Cannes Altın Palmiye kazanan filmler listesini IMDb puanları, gizli kalmış hikayeleri ve Oscar başarılarıyla keşfedin. Son 10 yıla yön veren yapımlar OGGUSTO’da.
Gişe rekorları kıran Hollywood formüllerini unutun; bu listede jüriden tam not alan, sansürleri delen, kapitalizmi hicveden ve Oscar şampiyonluğuna uzanan son 10 yılın en güçlü yapımları var. İran’da gizlice çekilen politik manifestolardan, Brooklyn sokaklarındaki kaos komedilerine kadar, modern sinemanın yönünü değiştiren ve “mutlaka izlenmesi gerekenler” listenize eklemeniz gereken Altın Palmiye ödüllü filmleri, IMDb puanları ve satır arası detaylarıyla masaya yatırıyoruz.
2026: Fjord – IMDB: 7.8

- Yönetmen: Cristian Mungiu
- Oyuncular: Renate Reinsve, Sebastian Stan, Lisa Loven Kongsli
- Tür: Dram
- OGGUSTO Notu: Mungiu’nun İngilizce dilindeki ilk filmi olan yapım, Cannes’da 12 dakika ayakta alkışlandı.
Christian Mungiu’nun yeni filmi Fjord, 2026 Cannes Film Festivali’nin en çok konuşulan yapımı oldu. Sebastian Stan ve Renate Reinsve’nin başrollerini paylaştığı film, muhafazakâr Hristiyan değerlere sahip bir ailenin liberal Norveç toplumundaki çatışmasını mercek altına alıyor.
Sebastian Stan, Marvel evrenindeki Winter Soldier rolüyle tanıdığımız haline hiç benzemeyen bir karaktere hayat veriyor: Kel, gözlüklü, sıradan bir mühendis olan Mihai Gheorgiu. Norveçli eşi Lisbet (Renate Reinsve) ile birlikte beş çocuğuyla Romanya’dan Norveç’teki bir fjord köyüne taşınırlar.
Hristiyan inançlarıyla topluma katkı sunmaya çalışan aile, günlük dualar ve katı kurallarla yaşar. Ancak komşuları ve okul müdürü Mats, bu “geleneksel değerlere” mesafeli yaklaşır. Durum, çocuklardan birinin yüzünde ve sırtında morluklar görünmesiyle kriz noktasına ulaşır. Beş çocuk bir anda aileden alınıp koruyucu ailelere verilir.
Film, liberal karakterlere şüpheyle yaklaşan, muhafazakâr Hristiyan aileye ise sempatiyle bakan nadir sanat sineması örneklerinden biri. Aslında her iki tarafın da önyargılarını gösteriyor.
Fjord, dört yıldızdan bir yıldıza kadar her türlü puanı aldı. The Guardian “güçsüz, sönük” derken, Deadline “Altın Palmiye’ye layık, zekice ve sürükleyici” diye yazdı. Yani kimilerine göre farklı bir bakış açısı, kimilerine göre gerici propaganda, kimilerine göre ise ilerici zihniyetin keskin bir hicvi… Tek ortak nokta: Sebastian Stan’in kariyerinin en cesur ve çok yönlü performanslarından birini sergilediği.
Fjord, 2007’de 4 Months, 3 Weeks and 2 Days ile Altın Palmiye kazanan Cristian Mungiu’nun, festival tarihinin en politik filmlerinden biri olarak tarihe geçti. İzleyenleri hem düşündüren hem kızdıran, kimseyi kayıtsız bırakmayan bir film!
2025: It Was Just an Accident (Sadece Bir Kazaydı) – IMDb: 7.4

- Yönetmen: Jafar Panahi
- Oyuncular: Vahid Mobasseri, Ebrahim Azizi, Maryam Afshari, Hadis Pakbaten, Majid Panahi
- Tür: Politik Gerilim
- OGGUSTO Notu: Film, Jafar Panahi’nin 2022-2023’teki hapishane günlerinden esinlenilerek gizlice, İran hükümetinden izin almadan çekildi. 2026 Oscar’larında En İyi Uluslararası Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo dallarında aday gösterilerek sinema tarihine geçti.
