The Death of Robin Hood ile sinemaya dönen Hugh Jackman filmleri ve kariyer basamakları. Karizmatik aktörün mutlaka izlemeniz gereken en iyi 10 performansı.
Sinema dünyasında hem bir aksiyon ikonu hem de müzikallerin aranan jönü olmak her aktörün harcı değil. Hugh Jackman onlardan biri… Karizmatik aktör, vizyona giren The Death of Robin Hood ile sinema salonlarına radikal ve karanlık bir dönüş yapıyor. Yönetmen Michael Sarnoski’nin imzasını taşıyan yapım, bildiğimiz neşeli halk kahramanı efsanesini yıkarak farklı bir perspektif sunuyor.
Filmde Hugh Jackman, hayatının zaferlerini ve yenilgilerini sorgulayan, gençliğini geride bırakmış, savaş yorgunu yaşlı bir kanun kaçağına hayat veriyor. Aktörü uzun beyaz saçları ve göğsüne kadar inen beyaz sakalıyla neredeyse tanınamaz halde görmek bile, onun metod oyunculuğuna olan adanmışlığının en büyük kanıtı. Kadrosunda Jodie Comer ve Bill Skarsgård gibi güçlü isimleri barındıran film, eleştirmenleri ikiye bölse de Rotten Tomatoes’ta %75 gibi iddialı bir açılış yaptı. Eleştirmenlerin birleştiği tek bir ortak nokta var: Hugh Jackman’ın muazzam performansı.
Biz de bu yeni film vesilesiyle, sinemada onlarca yıldır iz bırakan güçlü oyuncunun kariyer basamaklarına bir kez daha göz atmak istedik. Popüler kültürün zirvesindeki süper kahraman yapımlarından akıl sınırlarını zorlayan gerilimlere, görkemli müzikallerden bağımsız dramalara kadar geniş bir yelpazede iz bırakan, sinema tutkunlarının kütüphanesinde mutlaka bulunması gereken en iyi Hugh Jackman filmlerini inceliyoruz.
10- Song Sung Blue (Ufuktaki Melodi)
- Yönetmen: Craig Brewer
- Oyuncular: Hugh Jackman, Kate Hudson, Michael Imperioli, Jim Belushi, King Princess, Fisher Stevens
- Tür: Müzikal Dram, Biyografi
- Yapım Yılı: 2025
- IMDB: 7.2
- OGGUSTO Notu: Craig Brewer, hikayenin orijinal belgeselini 2008 Indie Memphis Film Festivali’nde izledi. Bu hikayeyi anlatma arzusu içini o kadar kemirdi ki, tam 15 yıl sonra, 2023’te yönetmen Greg Kohs’a bir e-posta atarak film haklarını satın aldı.
Neil Diamond; Şarkı Yazarları ve Rock and Roll Şöhretler Kulübü’nün zirvesinde, 56 milyondan fazla albüm satmış efsanevi bir ikon. Peki, onun şarkılarını pullu tulumlar içinde, taşra barlarında seslendirerek geçinmeye çalışan sıradan bir çiftin hikayesini hiç duydunuz mu? Song Sung Blue, işte bu sıra dışı gerçek hayat hikayesini beyazperdeye taşıyor.
Greg Kohs’un 2008 yapımı belgeselinden uyarlanan film; tamirci Mike ile kuaför eşi Claire Sardina’nın kurduğu Neil Diamond tribute grubu “Lightning & Thunder”ın öyküsünü konu alıyor. Hugh Jackman’ın hayat verdiği Mike Sardina, Vietnam dönüşü bağımlılıkla mücadele etmiş ve karanlık günlerini geride bırakmaya çalışan eski bir deniz piyadesi. Müziği bir hayatta kalma mekanizması olarak gören Mike’ın yolu Claire ile kesiştiğinde, hayatı bambaşka bir ritim kazanıyor.

Film, alışıldık müzikal biyopik klişeleriyle açılıyor gibi görünse de asıl gücünü gerçek hayatın trajedilerinden alıyor. Claire’in geçirdiği tuhaf bir trafik kazası sonucu bacağını kaybetmesi ve ardından gelen derin depresyon, hikayenin kırılma noktası. İşçi sınıfından iki yerel sanatçı olarak hem geçim derdiyle boğuşup hem de dağılan aile yapılarını bir arada tutmaya çalışıyorlar.
Müzik onları bir araya getirdi, en mutlu yıllarını yaşattı; ama hayatın gerçeklerine karşı tek başına yeterli olup olamayacağı sorusu, filmin ana eksenini oluşturuyor.
Neden İzlemelisiniz?
Hugh Jackman’ın müzikal dehası ile dramatik oyunculuk gücünün bu kadar kusursuz birleştiği performansına az rastlanır. Neil Diamond şarkılarının, sıradan bir çiftin hayatındaki tepe ve dip noktalarına eşlik edişini izlemek, başta sıcak bir nostalji hissi verirken finalde duygusal bir yolculuğa dönüşüyor. O pullu tulumların altında, tamamen gerçek ve kusurlu bir aşk hikayesi yatıyor…
9- X-Men
- Yönetmen: Bryan Singer
- Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Ian McKellen, Halle Berry, Famke Janssen, James Marsden, Anna Paquin, Rebecca Romijn-Stamos
- Tür: Aksiyon, Macera, Bilim Kurgu
- Yapım Yılı: 2000
- IMDB: 7.3
- OGGUSTO Notu: Modern süper kahraman sinemasının mihenk taşı! X-Men olmasaydı bugün bildiğimiz Marvel ve DC evrenlerinin hiçbiri olmayabilirdi.
