirmeyi hayal ettim. Londra’dan hediyeyle dönecekseniz buraya mutlaka uğrayın.
Londra Müzeleri
British Museum 

Yılda ortalama 6 milyonun üzerinde ziyaretçisiyle, dünyanın en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olan British Musem’u ücretsiz gezebilirsiniz. Yoğun sezonda girişleri kontrol altına almak adına internetten ücretsiz bilet rezervasyonu yapabileceğiniz gibi yılın çoğu zamanında sadece güvenlikten geçerek salonlarında keşfe çıkabileceğiniz şahane bir müze burası.
Dünyanın en geniş koleksiyonlarından birine sahip olan British Museum’da (Britanya Müzesi) Efes’teki Artemis Tapınağı’nın ve Bodrum’daki Mozole’nin de bazı bölümleri bulunuyor. 1753 tarihli yapı, dünyanın en eski müzesi ve Sir Hans Sloane tarafından kurulmuş. Gelen hediyeler ve yeni satın almalarla koleksiyon gittikçe büyümüş. Her sene beş milyondan fazla misafire kapılarını açan müzenin şu an kullanılan binası Robert Smirke tarafından 1830’larda planlanmış.
Müzede 94 galeri var, hepsini gezmeye kalktığınızda 4 kilometre yürümeniz gerekiyor. Müzede çok önemli eserler var; 2000 yaşındaki Lindow Adamı bozulmadan korunmuş ve Cheshire’da bir gübrelikte bulunmuş. Elgin Mermerleri Atina’daki Akropolis’ten getirilmiş ve 1816’da müze için satın alınmış. Her ne kadar iki ülke Avrupa Birliği üyesi olsa da Yunanistan ile İngiltere anlaşacaklarına o dönem Yunanistan’ı yöneten Osmanlıya atmışlar suçu. Mısır Mumyaları alanında inanılmaz bir koleksiyon var. Adeta tüm Mısır’ı salonlarına taşımışlar. Portland Vazosu çok görkemli 2000 yaşında olduğu ve Mısır ya da İtalya’da yapıldığı düşünülüyor. Batı Asya koleksiyonları için üç katta 18 galeri bulunuyor. Fenike’den Afganistan’a büyük bir coğrafyadan getirilmiş yedi bin yıllık bir tarihi kapsayan eserler sergileniyor. Asur Rölyefleri, Kara Dikilitaş ve Oxus Hazinesi burada görebileceklerinizden.
56. salonda Sümer Hazineleri bulunuyor. Mısır heykelleri ve Rosetta Taşı 25 numaralı büyük galeride sergileniyor. Hiyeroglif yazısı, ünlü Rosetta Taşı sayesinde deşifre edilmiş. Antik Yunanlılar ile Mısırlıların yaptığı bir antlaşma, bu taşın üzerine üç dilde yazılmış; Demotik (Mısır’da halkın kullandığı dil), Hiyeroglif ve Antik Yunanca. Böylece Mısır halkı ile Mısır asilleri ve Yunanlılar bu antlaşmayı rahatlıkla okuyabilmişler. Yüzyıllar boyunca çözülemeyen bir sır olarak kalan Hiyeroglif, Napolyon’un 1798 yılındaki Mısır Seferi sırasında bulunan bu taşın yardımıyla çözülmüş. Eski Mısır yazıları deşifre edilmeden önce arkeologlar, Hiyerogliflerin Mısır’ın Tufan’dan önceki yaşamına ait şekiller olduğunu düşünürlerdi. M.Ö. 196 yılında yazıldığı tahmin edilen bu taş adını bulunduğu Reşit (Rosetta) kasabasından almış.
Müzede bizim tarihimiz açısından en önemli eserler, 30 galeride sergilenen Yunan ve Roma koleksiyonları arasında bulunuyor. 7 numaralı salonda Xanthos’tan getirilen Nereid Anıtı, 12. salonda da M.Ö. 350’li yıllarda Bodrum’da inşa edilen mozolenin heykel ve frizleri var. İngilizler, Osmanlı zamanında kıyılarımıza gemilerle gelip değerli tarihi eserleri yüklemişler ve müzeye taşımışlar. Sultan Abdülmecit’ten izinli oldukları için kimse de ses çıkarmamış. Efes’teki Artemis Tapınağı’ndan getirilenler de gene bu bölümde bulunuyor.
Doğu sanatına meraklıysanız Çin’den gelen eserler 33. galeride. İslam eserleri 34, Japon eserleri de 92, 93 ve 94 numaralı galerilerde bulunuyor. Müzede Great Court adı verilen ve Avrupa’nın en büyük kapalı meydanını yaratan proje ünlü mimar Sir Norman Foster’a ait. Roma’daki St. Piyer Kilisesi’nden daha büyük kubbeye sahip yapı Britanya Kütüphanesi Okuma Salonu’nun yerinde bulunuyor ve burada müzenin koleksiyonuyla ilgili bilgi almak için her türlü teknolojiden faydalanılıyor. Kubbeyi yapmak için 478 ton çelik ve 315 ton cam kullanılmıştır.
Müzenin zemin katının batı bölümü Yunan, Roma, Batı Asya ve Mısır koleksiyonlarına ayrılmış. Yeni Meksika Galerisi doğu kısımda, Doğu’dan gelen eserlere ayrılmış koleksiyon ise kuzey bölümde sergileniyor. Çeşitli zamanlarda sergiler düzenleniyor ve bunun için genelde 27 ve 28 numaralı odalar kullanılıyor.
British Museum’da 2.5 saatiniz varsa nereleri gezmelisiniz?
British Museum, her ne kadar Yunanlılar ve Türkler’in “Ah bizim topraklarda bulunan eserleri sergiliyorlar” deyip iç geçirdiği bir müze olsa da dünyada birçok farklı uygarlığın önemli ve ilginç binlerce eserine de ev sahipliği yapıyor. Eğer bu müzede kısıtlı vaktiniz varsa müzenin ziyaretçiler için tavsiye ettiği gezi listesi aşağıdaki gibi.
Eserler ve salon numaraları
- Knidos Aslanı (Girişte)
- Halikarnas Mozolesi (21)
- Likya Mezarı (15)
- Nereidler Anıtı (17)
- The Holy Thorn Reliquary (2a)
- The Lewis Chessmen (40)
- Oxus Treasure (52)
- Portland Vazosu (70)
- Tang dynasty figures (33)
- Shiva Natajara (33)
- Brass plaques from Benin (25)
- Hoa Hakananai’a (24)
- The Rosetta Stone (4)
- Assyrian Lion Relief (10)
- Parthenon Sculptures (18)
Müzeyi bağımsız olarak gezebileceğiniz gibi, daha derinlemesine bir deneyim için rehberli turlar da tercih edebilirsiniz:
- Ya da kulaklıklı rehberli tur ile grup deneyimini tercih edebilirsiniz.
- British Museum Rehberli Turu ile en önemli eserlerin tarihçesini bir uzman eşliğinde keşfedin.
- Sesli anlatımla öncelikli giriş sayesinde kalabalıkları atlayıp kendi temponuzla gezin.
National Gallery 