It Was Just an Accident, tam da adının söylediği gibi bir kazayla başlıyor. Yol kenarında bir köpeğe çarpan sürücünün arabası bozuluyor. Yardım için girdiği tamirhanede ise hikayenin seyri değişiyor: Oto tamircisi Vahid, içeri giren adamı görünce donup kalıyor. Çünkü bu adamın, yıllar önce hapishanede kendisine işkence yapan “Topal” lakaplı muhbir olduğundan şüpheleniyor.
Hikayeyi tekinsiz kılan psikolojik bir kırılma noktası var: Vahid’in o karanlık dönemde gözleri bağlıydı; adamın yüzünü hiç görmedi. Hafızasında sadece bir ses, bir yürüyüş ve bir ritim var.
Peki ya o adam suçsuzsa? Öfke ve travma, insanı kendi celladını yaratmaya zorlayabilir mi?
İntikam ateşi öyle güçlü ki, Vahid adamı kaçırıp çöle götürüyor ve diri diri gömmeye hazırlanıyor. Emin olmak için ise hapishaneden tanıdığı bir kadın fotoğrafçıyı bu tehlikeli oyunun içine çekmesi gerekiyor.
Otokrasinin Aynası ve Karanlık Mizah
Jafar Panahi’nin kendi hücre günlerinden yola çıkarak ve siyasi otoritelerin gözünden kaçarak çektiği bu film, hem İran rejimine karşı politik bir manifesto niteliğinde hem de izleyiciyi köşeye sıkıştıran derin bir insanlık dramı. Yapım, bir yandan gerilim dozu yüksek bir intikam hikayesi olarak ilerlerken, diğer yandan beklenmedik karanlık mizahıyla ezber bozuyor.
Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan film, otokrasinin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini, toplu travmaların nesiller boyu nasıl aktarıldığını ve affetmenin aslında unutmak anlamına gelmediğini anlatıyor.
2024: Anora – IMDb: 7.4
- Yönetmen: Sean Baker
- Oyuncular: Mikey Madison, Mark Eydelshteyn, Yura Borisov, Karren Karagulian, Vache Tovmasyan
- Tür: Romantik Komedi, Drama
- OGGUSTO Notu: En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 5 Oscar kazanan Anora, 6 milyon dolarlık mütevazı bütçesine karşılık dünya çapında 59.3 milyon dolar hasılat elde ederek Sean Baker’ın kariyerindeki en yüksek gişe başarısına ulaştı.
Anora, Brooklyn’deki bir striptiz kulübünde çalışan genç bir kadının, Ani’nin hikayesiyle perdelerini açıyor. Ani, bir gece kulübünde Rus bir oligarkın şımarık oğlu Vanya ile tanışıyor. Olaylar nefes kesici bir hızla gelişiyor ve kendilerini Las Vegas’ta yıldırım nikahıyla evlenmiş buluyorlar.
Babasının parasıyla gününü gün eden Vanya için bu evlilik ailesine karşı çocukça bir isyan anlamı taşırken; Ani içinse hayatını tamamen değiştirecek, gerçek bir modern zaman masalı fırsatı doğuruyor.
Sınıf Çatışmaları ve Bir Anti-Sindirella Hikayesi
Tangerine ve The Florida Project gibi bağımsız sinemanın kült yapımlarıyla tanınan yönetmen Sean Baker, bu kez bildiğimiz sınıfsal hiyerarşileri tersyüz eden bir “Anti-Sindirella” öyküsü sunuyor. Vanya’nın ailesi durumu öğrendiği an, evliliği iptal ettirmek için Rusya’dan New York’a adamlarını gönderiyor. Bu noktadan sonra film, Brooklyn sokaklarında gece boyu süren vahşi ve absürt bir kovalamacaya evriliyor.
Film, hızlı tempolu bir komedi gibi aksa da derinlerde kapitalizmin gerçekliğini, insan ilişkilerinin metalaşmasını ve paranın satın alamadığı gururu sorguluyor. Ödülünü “geçmiş, şimdiki ve gelecekteki tüm seks işçilerine” adayan Baker’ın en büyük başarısı, karakterleri klişelerden arındırıp ekrana “gerçek insan” olarak yansıtmasında yatıyor.