2000 yılında sinema salonlarına giren izleyiciler, o güne kadar alıştıkları süper kahraman filmlerinden çok daha derin bir şeyle karşılaştı. Yönetmen Bryan Singer, X-Men’i salt bir aksiyon filmi olarak değil; ayrımcılık, toplumsal dışlanma ve kimlik üzerine kurulu sert bir alegori olarak tasarlamıştı. Filmin, Nazi kamplarında annesinden koparılan bir çocuğun öfkeyle demir parmaklıkları büküşünü gösteren açılış sahnesi, mutant olmakla azınlık olmak arasındaki köprüyü tek bir karede kuruyordu.
Film, doğuştan gelen sıra dışı güçleri nedeniyle toplum tarafından dışlanan mutantların dünyasını konu alıyor. Bu evrende iki farklı ideoloji savaşa sürükleniyor: İnsanlarla barış içinde bir arada yaşamayı savunan Profesör X ve mutant üstünlüğünü haykıran Magneto. İşte bu ideolojik savaşın tam ortasına, sinema tarihini değiştirecek o adam fırlatılıyor: Wolverine rolüyle Hugh Jackman.
Hugh Jackman, aslında bu rol için yönetmenin üçüncü tercihiydi. Bryan Singer önce rolü Russell Crowe’a teklif etti, Crowe reddetti. Ardından Dougray Scott ile anlaşıldı; fakat Mission: Impossible 2 çekimleri uzayınca Scott projeden çekilmek zorunda kaldı. Jackman, çekimler başladıktan üç hafta sonra kadroya dahil oldu. İşin en şık detayı ise şu: Russell Crowe rolü reddetmekle kalmadı, yönetmene bizzat dostu Hugh Jackman’ı önererek bu dev kariyerin fitilini ateşledi.
O güne kadar Avustralya’da iki küçük bağımsız filmle tanınan ve adı uluslararası arenada hiç duyulmamış bu tiyatro kökenli aktör; favorileri, pençeleri ve karizmasıyla perdeye çıktığı an sinemada yeni bir dönem başladı. Filmin görsel dilini yaratmak, prodüksiyon ekibi için tam bir sabır sınavıydı. Mesela Rebecca Romijn-Stamos, Mystique karakterine dönüşebilmek için vücuduna tam 110 ayrı silikon protez yapıştırtmak zorundaydı. Wolverine’in pençeleri için Jackman ve dublörlerine özel toplam 700 farklı versiyon üretildi. Set yönetiminin ısrar ettiği gerçek metal bıçaklar, güvenlik vetosuna takılınca yerini yüksek kaliteli plastik versiyonlara bıraktı.
Neden İzlemelisiniz?
X-Men, bugün milyar dolarlık bir endüstriye dönüşen “modern süper kahraman sinemasının” gerçek başlangıç noktası. Ancak onu sadece bir türün miladı olarak görmek haksızlık olur. Film; evrimleşmiş insanların uğradığı ayrımcılığı merkeze alarak ırkçılık ve toplumsal ötekileştirme gibi ağır temaları ana akım sinemaya taşıdı.
Hugh Jackman’ın Wolverine’i ise bu evrenin en güçlü duygusal çıpası oldu. Sert, kırık, öfkeli ama kalbinde bir iyilik kıvılcımı taşıyan bu karakter, çeyrek asra yaklaşan sinema yolculuğunda izleyiciyle bağını asla koparmadı. Bugün izlediğimiz her fantastik yapımın köklerindeki felsefi derinliği görmek için, her şeyin başladığı bu yere mutlaka geri dönmelisiniz…
8- Eddie the Eagle
- Yönetmen: Dexter Fletcher
- Oyuncular: Taron Egerton, Hugh Jackman, Christopher Walken, Jim Broadbent, Iris Berben, Keith Allen
- Tür: Biyografi, Spor, Komedi-Dram
- Yapım Yılı: 2016
- IMDB: 7.3
- OGGUSTO Notu: Çekimler sırasında 90 metrelik devasa atlama rampasının tepesine çıkan Hugh Jackman, üzerine güvenlik halatı bağlanmasına rağmen yaşadığı yüksek korkuyu gizlememiş ve gerçek Eddie’ye saygısını şu sözlerle dile getirmişti: “Eddie’nin olimpiyatlara gidene kadar hayatında ne kadar az atlayış yaptığını düşününce, adamın gerçekten deli bir cesareti olduğunu anlıyorsunuz.”
1988 Calgary Kış Olimpiyatları’nı hatırlayanlar ya da o dönemin spor tarihine meraklı olanlar iyi bilir: Dev gözlükleri ve pamuklu yastıkları andıran dolgun kıyafetleriyle pistte duran, her atlayışında yere çakılacakmış hissi veren bir İngiliz vardı: Michael “Eddie” Edwards. Birinci olmaktan fersah fersah uzak, sonuncu sıraya bile razı bir amatör… Yine de tribünler cesaretini ayakta alkışlıyordu.