Trafalgar Meydanı’nda bulunan bu müze, 13.- 19. yüzyıl arasında yaşayan Avrupalı ressamlara ait 2.200 tabloya ev sahipliği yapıyor ve bence dünyanın en güzel müzelerinden biri. Diğer ülkelerdeki ulusal galerilerden farklı bir müze burası. Sadece İngiliz ressamların tarihini yansıtan veya kraliyete ait koleksiyonu sunan bir müze değil. Koleksiyonun sahibi Büyük Britanya halkı. Girişi ücretsiz. Zengin fakir herkesin kolaylıkla ulaşabilmesi için Londra’nın göbeği sayılan Trafalgar Meydanı’na yapılmış. Sanata herkesin ulaşabilmesi ne kadar güzel değil mi?
National Gallery’nin başlangıcı çok mütevazıymış. Müzenin ilk eserleri 1824’te, IV. George zamanında satın alınmış. İngiliz hükümeti, banker John Julius Angerstein’dan 36 tablo satın almış. Koleksiyon bir süre mütevazı bir binada Angerstein’s House’da sergilenmiş. 1831’de koleksiyonun halka ulaşması ve daha popüler olması için eserlerin Trafalgar Meydanı’na yapılacak büyük bir binaya taşınmasına karar verilmiş. National Gallery için bu bina inşa edilmiş ve 1838’de açılmış. Büyük kubbe, 1878 yılında eklenmiş. Yıllar içinde koleksiyon genişledikçe yeni kanatlar, odalar ilave edilmiş. Binanın ön yüzünün mimarisi William Wilkins’e ait. Ve yapıldığı günden beri de aynen kalmış. Sainsbury Kanadı’nın özel bir anlamı var. Genişleme amacıyla Robert Venturi ve Denise Scott Brown tarafından yapılan bu bölüm post modern mimarinin önemli bir örneği.
Angerstein’s House’tan taşınan tablolar müzenin ilk eserleri olmuş. Birçok ünlü müze gibi bir kraliyete ait olan ya da özel bir koleksiyona eklemeler yapılarak kurulmamış. Avrupa’daki diğer ulusal galerilere göre daha az eser sergilense de çok fazla sayıda ressama ait önemli eserleri bünyesine toplamış olmasıyla ünlenmiş. Müzede daha çok Rönesans İtalya’sının, Flaman ve İspanyol sanatçıların tabloları sergileniyor. Michelangelo, Rembrandt, Vincent van Gogh ve Monet gibi ünlü isimlerin eserlerini burada görebilirsiniz. Galeri’de Leonardo da Vinci’nin “The Leonardo Cartoon” isimli eseri de var, Van Gogh’un “Ay Çiçekleri”, Diego Velazquez’in bilinen tek nü çalışması “Rokeby Venüsü” de. Monet’nin “Nilüferler”i de görülmesi gerekenler arasında yer alıyor. Galeride ayrıca Hans Holbein’ın eserleri var; bir Türk halısına kollarını dayamış büyükelçileri resmettiği eserini çok seveceksiniz.
2. Dünya Savaşı sırasında Ulusal Galeri’deki tüm tablolar düşmandan gelebilecek olası bir hava saldırısına karşı Galler’e taşınarak orada bir madende korunmuş. Leonardo da Vinci’nin ünlü “Meryem ve Çocuk İsa ile Aziz Anne ve Vaftizci Yahya” adlı eserleri de burada bulunuyor. Tablonun hassas tuvalini daha iyi muhafaza etmek ve zararlı ışıktan korumak amacıyla eser müzenin karanlık özel bir odasına asılmış.
Osmanlının ilk padişah portresi de burada bulunuyor; Bellini’nin Fatih Portresi… Bizim tarihimiz açısından çok önemli. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde kentte büyük bir Venedik kolonisi yaşıyormuş. İstanbul’un Osmanlıların eline geçmesi yüzünden 1453-1479 yıllarında Venedik ile Osmanlılar arasında pek çok çatışma olmuş. Sonunda Venediklilerle Osmanlılar bir barış anlaşması imzalamışlar. Anlaşmada Venedik’in Osmanlılara büyük bir miktarda ödeme yapmasının ön görülmesinden başka, çok sıra dışı bir koşul daha varmış. Fatih Sultan Mehmet’in portresini yapmak üzere Venedik’in en yetenekli ressamlarından birinin İstanbul’a gönderilmesi de istenmiş. İşte bu sebeple Bellini, 1479 yılında İstanbul’a gelmiş. 16 ay boyunca İstanbul’da kalmış. Fatih Sultan Mehmet’in bu ünlü portresini yapmış. Bu tabloda önemli bir ayrıntı da gizli. Bellini, Fatih’in portresinin etrafına Ayasofya‘nın içinde bulunan İmparator Kapısı’nın üzerindeki kemeri de eklemiş.
Venedikli ressam Bellini’nin bilinen üç farklı tablosu var. Bu tablolardan biri geçtiğimiz yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından alındı. Tablo İstanbul Belediye Sarayı’nda görülebiliyor.
Dilerseniz bu zengin koleksiyonu profesyonel bir anlatımla keşfetmek için National Gallery Resmî Turu’na katılabilir, öncelikli giriş ve sesli rehberli seçeneği ile sıra beklemeden gezebilir ya da
derinlemesine rehberli tura katılarak en özel eserlerin hikâyelerini dinleyebilirsiniz.
Sherlock Holmes Müzesi 