2023: Anatomy of a Fall (Bir Düşüşün Anatomisi)- IMDb: 7.6
- Yönetmen: Justine Triet
- Oyuncular: Sandra Hüller, Swann Arlaud, Milo Machado-Graner, Antoine Reinartz, Samuel Theis
- Tür: Drama
- OGGUSTO Notu: En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu dahil 5 dalda Akademi Ödülü’ne aday gösterilen yapım, En İyi Orijinal Senaryo Oscar’ını kucakladı. Yalnızca Fransa’da 1.9 milyonun üzerinde seyirci toplayarak bağımsız sinemada büyük bir gişe rekoruna imza attı.
Anatomy of a Fall, Fransız Alpleri’nin gözlerden uzak, izole bir dağ evinde yaşayan Alman yazar Sandra’nın hayatındaki kırılma noktasıyla başlıyor. Bir gün kocası Samuel, gizemli bir şekilde evin üst katından düşerek karlar üzerinde hayatını kaybediyor. Kazayla düşme mi, intihar mı, yoksa kusursuz bir cinayet mi?
Sandra birdenbire kendini baş şüpheli olarak mahkeme kürsüsünde bulurken, davanın ve annesinin kaderini belirleyecek nihai güç, görme engelli 11 yaşındaki oğulları Daniel’in ellerine kalıyor. Mahkeme süreci ilerledikçe sadece ölüm değil; Sandra ve Samuel’in evliliği, Sandra’nın edebi hırsları, biseksüelliği ve bir kadın olarak kimliği de yargılanmaya başlıyor.
Kurgu ile Gerçek Arasındaki İnce Çizgi
Yönetmen Justine Triet, belgesel geçmişinden gelen sinematografik yaklaşımını koruyarak, hikayeyi kurgu ile çıplak gerçeklik arasında bir yerde konumlandırıyor. Filmde Daniel’in körlüğü, izleyiciyi de adeta birer jüri üyesine dönüştürerek karakterlerin ses tonlarını ve mahkemedeki ses kayıtlarını pürdikkat dinlemeye zorluyor.
Özellikle Sandra ve Samuel arasındaki gizlice kaydedilmiş kavga sahnesi, filmin en vurucu noktası.
2022: Triangle Of Sadness (Hüzün Üçgeni) – IMDb: 7.2
- Yönetmen: Ruben Östlund
- Oyuncular: Harris Dickinson, Charlbi Dean, Woody Harrelson, Dolly de Leon, Zlatko Burić
- Tür: Kara Komedi
- OGGUSTO Notu: Yönetmen Ruben Östlund’un İngilizce çektiği ilk film olan yapım, Cannes’da dakikalarca ayakta alkışlanarak Altın Palmiye’ye uzandı. Filmin adı, plastik cerrahların kaşların ortasında oluşan ve “endişe kırışıklığı” olarak bilinen bölge için kullandıkları tıbbi bir terimden geliyor.
Triangle of Sadness, moda dünyasında hızla yükselen manken Carl ve influencer sevgilisi Yaya’nın ışıltılı hayatıyla açılıyor. Süper zenginler için düzenlenen ultra lüks bir yat turuna davet edilen çift; gemide Rus oligarklar, İngiliz silah tüccarları ve alkolik Marksist bir kaptanın da dahil olduğu absürt bir elit tabakayla tanışıyor.
“Müşteri her zaman haklıdır” ilkesinin çılgınlık seviyesine ulaştığı gemide, mürettebatın zenginlerin en saçma taleplerini bile reddetmesi yasak. İlk başta Instagram filtrelerinde mükemmel ve kusursuz görünen elit dünya, fırtınalı bir gecede düzenlenen Kaptan’ın Akşam Yemeği’nde tam bir felakete dönüşüyor.
Sinema Tarihinin En Rahatsız Edici Akşam Yemeği
Filmin fırtına esnasındaki akşam yemeği sahnesi, modern sinema tarihinin hem en rahatsız edici hem de en komik sekanslarından biri. Östlund, geminin batması ve hayatta kalanların ıssız bir adada mahsur kalmasıyla modern zamanların yapay sosyal hiyerarşilerini tersyüz ediyor.
Güç, para ve güzellik arasındaki ilişkiyi ortaya koyan yapım, balyoz gibi inen ama bir o kadar da eğlendiren modern bir kapitalizm ve sınıf hicvi sunuyor.
2021: Titane IMDb: 6.4
- Yönetmen: Julia Ducournau
- Oyuncular: Agathe Rousselle, Vincent Lindon, Garance