Britanyalı atlet Eddie Edwards, olimpiyat kayak takımından elenince pes etmeyip Almanya’ya geçer ve şansını kayakla atlama branşında denemek ister. Bu yolculuk, onu pistlerin tozunu yutmuş ama şimdilerde kar temizleme aracı kullanan eski bir atlama ustasıyla, Bronson Peary ile buluşturur. Eddie’nin içindeki ateşi ve kararlılığı gören Peary, bu genci eğitmeyi kabul eder.

Hugh Jackman’ın hayat verdiği Bronson Peary, senaristler tarafından sıfırdan yaratılmış tamamen kurgusal bir karakter. Gerçek Eddie Edwards’ın hayatında böyle karizmatik bir koç figürü hiç olmadı. Jackman; içkiye düşkün, gözden düşmüş ve kendini harcamış eski şampiyon rolünde Wolverine’in gölgesinden sıyrılıyor; hayatta yönünü kaybetmiş bir adamın yeniden anlam bulma hikayesini şahane bir oyunculukla aktarıyor.
Neden İzlemelisiniz?
Eddie the Eagle, ne olursa olsun hayallerini yitirmeyen insanların hikayesini seven herkes için biçilmiş kaftan. Film boyunca Eddie’nin yerçekimine ve sisteme meydan okuyarak pistten süzülüşünü izlemek, başlangıçta sıcak bir tebessüm yaratırken finalde sizi beklemediğiniz kadar duygusal bir zirveye taşıyor. Pazar günü keyfi için mükemmel bir seyirlik.
7- X2: X-Men United
- Yönetmen: Bryan Singer
- Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Ian McKellen, Halle Berry, Famke Janssen, Brian Cox, Alan Cumming, Rebecca Romijn, Anna Paquin, James Marsden
- Tür: Aksiyon, Bilim Kurgu, Gerilim
- Yapım Yılı: 2003
- IMDB: 7.4
- OGGUSTO Notu: Stryker’ın yeraltı üssü, eski bir Sears deposuna kuruldu ve o dönem kıtanın en büyük film seti unvanını aldı. Set o kadar devasaydı ki, çekim ekibi bir noktadan diğerine gitmek ve tuvalet molalarına yetişmek için set içinde bisiklet kullanıyordu.
İyi bir devam filmi, ilkinin üzerine taş koymakla yetinmez; kurulan dünyayı aşar ve sınırları zorlar. 2003 yapımı X2: X-Men United, süper kahraman sinemasında tam olarak bu devrimi gerçekleştirdi.
Mutant düşmanı Albay William Stryker’ın Profesör X’i kaçırıp okula saldırmasıyla başlayan hikaye, sinema tarihinin en büyük zıt kutuplarını bir araya getirdi: X-Men, can düşmanı Magneto ile zorunlu bir ittifak kurdu. İlk filmde keskin çizgilerle ayrılan “biz ve onlar” sınırı bu filmde tamamen bulanıklaştı; iyinin ve kötünün tanımı yeniden yapıldı.
Hugh Jackman, her zamanki gibi hikayenin hem duygusal kalbi hem de aksiyonun motoru. Ancak bu kez karşısında, Brian Cox’un hayat verdiği ve filmin omurgasını oluşturan muazzam bir kötü adam var: William Stryker. Patrick Stewart ve Ian McKellen’ın felsefi çatışması ise yapımı basit bir çizgi roman uyarlamasından çıkarıp derinlikli bir dramaya dönüştürüyor.

X2, prodüksiyon ölçeği ve sinematografisiyle de döneminin çok ötesindeydi: Alan Cumming’in canlandırdığı Nightcrawler karakterinin Beyaz Saray’a düzenlediği saldırı sekansı, bugün bile aksiyon sinemasında koreografi dersi olarak okutulacak nitelikte.
Filmin kamera arkasındaki en eğlenceli an ise Hugh Jackman’ın kız kardeşinin sete gelişiyle yaşandı. Kardeş Jackman, şaka olsun diye Wolverine’in tam kostümünü giyip makyajını yaptırarak sahada dolaşmaya başladı. Durumdan habersiz olan yönetmen Bryan Singer, monitörden sahneleri izlerken yanındakilere dönüp saf bir şaşkınlıkla, “Hugh bugün gerçekten çok garip davranıyor” yorumunu yapmış.
Neden İzlemelisiniz?
X2, ilk filmin attığı sağlam temelleri daha güçlü aksiyon, daha derin karakter arkları ve çok daha yoğun bir politik alt metinle taçlandırıyor. Filmi özel kılan, “öteki” olmanın, korku nesnesine dönüştürülmenin ve sisteme karşı durmanın felsefesini çok iyi işlemesi. Wolverine’in pençeleriyle tanışmak için ilk film bir zorunluluk olabilir ama onun parçalanmış ruhunu ve bir lider olarak yükselişini hissetmek istiyorsanız, X2’yi mutlaka izlemelisiniz.
6- Les Misérables
- Yönetmen: Tom Hooper
- Oyuncular: Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway, Amanda Seyfried, Eddie Redmayne, Helena Bonham Carter, Sacha Baron Cohen, Samantha Barks
- Tür: Müzikal, Dram, Romantik
- Yapım Yılı: 2012
- IMDB: 7.5
- OGGUSTO Notu: Orijinal Jean Valjean’ı sahnede canlandıran efsanevi isim Colm Wilkinson, filmde Piskopos rolünde karşımıza çıkıyor. Müzikali bilen izleyiciler için bu küçük detay büyük bir duygu yükü taşıyor.