Londra’ya henüz gitmemiş olsa bile dünya üzerinde milyonların bildiği, Londra’nın en bilinen adresi diyebiliriz burası için. Sir Arthur Conan Doyle’un hikâyelerine göre, dedektif Sherlock Holmes, 1881’den 1904’e kadar bu yapıyı kendi evi olarak kullanmış. Odaları, dünyanın ilk danışman dedektifinin hayatı ve hikâyeleri hakkında fikir vermek için aslına sadık kalınarak muhafaza edilmiş, zaten diziyi izleyenler buraya geldiğinde kendini bir dizi setinde hissediyor. 1990 yılında açılan müze, Sherlock Holmes sevdalıları için mutlaka gidilmesi gereken bir yer.
Müzeye giriş ücreti yetişkinler için 16 Sterlin, 16 yaş altı çocuklar için 11 Sterlin ve 6 yaş altı için ise ücretsiz. Müze içerisinde video çekmenin yasak olduğunu da hatırlatırım.
Charles Dickens Müzesi 
Charles Dickens hayranları için Doughty Caddesi üzerindeki bu müzeyi tavsiye ederim. Burası yazarın Londra’da yaşamış olduğu yer. Büyük Umutlar, İki Şehrin Hikâyesi, David Copperfield gibi pek çok ünlü romanın yazarı bir Noel Şarkısı isimli kitabında şöyle diyor: “Dünyada hiçbir şey gülmek ve iyi huy kadar bulaşıcı değildir.” Ne güzel değil mi? Müze çarşamba-pazar günleri 10:00-17:00 arasında açık.
Natural History Museum 

Doğa Tarihi Müzesi, İngiltere’nin en büyük müzelerinden biri. Müzede mineraloji, paleontoloji, botanik gibir çok sayıda farklı alandan obje göreceksiniz. Burada yaklaşık 70 milyon mineral ve fosil bulunuyor.
Sergilenenler hem tarihi hem de bilimsel olarak oldukça değerli. Müzede çok sayıda gazete ve kitap da bulacaksınız, ilginç el yazmaları da. Nesli tükenmiş ya da tükenmemiş birçok farklı hayvanla ilgili bilgi de var, muhteşem sanat galerileri de. Müze çeşitli renk bölgelerine ayrılmış. Mavi, yeşil, kırmızı, turuncu bölgeler. Mavi bölgede dinozorlar, kutup ayıları, mavi balinalar ya da ornitorenklerle ilgili bilgiler öğrenebilir, doğanın yarattığı muhteşem sanat eserlerini görebilirsiniz. Yeşil bölgede ise fosiller var. Bunların bazıları İngiltere’de yaşamış ve artık nesli tükenmiş olan hayvanlara ait. Kırmızı bölgede heykeller bulunuyor. Değerli taşlar, elmaslar ve minerallerin yanı sıra aydan alınmış bir kaya örneği de bu bölgede. Bu kayayı görmeyi ihmal etmeyin. İnsanlığın dünyamızı nasıl etkilediğini gösteren sergi de kırmızı bölgede yer alıyor. Turuncu bölgenin adı görkemli vahşi yaşam bahçesi. Milyonlarca numune var bu bölgede.
Mart-eylül ayları arasında müzenin avlusunda kelebek sergisi açılıyor. Şanslıysanız doğru zamanda gelmişsiniz demektir. Şubat-eylül arasında varoluşlarından nesilleri tükenene kadarki dönemi içeren, detaylı bilgilere ulaşabileceğiniz dinozor sergisi var. Müzenin en güzel yanlarından biri de 2001 yılından beri ücretsiz olması. Bu sayede halk ile eserlerin bütünleşmesi sağlanıyor.
Victoria & Albert Museum 