Victor Hugo’nun 1862 tarihli ölümsüz eseri, dünya tiyatro sahnelerinde onlarca yıl fırtınalar kopardıktan sonra nihayet beyazperdeye taşındığında bir şey çok açıktı: Bu devasa hikayeyi yönetecek isim, sinemanın alışılagelmiş kurallarına meydan okumak zorundaydı. Tom Hooper da tam olarak bunu yaptı.
Film; kırık hayaller, karşılıksız aşk, tutku, fedakarlık ve kefaret üzerine kurulu bu zamansız hikayeyi 19. yüzyıl Fransa’sının devrimci atmosferinde anlatıyor. Hugh Jackman, yıllarca kendisini bir gölge gibi takip eden acımasız dedektif Javert’ten (Russell Crowe) kaçarken, geçmişini geride bırakıp yeni bir kimlikle iyiliğe adanan eski mahkum Jean Valjean’a hayat veriyor.
Yapımı gerçek anlamda sinema tarihinde bir devrim kılan unsur, tüm şarkıların sette tamamen canlı olarak kaydedilmesiydi. Müzikal filmlerde oyuncular şarkıları önce stüdyoda kaydeder, sette ise sadece dudak oynatır. Hooper bu geleneği tamamen yıktı. Hugh Jackman’dan Russell Crowe’a kadar tüm ekip, bu sayede oyuncuların sadece nota basmaya değil, duyguya ve oyunculuğa odaklanabildiğini, hıçkırıkların ve nefes alışların şarkıyla eş zamanlı aktığını vurguladı. Bu ölçekte bir canlı kayıt, sinema tarihinde daha önce hiç denenmemişti.
İşin en şık tesadüfü ise projenin doğuş anında gizli: Yönetmen Tom Hooper, filmi çekip çekmeme kararını tartarken Oscar töreninde Anne Hathaway’in Hugh Jackman’a şarkı söylediği anı izledi. İkisinin arasındaki o saf sahne enerjisi, Hooper’a Jean Valjean ve Fantine rollerinin sahiplerini bulduğunu fısıldadı. İşte o an:
Filmin prodüksiyon süreci, oyuncuların sınırlarını sonuna kadar zorladığı bir adanmışlık hikayesiydi: Anne Hathaway, sinema tarihine geçen “I Dreamed a Dream” sahnesini baştan sona tek bir çekimde tamamladı.
Fantine karakterinin çöküşünü yansıtmak için saçlarını kamera önünde gerçekten kazıtan Hathaway, çok kısa sürede yaklaşık 11 kilo verdi. Başka kadınların bu tehlikeli yöntemi taklit etmesinden korktuğu için nasıl kilo verdiğini hiçbir zaman açıklamadı. Bu performans ona hak ettiği En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscar’ını getirdi. Daha fazla detay için Mutlaka İzlemeniz Gereken 10 Anne Hathaway Filmi içeriğine göz atabilirsiniz.
Neden İzlemelisiniz?
3 Altın Küre, 4 BAFTA ve 3 Oscar ile taçlandırılan, Hugh Jackman’a da kariyerinin ilk Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran filmde; canlı şarkı kayıtları sayesinde aktörlerin gözlerindeki yaşı, seslerindeki titremeyi ve nefes nefese kalışlarını en çıplak haliyle hissediyorsunuz.
Sahnede 65 milyondan fazla izleyiciye ulaşan bu efsane, sinemada da duygusal ağırlığını koruyor. Hugh Jackman burada pençeleri olan bir süper kahraman değil; 19 yıl hapsedilmiş, onlarca yıl avlanmış ama her şeye rağmen içindeki insanlığı ve merhameti kaybetmemiş Jean Valjean. Sinema tarihinin en saf duygusal yolculuklarından birine tanıklık etmek için bu başyapıtı mutlaka listenize ekleyin.
5- The Greatest Showman
- Yönetmen: Michael Gracey
- Oyuncular: Hugh Jackman, Zac Efron, Michelle Williams, Rebecca Ferguson, Zendaya, Keala Settle
- Tür: Müzikal, Biyografi, Dram
- Yapım Yılı: 2017
- IMDB: 7.5
- OGGUSTO Notu: The Greatest Showman, 1992’den beri stüdyolar tarafından finanse edilen ve önceden var olmayan ilk tamamen orijinal canlı aksiyon film müzikali unvanını taşıyor. Dünya çapında yaptığı 435 milyon dolarlık hasılatla, türünün en çok kazanan ilk 5 yapımından biri konumunda.
Bir filmin sinema eleştirmenlerinden sert notlar alırken, izleyicilerden adeta bir sevgi seli görmesi ve vizyon tarihini bir fenomene dönüştürmesi sinema tarihinde çok az kez bu denli somut belgelerle kanıtlandı. The Greatest Showman, işte bu nadir sinema mucizesinin adı.
Bu projeyi gerçeğe dönüştürmek tam yedi buçuk yıl, dört kapsamlı atölye çalışması ve Hugh Jackman’ın adanmışlığını gerektirdi. Jackman, filmin dünya galasında “Bu filmin bir gün gerçekten çekilebileceğinden hiçbir zaman emin olamadım” derken kesinlikle abartmıyordu.