Bu müze 1852 yılında Kraliçe Victoria ve Prens Albert adına yapılmış. Dünyanın en geniş süsleme sanatları ve tasarım içeriğine sahip. Tam 4,5 milyon esere ev sahipliği yapıyor. Müzede dünyanın her yerinden gelen, Orta Çağ’dan kalma heykel, kostüm, ev eşyaları, mücevher ve gümüş antikalardan günümüze kadar olan her kültürden eser bulmak mümkün. Heykellere meraklı olanların ilk olarak bakması gereken Duruşma Salonu, iki koca salondan oluşuyor. Trajan Sütunu ve Michelangelo’nun Davud Heykeli’nin reprodüksiyonlarını gezmeyi unutmayın. Sadece bu bölüm için bile en az 2 saat gerekli. Victoria ve Albert Müzesi‘nde keşfedebileceğiniz birçok farklı şey bulunuyor. Eğer gelmeden önce ne zaman bu eğitimlerin verildiğini internet sitesinden kontrol ettiyseniz ziyaret sırasında kumaş kesimi ve tasarımı hakkında eğitimlere bile katılabilirsiniz.
Science Museum 
Bilim Müzesi 1857’de Güney Kensington Müzesi bünyesinde kurulmuş, 1909 yılında bağımsız bir müze haline gelmiş. Omnimaks adı verilen küresel perde ve Planetarium’da gösteriler, eğitim programları ve kamplar düzenleniyor. Müze tam bir bilimsel sanat cenneti. İnternet üzerinden “online-bilim” hizmeti bile veriliyor. Müzenin amacı bilim ve tekniğin halk tarafından anlaşılır hale getirilmesi. Bilim ve teknoloji konularında 500 binden fazla kitaptan oluşan muhteşem kütüphanesi, müzeyi araştırmacılar için de bir cazibe merkezine dönüştürüyor.
Tate Britain 
1897’de açılan Tate Britain özellikle İngiliz sanatından eserlerin sergilendiği bir müze. Blake, Constable, Bacon ve Turner’ın başarılı eserleriyle dolu.
Ziyaretinizden en iyi şekilde faydalanmak için, müzenin rehberli Tate Britain Official Discovery Tour seçeneğini değerlendirebilir, eserlerin arkasındaki bağlamları daha derinlemesine keşfedebilirsiniz.
Tate Modern 
Eski bir santralde bulunuyor ve 20. yüzyılın en iyi koleksiyonlarından birine sahip. Picasso’nun Üç Dansçı’sını, Dali’nin Narsist’in Metamorfozu gibi eserlerini kaçırmayın.
Tate Modern yalnızca bir müze değil; zamanın ruhunu takip eden, düşündüren ve sorgulatan bir sanat deneyimi. Giriş ücretsiz olsa da koleksiyonun derinliğini profesyonel bir rehber eşliğinde keşfetmek isteyenler için farklı tur seçenekleri mevcut:
- Tate Modern Official Discovery Tour: Müzenin seçili başyapıtlarını rehber eşliğinde keşfedin.
- Yarı özel rehberli tur: Daha butik ve derinlemesine bir deneyim isteyenler için ideal.
Shakespeare’s Globe
Ünlü yazarın yaşadığı dönemin tiyatroları örnek olarak yapılmış bir kültür kompleksi. Burada yüzyıllar öncesine yolculuk yapıp bir oyun seyretmek mümkün. Underglobe denilen bölümde yazar ve eserleriyle ilgili detayları öğrenebilirsiniz.
Bu benzersiz kültürel mekânı daha yakından tanımak isterseniz, Shakespeare’s Globe Theatre rehberli turuna katılarak hem mekânın hem de Shakespeare dünyasının detaylarına hakim olabilirsiniz.
National Portrait Gallery [konum-65]
(Geçici olarak kapalı)
İngiltere’nin geçmişinde ve bugünündeki önemli isimlerin tablolarının bulunduğu bir müze. Harry Potter’ı oynayan Daniel Radcliffe’in bile portresi var.
Madame Tussauds
Madame Tussauds, balmumundan yapılmış ve gerçeğe çok yakın olan heykelleriyle ilginizi çekebilir. Fransız olan Madam Tussaud işe ölülerin maskelerini yaparak başlamış, ardından da Londra’ya taşınmış. Heykeller çok gerçekçi duruyor, aslından ayırt edemiyorsunuz.
Bu benzersiz deneyimi yaşamak isterseniz:
- Madame Tussauds giriş biletinizi buradan alabilirsiniz.
- Daha özel bir deneyim için, hızlı giriş ve şampanya barı deneyimini de tercih edebilirsiniz.
Peter Harrison Planetarium
Madame Tussauds yanındaki Planetarium’u tepesinde cami kubbesi olan bir sinema olarak düşünün. Hafif yatırılmış koltuklarda o kubbede, güneş sistemi ve gezegenlerle ilgili filmleri seyredebilirsiniz.
London Transport Museum

Covent Garden’ın karşısında yer alan bu müze ilk başta dikkatinizi çekmiyor olabilir ama Londra’nın sosyal tarihini anlamak açısından dikkate değer. Önceleri ulaşım yolları şehrin büyüme yönüne göre gelişmiş ama sonra şehir ulaşım yollarının yönüne doğru gelişmeye başlamış. Müzeye ev sahipliği yapan bina, 1872’de inşa edilmiş. Viktorya tarzında bir çiçek pazarıymış. 1980’den beri müze olarak kullanılıyor. Toplu taşımacılığın dününden bu gününe dek pek çok araç var. Müze, Londra’nın 200 yıllık ulaşım ağını inceliyor ve geçmişten bugüne olan gelişim sürecini sergiliyor. Eğer çocuklarla geldiyseniz harika bir interaktif müzedesiniz. Çocuğunuz burada tren, tramvay ya da otobüs kullanabilir.
Bu eşsiz deneyimi kaçırmamak için giriş biletinizi şimdiden alabilirsiniz.
HMS Belfast Gemisi

Günümüzde eğitim ve gezi amacıyla kullanılan bu gemi aslında bir müze. Geçmişteki parlak günlerinde bir Alman zırhlısını batıranlardan biri olmuş, Normandiya çıkarmaları zamanında da sahili korumakla görevlendirilmiş. 1938 yılında Belfast’taki Harland & Wollf tersanelerinde denize indirilmiş. 1939 yılında Kraliyet donanmasına amiral gemisi olarak katılmış. Gemi 2. Dünya Savaşı sırasında birçok deniz savaşına katıldıktan sonra, 1950’de Kore Savaşı’nda görev almış. 1963 yılında görev dışı bırakılınca, akıllı İngilizler 1971 yılında bu gemiyi müze gemi olarak ziyarete açmışlar. Gemide özürlüler için özel asansörden tutun da tekerlekli sandalye platformları ve tuvaletlere kadar her türlü detay düşünülmüş. Kafeterya, kilise, ameliyathane, dişçi, postane gibi birçok gezilecek bölüm var. Güvertedeki televizyonlarda geminin aktif olduğu dönemlerde katıldığı savaşların filmlerini bile izleyebilirsiniz. Görevleri başındaki mumya denizciler eminim ki sizi de geçmişe götürecek. Müze pazartesi ve salı günleri kapalı.
Gemiyi keşfetmek için HMS Belfast biletlerini online olarak satın alabilirsiniz.
Londra’daki Ücretsiz Müzeler
- British Museum
- Natural History Museum
- The Science Museum
- Victoria & Albert Museum
- Museum of London Docklands
- Imperial War Museum
- Design Museum
- Horniman Museum
- Sir John Soane’s Museum
- Wellcome Collection
- Grant Museum of Zoology (Yenilenme çalışmaları sebebiyle kapalı).
- RAF Museum
- The National Maritime Museum
- National Army Museum
- Queer Britain
- London Mithraeum
- The Vagina Museum
- The Chocolate Museum (Şimdilik kapalı)
- V&A Museum of Childhood
- Museum of London (2026’ya kadar kapalı)
Londra ve Müzikaller

Londra, sadece tarihi yapıları, eşsiz müzeleri ve canlı sokakları ile değil, aynı zamanda dünya çapında üne sahip müzikalleriyle de ünlü. Eğer sahnede canlı canlı bir müzikali izlemek isterseniz şehrin tiyatro merkezi sayılan West End bölgesindeki takvime gitmeden önce mutlaka göz atın ve biletinizi haftalar öncesinden alın. ‘Les Misérables’, ‘The Phantom of the Opera’, ‘Lion King’ ve ‘Wicked’ gibi efsaneleşmiş müzikalleri ya da yeni bir soluk getiren seçenekleri Londra’yı hareketlendiren detaylardan.
Biz Londra seyahatimizde Kit Kat Cabaret’ten biletimizi aldık. ‘En İyi Müzikal Uyanış’ da dahil olmak üzere rekor kıran ve yedi Olivier Ödülü’nü kazanan keyifli ve heyecanlı bir Cabaret prodüksiyonu. Londra seyahatimizde en öne çıkanlardan birisi oldu.
Biletleri, özellikle iyi yerden izlemek istiyorsanız haftalar öncesinde almanız tavsiye edilir. Kit Kat’ın kendi web sitesinden alabilirsiniz. Ayrıca web sitesinde bilet alırken bahsedildiği gibi, performans öncesi salona girene kadar ve aynı zamanda performansı beklediğiniz süre boyunca tanık olacaklarınız da şovun bir parçası olduğundan ortalama bir saat önce Kit Kat’ta olmanızı tavsiye ederim.
Londra’da izleyebileceğiniz diğer etkileyici müzikallerden bazıları için aşağıdaki bilet bağlantılarına göz atabilirsiniz:
- The Lion King – Disney’in efsanevi müzikali
- Matilda The Musical – Roald Dahl’ın klasikleşmiş hikayesi
- MJ: The Musical – Michael Jackson’ın müzik dolu hikayesi
- Wicked – Oz Büyücüsü’ne farklı bir bakış
- Les Misérables – Victor Hugo’nun zamansız başyapıtı
Londra ve Harry Potter