2009’dan 2017’ye kadar tam bir yapım cehenneminde mahsur kalan film, melodramatik ama bir o kadar da hafif ve büyüleyici tonu yakalamakta zorlandı; senaryo defalarca el değiştirdi. Hepsinden öte, Hollywood stüdyoları tamamen orijinal şarkılardan oluşan sıfır kilometre bir müzikale dev bütçeler yatırmaya son derece isteksizdi.

Projenin kaderini değiştiren an, stüdyo yöneticilerini ikna etmek için çıkılan bir yolculukta saklıydı. Söz yazarı Benj Pasek, kader toplantısına giderken yolda “This Is Me” şarkısını karaladı. “Sakallı Kadın” karakterinin liderliğinde patlayan prova performansı, stüdyo patronlarının tüylerini diken diken ederek filme resmi onayı verdiren dönüm noktası oldu. İşin ilginç yanı; yönetmen Michael Gracey’nin müdahalesinden önce yapımın düz bir biyografik drama olması planlanıyordu. Bu karar, her şeyi değiştirdi.
Eleştirmenlerin mesafeli duruşuna inat, sinema salonlarında kulaktan kulağa yayılan bir çılgınlık başladı:
Film, vizyondaki tam 11. haftasında İngiltere ve İrlanda’da bir önceki haftaya kıyasla seyirci sayısını yüzde 26 artırdı. Sinema endüstrisinde filmlerin haftalar geçtikçe kan kaybettiği düşünülürse, bu neredeyse mucizevi bir istatistikti.
Filmin soundtrack albümü, İngiltere listelerinde tam 9 hafta boyunca kesintisiz 1 numarada kaldı. Bu başarı, Adele’in efsanevi 21 albümünün ardından son yirmi yılda elde edilen en uzun soluklu ikinci zirve serisi olarak tarihe geçti.
Neden İzlemelisiniz?
The Greatest Showman, sinematografik açıdan kusursuz bir başyapıt değil ama hissettirdiği saf neşe ve coşku kesinlikle tartışmaya kapalı. Karakterlerin doğrudan gözlerinizin içine bakarak haykırdığı pop-baladlar, sinema salonunu bir anda dev bir Broadway sahnesine dönüştürüyor.
Hugh Jackman efsanevi şovmen P.T. Barnum’u canlandırıyor. Sahneye her adım atışında, aktörün onlarca yıllık müzikal dehasının ve sahne karizmasının sinemaya nasıl kusursuzca aktığına şahit oluyorsunuz. “This Is Me” ya da “The Greatest Show” çalarken yerinizde durmakta zorlanıyorsanız, şaşırmayın; çünkü bu film tam olarak o parıltılı illüzyonun zaferi için tasarlandı!
4- Deadpool & Wolverine
- Yönetmen: Shawn Levy
- Oyuncular: Ryan Reynolds, Hugh Jackman, Emma Corrin, Matthew Macfadyen, Morena Baccarin, Rob Delaney, Leslie Uggams, Jennifer Garner, Wesley Snipes
- Tür: Aksiyon, Macera, Komedi
- Yapım Yılı: 2024
- IMDB: 7.5
- OGGUSTO Notu: Deadpool & Wolverine, dünya çapında elde ettiği 1,338 milyar dolarlık devasa hasılatla sinema tarihine geçti. Bu rakam sıradan bir gişe rekorundan çok daha büyük bir anlama geliyor: MCU’nun 2023 yılında yaşadığı yaratıcı ve finansal kriz döneminin ardından, seyircinin doğru projeyle sinema salonlarına ne kadar büyük bir tutkuyla dönebileceğinin en somut ve en görkemli kanıtı!
2017 yılında Logan’ın finalinden çıkan sinemaseverler için bu kesin bir vedaydı. Hugh Jackman, pençelerini ve Wolverine kimliğini sonsuza kadar geride bırakmıştı. Ta ki 7 yıl sonra Ryan Reynolds’ın sosyal medyada paylaştığı basit ama interneti yerinden oynatan videoya kadar… Arka planda merdivenlerden yukarı doğru yürüyen Jackman’a sorulan soru: “Hey Hugh, Wolverine’i bir kez daha oynamak ister misin?” ve gelen lakayıt cevap: “Tabii, Ryan.” Fondaki Whitney Houston klasiği I Will Always Love You ve ekrandaki o muzip yazı: “I will always love Hugh.”
İşte Marvel sinema tarihinin en büyük, en gürültülü ve en beklenmedik geri dönüşü tam bu anla başladı.

Jackman, Logan’dan sonra bu defteri gerçekten kapattığına inanıyordu. Ancak ilk Deadpool filmini izlediğinde, bu iki zıt karakterin beyazperdedeki kimyasal patlama potansiyelini fark etti ve fikrini Reynolds’a çıtlattı. Reynolds içinse bu bir hayalin gerçekleşmesiydi; zira ilk filmden beri tek amacı Jackman’ı emeklilikten döndürüp bu dinamiği yaratmaktı.
Film; Deadpool’un TVA (Zaman Varyans Kurumu) tarafından Marvel Sinematik Evreni’ne (MCU) davet edilmesiyle açılıyor; ancak kahramanımız evreni kurtarmak için gitmek yerine, bambaşka bir evrenden darmadağın olmuş bir Wolverine varyantını yanına almayı seçiyor. Buradaki Multiverse konsepti; Fox stüdyolarının yıllarca inşa ettiği emektar X-Men evrenine, artık Disney’e devredilen tüm o eski karakterlere ve sinemaseverlerin kalbindeki nostaljiye sunulan muazzam ve duygusal bir saygı duruşu.
Film, barındırdığı dev sürprizlerle seyirciyi adeta bir şok dalgasına uğratıyor:
Wesley Snipes’ın yıllar sonra yeniden Blade, Jennifer Garner’ın ise Elektra olarak perdede belirmesi, sinema salonlarında “Seni ne çok özlemişiz” hissini doruğa çıkarıyor.
Reynolds ve Jackman arasındaki ekran kimyası, aslında gerçek hayattaki yıllanmış dostluklarının bir yansıması. İkili, yıllardır sosyal medyada birbirlerine karşı kurgulanmış sahte husumet senaryoları sergiliyor. Jackman’ın, Reynolds’ın cin markası Aviation Gin ile dalga geçmesi; Reynolds’ın ise Jackman’ın kahve markası Laughing Man’i iğnelemesi, bu “en sevdiğim düşmanım” ilişkisinin pop-kültür tarihindeki en eğlenceli halkası.
Neden İzlemelisiniz?
Deadpool & Wolverine, izlemesi en hafif ve en eğlenceli, ancak sinematik derinliğini anlatması bir o kadar karmaşık yapımlardan biri. Filmdeki büyünün büyük kısmı, sizin Marvel mitolojisine ve bu karakterlerin 20 yıllık geçmişine duyduğunuz duygusal bağdan besleniyor.
Ancak bu bağın ötesinde, Reynolds ve Jackman arasındaki bitmek bilmeyen diyalog düelloları ve aksiyon enerjisi, filmi türünün zirvesine yerleştiriyor. Wolverine’i ilk kez 2000 yılındaki siyah deri kostümüyle gördüğümüz andan bugüne geçen çeyrek asrı düşündüğünüzde; bu film hem görkemli bir pop-kültür kutlaması hem de o döneme çekilen en şık cila. Salondan kahkahalarla, bağırarak ve belki de gözleriniz nemli çıkacaksınız…
3- Logan
- Yönetmen: James Mangold
- Oyuncular: Hugh Jackman, Patrick Stewart, Dafne Keen, Boyd Holbrook, Stephen Merchant, Richard E. Grant
- Tür: Aksiyon, Dram, Bilim Kurgu
- Yapım Yılı: 2017
- IMDB: 8.1
- OGGUSTO Notu: Hugh Jackman, R-rating’li bir film yapabilmek için maaşından feragat etti. Wolverine’e layık gördüğü veda için para değil, özgürlük istedi.
Her büyük kahramanın, perdede görkemli bir veda hak ettiği kaçınılmaz anlar vardır. Clint Eastwood için Unforgiven, John Wayne için The Shootist neyse; Hugh Jackman için de Logan tam olarak o…
Mutantların neredeyse yok olduğu yakın bir gelecekte; zamanın yıprattığı, gücü tükenen ve kendi kendini iyileştirme yeteneğini kaybetmeye başlayan bir Logan karşılıyor bizi. Meksika sınırındaki ücra bir saklanma alanında, zihni yavaş yavaş çöken hasta Profesör X’e (Patrick Stewart) bakıcılık yapan kahramanımızın bu inziva planı, karanlık laboratuvarlardan kaçan ve kendisine tıpatıp benzeyen genç bir mutantla (Dafne Keen) karşılaşmasıyla altüst oluyor. Logan, artık kendi geçmişinin hayaletleriyle savaşırken, bu küçük kızı da acımasız güçlerden korumak zorunda.
Logan, alışılagelmiş bir süper kahraman filmi değil; saf bir Western, hüzünlü bir yol hikayesi ve şahane bir baba-kız draması. Hugh Jackman’ın filmin çekirdek fikrini, bir gece yarısı saat 04.00’te uyandıktan sonra ses kayıt cihazına fısıldayarak bulduğu biliniyor. Jackman, kayıtta bu vedanın Unforgiven, The Wrestler ve Shane filmlerinin bir karışımı olması gerektiğini söylemişti. İşte bu üç kült yapım, Logan’ın tozlu ve ruhsal çerçevesini belirledi.

Yönetmen James Mangold ise bu malzemeyi sinematografik bir zirveye taşıdı. Filmin fragmanında Johnny Cash’in meşhur “Hurt” şarkısını kullanan Mangold, amacını net bir şekilde özetlemişti: “Kendimizi diğer tüm süper kahraman filmlerinden tamamen ayırmak.” Mangold, parlak kostümleri bir kenara fırlatıp; yaşlı, acı içinde ve mutantlığın getirdiği tüm laneti sırtında taşıyan en ‘insani’ Logan portresini çizmek istedi.
Hugh Jackman, filmdeki üstsüz sahnede karın kaslarının hatlarını olabildiğince keskin ve kuru göstermek için çekimlerden önce tam 48 saat vücudunu susuz bıraktı. Kas kasılmasına ve dehidrasyona yol açan bu tehlikeli yöntemi, daha önce Les Misérables’da Jean Valjean’ın sefalet içindeki ilk günlerini canlandırırken de kullanmıştı.
Filmin en sıcak ve nefes aldıran anlarından biri olan akşam yemeği sahnesindeki diyalogların büyük kısmı, James Mangold’un oyunculara alan tanıması sayesinde Hugh Jackman ve Patrick Stewart tarafından doğaçlama olarak oynandı.