Artık İngiltere kültürünün bir parçası olmuş Harry Potter’ın hayranları için Londra harika bir yer. Filme sahne olan sokaklardan filmin çekildiği Warber Bros. stüdyolarına kadar birçok muhteşem alternatif bu şehirde sizi bekliyor. Londra’nın farklı köşelerinden Harry Potter çekimlerine sahne olmuş yerleri gezmek isteyenler için burada şahane bir içerik mevcut. Filmlere göre ayrılmış listede hangi sahnenin nerede çekildiği basit bir şekilde anlatılmış. Listedeki çoğu yerin halka açık, 24 saat ve ücretsiz görülebiliyor olması da güzel.

Harry Potter hayranları için Londra’da kaçırılmaması gereken bazı deneyimlere aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz:
- Film Mekanları + Ulaşım Dahil Tur Seçeneği
- Warner Bros. Studio Tour: The Making of Harry Potter + Ulaşım Dahil
- Londra’daki Harry Potter Film Mekanları Rehberli Turu
Londra’da Çekilen Film ve Diziler
Harry Potter haricinde en az bir kısmı Londra’da çekilmiş meşhur dizi ve filmleri hatırlatmak isterim:
- Love Actually
- Four Weddings and a funeral
- Shaun of the dead
- A clockwork orange
- Les miserables
- Notting Hill
- 28 Days Later
- A Hard Day’s Night
- A Fish Called wanda
- An American Werefolf in London
- Paddington
- Withnail & I
- Bridget’s Jones Diary
- Judy
- The Bourne Ultimatum
- V For Vendetta
- James Bond (Skyfall, Spectre and No Time To Die)
- About a Boy
- The King’s Speech
- Run, Fat Boy, Run
- Kingsman: The Secret Service
- Spider-Man: Far from Home
- Sherlock Holmes
- Napoleon
- Ted Lasso
Ben her ne kadar henüz izlemesem de kısa dönemde müthiş bir izleyici kitlesi yakalayan Crown da Londra’da çekildi. Bu site üzerinden çekim yerlerinden bazılarına ulaşabilirsiniz.
Rena Travel (@gezininellitonu) ortağı Elif Özlen’in Londra Önerisi:

Burger and Lobster: Klasik bir yer. Farklı birçok noktada da var.
Ukai: Modern Japon izakaya restoranı. Ortamı çok güzel. Doymak için değil tadına bakmak için gidilen yerlerden.
Sushi Samba: Yemeklerinden konseptine her detayı çok güzel.
Eggbreak: Notting Hill’deki mekân harika kahvaltı alternatifleri hazırlıyor.
Tüm bunlara ek; Londra’nın meşhur pub’larına mutlaka gidin. Hepsi çok keyifli.
Londra’ya Yakın Yerler

İngiltere deyince insanların aklına hep Londra gelse de üniversite şehirleri olan Cambridge ile Oxford, tarihi merkezlerden Edinburgh, York, Bath, doğal güzelliklerden Göller Bölgesi, Snowdania Milli Parkı ve Skye Adası görülmesi gerekenler listesinde olmalı. Windsor, Brighton, Cotswolds, Salisbury, Canterbury ve Cardiff de Londra’ya yakın gidebileceğiniz alternatiflerden.
Akademik atmosferiyle büyüleyen Cambridge ve Oxford, klasik İngiliz mimarisini ve entelektüel geçmişiyle öne çıkıyor. Özellikle Oxford Üniversitesi, sadece öğrenciler için değil ziyaretçiler için de keşfedilmeye değer.
- Oxford Üniversitesi ve Şehir Yürüyüş Turu
- Oxford Castle & Prison giriş bileti
- Oxford’da nehirde beş çayıyla tekne turu
Kuzeye doğru yöneldiğinizde, tarihi sokakları ve Orta Çağ’dan kalma atmosferiyle York, özellikle akşam nehir turlarıyla çok etkileyici bir deneyim sunuyor.
{240368}
İngiltere Hakkında Kısa Bilgiler
İngiltere’de Trafik Neden Soldan Akar?

Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Geçişin sağdan ya da soldan yapılması aslında anatomik bir sebebe dayanıyor. Yüzyıllar önce yolun karşısından gelenin dost mu yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için yolun solundan, duvar dibinden giderek sol taraflarını emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yılında Papa’nın Roma’ya gelecek hacıların yolda karmaşaya meydan vermemeleri için yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyunca da böyle devam etti. 18. yüzyıl sonlarında ABD’de birçok atın çektiği posta arabalarında sürücü koltuğu yoktu, sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Yolun solundan gidilmesi yolun kontrolünü zorlaştırıyordu. Çok geçmeden ABD’de trafik sağdan akmaya başladı.
Bir süre sonra kendisi de solak olan Napolyon, ordularındaki ikmal arabalarına yolun sağından gitmeleri emrini verdi ve fethettiği her ülkede bu uygulamayı hayata geçirdi. İngiltere, Napolyon tarafından hiçbir zaman ele geçirilemediği için İngilizler yolun solundan gitme alışkanlığından vazgeçmediler. Modern araba teknolojisinin gelişmesiyle bu gelişimin dünya öncüsü olan ABD’de sürücü koltuğu ve direksiyon aracın sol tarafına konuldu. Dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere’nin Kısa Tarihi