Eleştirmenler, Jackman’ın bu son Wolverine performansında öfke dolu bir oyunculukla kariyerinin zirvesine çıktığını ilan etti. IMDb’de elde ettiği 8.1 gibi muazzam puanla serinin açık ara en yüksek skora sahip halkası olan Logan, aynı zamanda bir süper kahraman filminin Oscar’da “En İyi Uyarlama Senaryo” dalında adaylık kazandığı ilk yapım olarak sinema tarihine geçti.
Neden İzlemelisiniz?
Logan, hayatında tek bir X-Men filmi dahi izlememiş bir sinemasever için bile kendi ayakları üzerinde durabilen, son derece güçlü ve bağımsız bir sinema eseri. Ancak Wolverine’i 2000 yılından beri tanıyor ve onunla büyüyorsanız, bu film bambaşka bir anlama bürünüyor.
Jackman burada şişirilmiş kaslarıyla şov yapan bir kahramanı değil; çeyrek asırdır taşıdığı acının, kayıpların ve yorgunluğun izlerini yüzündeki her kırışıklıkta gösteren kırık bir adamı oynuyor. Çizgi roman uyarlamalarının ne denli edebi, içten, ham ve kalıcı olabileceğini tüm dünyaya kanıtlayan başyapıtı mutlaka izlemelisiniz. Özellikle son sahneyi ve perdedeki sembolik vedayı unutamayacaksınız.
2- Prisoners
- Yönetmen: Denis Villeneuve
- Oyuncular: Hugh Jackman, Jake Gyllenhaal, Viola Davis, Maria Bello, Terrence Howard, Melissa Leo, Paul Dano, David Dastmalchian
- Tür: Suç, Dram, Gerilim
- Yapım Yılı: 2013
- IMDB: 8.2
- OGGUSTO Notu: Film, bugün Arrival, Blade Runner 2049 ve Dune gibi başyapıtlarıyla tanınan Denis Villeneuve’ün ilk İngilizce uzun metrajlı filmi. Bir yönetmenin dünyaya kendini nasıltanıtabileceğinin ders niteliğinde bir örneği.
Bir filmi izlerken zihninizde aynı soru defalarca yankılanıyor ve sizi rahatsız etmeye devam ediyorsa, o yapım sinematografik olarak doğru bir şeyi başarmış demektir. Prisoners boyunca kendinize sormaktan kaçamadığınız o soru şu: “Ben olsaydım ne yapardım?”
Keller Dover (Hugh Jackman), 6 yaşındaki kızı ve onun küçük arkadaşının aniden ortadan kaybolmasıyla bir ebeveynin yaşayabileceği en korkunç kabusla yüzleşiyor. Ellerindeki tek ipucu, sokakta park halinde görülen eski bir karavandan ibaret. Soruşturmayı yürüten Dedektif Loki (Jake Gyllenhaal) baş şüpheliyi tutuklasa da, yetersiz delil nedeniyle serbest bırakmak zorunda kalıyor. Adaletin tıkandığını ve kızının hayatının her saniye daha büyük bir tehlikeye girdiğini gören Dover, ipleri kendi eline almaya karar veriyor.
Film bu kırılma noktasından itibaren klasik bir polisiye gerilim olmaktan çıkıp, insan ruhunun en karanlık dehlizlerine doğru evriliyor. Keller Dover özünde iyi bir aile babası mı? Evet. Peki aynı zamanda canavarca hislerle hareket eden korkutucu birine dönüşebilir mi? Kesinlikle. Hugh Jackman; kostümleri, pençeleri ve süper güçleri bir kenara fırlatarak derin bir ıstırap, kontrolsüz öfke ve ahlaki belirsizlikle örülü, kariyerinin en çıplak ve en sarsıcı performansını sergiliyor.

Jackman’ın karşısında ise harika bir zıt kutup yer var: Jake Gyllenhaal. Yönetmen Denis Villeneuve’ün vazgeçilmezlerinden olan Gyllenhaal, Dedektif Loki rolünde muazzam bir soğukkanlılık sergiliyor. Dover ne kadar kontrolden çıkıp savruluyorsa, Loki o kadar kontrolü elinde tutmaya çalışıyor ve bu iki aktörün arasındaki yüksek gerilim filmin kusursuz omurgasını oluşturuyor.
Filmin kasvetli ruhunu görsel bir başyapıta dönüştüren isim ise sinema tarihinin en büyük görüntü yönetmeni olarak kabul edilen Roger Deakins. Villeneuve ile sinematografik ortaklığı her seferinde Oscar adaylığı getiren Deakins, Prisoners’da karakterlerin içinde boğulduğu ahlaki gri bölgeyi kamera arkasından somutlaştırıyor.
Son bir not: Kariyeri boyunca tam 16 Oscar adaylığı bulunan Deakins, bu filmle de listeyi zorlamıştı. Yıllar sonra nihayet Blade Runner 2049 ile heykelciği kucakladığında sinema dünyası derin bir “sonunda!” çığlığı atsa da, Prisoners’daki performansı o uzun yolculuğun en görkemli duraklarından biri olarak kaldı.
Neden İzlemelisiniz?