İngiltere geçmişteki en büyük sömürgeci ülke olarak dünyanın yüzde 40’ını topraklarına katmış. O yüzden de “Üzerinde güneş batmayan imparatorluk” olarak anılmış. Britanya deyinde akla İngiltere, Galler Bölgesi ve İskoçya geliyor. United Kingdom yani Birleşik Krallık olarak adlandırılan İngiltere’de ise Kuzey İrlanda da var. 1536’da Galler Bölgesi, 1707’de İskoçya ve 1801’de de İrlanda, İngiltere ile birleşmiş. 1921’deki anlaşma ile İrlanda’nın sadece Kuzey kısmı Birleşik Krallık’ta kalmış. Avrupa’nın üçüncü büyük nüfusu, haritaya baktığınızda 966 kilometreye, 483 kilometre boyutlarındaki ufacık bir adaya sıkışmış.
İngiltere’ye bağlı olan yerler arasında dünyanın diğer ucundaki Avustralya da var. Avustralya halen sembolik olarak Kral Charles’a bağlı, anayasal monarşi altında parlamenter bir sistemle yönetiliyor. Yani ülkenin devlet başkanı ve kralı Kral Charles. Avustralya’da kraliçenin hükümetin günlük işleyişinde bir rolü yok. Kraliçe, başbakanın önerisi ile tüm politik partilerden bağımsız hareket eden Genel Vali’yi Avustralya temsilcisi olarak atıyor. Avustralya Parlamentosu’nu oluşturacak kişileri kral seçiyor.
Avrupa’nın çoğu köşesinde olduğu gibi İngiltere’de de hangi taşı kaldırsanız karşınıza Romalılar çıkıyor. “Geldim, gördüm, yendim” diyen Jül Sezar, İngiltere’ye M.Ö. 55 yılında gelmiş. Romalılar M.S. 122 yılında bir türlü başa çıkamadıkları İskoçlara karşı ünlü Hadrian Duvarı‘nı yapmışlar. Romalılar bugünkü başkente Londinium adını vermiş. 410 yılında İngiltere’deki Roma devri sona ermiş yerini karanlık çağa bırakmış. Ülkenin tarihine kronolojik olarak baktığınızda, 834’lerde kapıyı Vikingler çalmış ama 1066’dan sonra İngiltere’yi kimse fethedememiş.
1240’da Westminster’da ilk parlamento kurulmuş, 1534’de VIII. Henry papa karısını boşamasına izin vermeyince, tüm İngilizleri Anglikan yapmış. VIII. Henry’nin kızı Kraliçe I. Elizabeth ise 1588’de İspanyol Donanması’nı bozguna uğratarak İngilizlerin denizlerdeki gücünü kanıtlamış. 1591’de Shakespeare ilk oyununu sergilemiş. I. Elizabeth’in 1603’te ölümüyle İngiliz ve İskoç tahtları birleşmiş ve İskoç Kralı VI. James’i I.James olarak İngiliz kralı yapmışlar! 1721’de Robert Walpole İngiltere’nin ilk başbakanı olmuş. 1837’de ülkenin tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Victoria kraliçe olarak tahta oturmuş ve Endüstri Devrimi ile birlikte İngiliz İmparatorluğu daha da güçlenmiş.

1890’da ilk metro hattı açılmış, 1940’ta, Çanakkale Savaşı’nın mimarı Winston Churchill başbakan olmuş. 1945’ten sonra çaptan düşen ülke 1970’lere gelindiğinde sömürgelerinin çoğunu kaybetmiş. 1952’de babasının ölümüyle Kraliçe II. Elizabeth başa geçmiş. Westminster Abbey’deki taç giyme töreni televizyondan yayınlanan ilk tören olma özelliğini taşıyor. 1973’te AB’ye giren İngiltere 1999’da İskoç ve Galler parlamentolarının açılışına sahne olmuş. Başbakanlık Konutu’nun mütevazi adresi ise Downing Street 10 numara.
İngiltere’de kral veya kraliçenin yönetimde doğrudan söz sahibi olmamasına rağmen mutlaka onaylaması gereken kanunlar da var. Örneğin parlamentonun açılması, yasa tasarılarının kabul edilmesi gibi. Devlet parlamento tarafından yönetiliyor. Kral ve kraliçe ise dernek çalışmalarını yürütmekten, törenlerde parlamentonun açılışından ve önemli yabancı misafirlerin ağırlanmasından sorumlu.