Prisoners, suç sinemasının anıt yapıları sayılan The Silence of the Lambs ve Se7en gibi kültlerle aynı nefeste anılmayı hak edecek kadar ürkütücü, soğuk ve sürükleyici bir atmosfere sahip. Ancak onu benzersiz kılan şey salt gerilimi değil; Hugh Jackman’ın şov dünyasının parıltısından ve müzikallerin büyüsünden tamamen soyunarak geriye sadece bir insan bırakması.
1- The Prestige
- Yönetmen: Christopher Nolan
- Oyuncular: Hugh Jackman, Christian Bale, Michael Caine, Scarlett Johansson, Rebecca Hall, Piper Perabo, David Bowie, Andy Serkis
- Tür: Dram, Gizem, Bilim Kurgu, Gerilim
- Yapım Yılı: 2006
- IMDB: 8.5
- OGGUSTO Notu: Christopher Nolan, başlangıçta The Prestige‘i Batman Begins‘ten önce çekmeyi planlamıştı; ancak Batman projesi öncelik kazanınca Prestij ertelendi. Sonunda iki efsane film arasına sıkışan bu yapım, Nolan’ın en az konuşulan ama belki de en kusursuz işi olarak tarihe geçti.
Her sihir numarasının üç aşaması vardır. Efsanevi Michael Caine’in filmin hemen başında tok sesiyle kulaklarımıza fısıldadığı gibi: “The Pledge” (Vaat); sihirbaz size sıradan bir şey gösterir. “The Turn” (Dönüşüm); o sıradan şeyi olağanüstü bir şeye dönüştürür. Ve son olarak “The Prestige” (Prestij); sır perdesi aralanır, kaybolan şey geri gelir. Christopher Nolan imzalı başyapıt da tam olarak bir sihir numarası gibi kurgulanmış: Sizi hazırlıyor, şaşırtıyor ve tam bittiğini sandığınız an, her şeyin altındaki gerçeği yüzünüze vuruyor.
Film, Viktorya dönemi Londra’sında iki hırslı sihirbazın amansız rekabetini merkezine alıyor: Hugh Jackman’ın canlandırdığı Robert Angier ve Christian Bale’in hayat verdiği Alfred Borden. Bir zamanlar aynı sahneyi paylaşan bu iki meslektaş, trajik bir kazanın ardından birbirinin can düşmanına dönüşüyor. Rekabetin zirve noktası ise Borden’ın sergilediği ve fizik kurallarına meydan okuyan “Nakledilen Adam” numarası. Angier, sahnenin bir ucundaki dolaptan girip saliseler içinde diğer ucundan çıkan rakibinin bu sırrını çözmek için adeta ruhunu karanlığa satıyor.
Hugh Jackman’ın Angier’ı; popüler bir sahne sanatçısının kibrini, güvensizliklerini ve seyircinin alkışına duyduğu tehlikeli, derin açlığı mükemmel yansıtıyor. Kontrolsüz hırsının onu yavaş yavaş nasıl bir canavara dönüştürdüğünü izlemek, filmin en sarsıcı boyutu. Karşısındaki Christian Bale ise nevi şahsına münhasır, her sahnede bir şeyleri saklıyor gibi görünen mesafeli enerjisiyle muazzam bir zıt kutup yaratıyor. Bu iki dev aktörün çarpışması, filmin gerçek büyüsünü oluşturuyor.

Filmde tarihin en gizemli bilim insanı Nikola Tesla rolünde beklenmedik bir isim var: David Bowie. Bowie, başlangıçta rolü reddetmiş olsa da Nolan, onu ikna etmek için bizzat New York’a uçtu. Bekarlığı ve münzevi hayatıyla tanınan mucit Tesla’yı bir dönemin en büyük rock yıldızının canlandırması kağıt üzerinde tuhaf görünse de, Bowie’nin perdedeki karizması sinema tarihinin en nokta atışı seçimlerinden birine dönüştü.
Nolan, filmdeki illüzyon sahnelerinin büyük çoğunluğunda dijital efektler (CGI) yerine geleneksel pratik efektleri tercih ederek sahneleri olabildiğince organik tuttu. Jackman ve Bale ise rollerine hakkını vermek için profesyonel sihirbazlardan aylarca el çabukluğu ve sahne duruşu dersleri aldı.
The Prestige’in en büyüleyici editoryal detayı, yapısının bizzat kendi felsefesini taklit etmesi. Doğrusal olmayan kurgusuyla film, kronolojik olarak “Vaat”, “Dönüşüm” ve “Prestij” aşamalarını takip ediyor. Nolan izleyiciyi bir illüzyon küpünün içine hapsediyor. Farkına varmadan, kaçırdığınız tüm mikro ipuçlarını yakalamak için filmi en başından bir kez daha izlemek istiyorsunuz.
Neden İzlemelisiniz?
The Prestige, Hugh Jackman’ın sinema kariyerindeki en karanlık performansı. Obsesyonun, intikamın ve saf hırsın insan ahlakını nasıl parça parça tükettiğini bu kadar acımasızca işleyen çok az yapım var. Jackman burada ne klasik bir kahraman ne de karikatürize bir kötü adam; haklı bir acıyla yola çıkıp hırsının kurbanı olan, izlerken hem acıdığınız hem de ürperdiğiniz trajik bir figür. Christopher Nolan’ın zeka oyunlarıyla örülü bu zamansız klasiğini, sinemanın illüzyon gücünü iliklerinize kadar hissetmek için mutlaka listenizin üst sıralarına taşımalısınız.