İngiltere vatandaşları parlamento seçimlerinde oy kullanabiliyorlar ve bunun için önceden gidip yerel merkezlere kayıt yaptırmaları gerekiyor. Kayıt yaptırmayanlara para cezası var. İlginçtir ki İngiltere’de oy kullanmak zorunlu değil ancak kayıt yaptırmak zorunlu. Seçimler esnasında İngiltere dışında bulunan her seçmen posta yoluyla veya İngiltere’de bulunan bir yakınına vekalet vererek oy kullanabiliyor. Bu da ülkenin seçmenlerine oldukça güvendiklerini gösteriyor.
İngiltere ve Aristokrasi

Londra hâlâ anayasal monarşiyle yönetilen bir ülkenin başkenti olduğundan mıdır bilinmez ama hâlâ çok aristokrat… Kraliyet Ailesi ise İngiltere’nin en büyük tanıtım malzemesi. Lady Diana 1997’de öldü ama gazeteleri hâlâ süslemeye devam ediyor. Belki de kendilerini dünya düzenini belirleyen kişiler olarak gördüklerinden, İngilizler kimi konularda çok tutucu. Onlar tüm dünyaya uyum sağlayacaklarına, herkesin onların koyduğu kurallara uyum sağlamasını bekliyorlar.
İngiltere ve Anglikan Kilisesi

Tarih boyunca Hıristiyanlığın Katolik mezhebine bağlı kalmış İngiliz Krallığı. Ama Kral 8. Henry döneminde dini ve siyasi açıdan önemli değişimler yaşanmış. İngiliz Kralı 8. Henry, 1509 yılında, ölmüş olan ağabeyinin eşi ve İspanyol Ferdinand’ın da kız kardeşi olan Aragonlu Katherine ile evlenmek istemiş. Bu evlilikten dünyaya gelen altı çocuktan sadece Mary ismindeki kızları hayatta kalmış. Kral 8. Henry, erkek çocuk sahibi olacağım diye tutturmuş. Yine evlilik hayalleri kurmaya başlamış. Bakmış sağına soluna. Saray kadınlarından Anne Boleyn’i görmüş. Kadın hem güzel hem de zeki. Kaçırır mı kralın evlilik teklifini, hemen kabul etmiş… Fakat Anne Boleyn’in kraliçelik hayalleri Katolik Kilisesi’nin kurallar duvarına çarpmış. Katolik inancına göre Tanrı’nın huzurunda evlenmiş olanlar kesinlikle boşanamazlar ya. 8. Henry evli adam. Boşanmak da yok. Roma’nın onaylamadığı bu evlilik kararı, hem kilisenin baskısından kurtulmak hem de Anne Boleyn ile evlenmek isteyen 8. Henry için bir fırsat doğurmuş. 8. Henry, Roma yani Vatikan bu evliliğe izin vermiyor diye Roma’ya ve Katolik mezhebine bağlılığına son vermiş. Böylece Kral 8. Henry, hem Anne Boleyn ile evlenmiş hem de papalığın İngiliz Krallığı üzerindeki imtiyazlarını ortadan kaldırmış.
Anne Boleyn ile evlenen Kral Henry, bir erkek çocuk sahibi olamamış ama İngiliz Krallığı’nı Vatikan’ın kontrolünden çıkararak, bağımsız bir kilise olan Anglikan Kilisesi’ni kurmuş. Reform hareketleri Avrupa’da genellikle din adamları ve halk tarafından gerçekleştirilmiş ama bu kez Kral halletmiş bu işi. Anglikan Mezhebi, Kraliçe Elizabeth döneminde, 1563 yılında, 39 madde halinde yeniden düzenlenerek İngiltere’nin resmi mezhebi ilan edilmiş.
Londra’nın İkonik Siyah Taksileri

Londra’nın tanınmış simgelerinden siyah taksiler ya da yerel adıyla black cab’ler, kent kültürünün ayrılmaz bir parçası. Şoför olabilmek için gereken hazırlık süreci ise oldukça dikkat çekici: Adaylar, Londra’nın labirent gibi sokaklarını ezberlemek üzere en az iki yıl süren yoğun bir eğitimden geçiyorlar. Bu eğitim sonunda katıldıkları sınav, 320 ana rota, bu rotalar boyunca dağılmış 25.000 sokak ve 20.000 kentsel simgeyi kapsayan geniş bir bilgi birikimi gerektiriyor. Londra sokaklarında Black Cab sürebilme yetkisine sahip şoförlerin sayısı bugün 25.000’i bulmuş ve bu onların bu zorlu süreci başarıyla tamamladıklarının bir kanıtı.
Londra’da Kart ve Nakit Kullanımı

Öncelikle İngiliz banknotlarına değinelim. Polimer malzeme alışkın olduğumuz kağıt paradan daha farklı bir dokuya sahip. Avustralya’nın 1988’de polimeri banknotlarında kullanmasından sonra İngiltere de bu malzemenin daha dayanıklı olmasından dolayı kullanmaya başlamış. 2015 yılında tam 21.835 banknot sürümde kalamayacak kadar yıprandığı için günümüzde İngiltere polimer kullanıyor. Siz denemeyin tabi ama bu banknotların leke tutmama özelliği de mevcut.
Metroda, takside, restoranda, hediye alacağınız küçük dükkanlarda bile hep kart geçecek. Lakin bir Türk olarak naktin hiç tavsiye edilmediği İsveç’te bile nakit bulunduran birisi olduğum için olası acil ve ihtiyaç durumunda her zaman ülkenin geçerli para biriminin yanınızda nakit olarak bulundurmaktan zarar gelmeyeceğini düşünüyorum. Kartınızı yurt dışı işlemlere ve bazı harcamalar çevrimiçi gözükeceğinden dolayı çevrimiçi işlemlere açmayı unutmayın.















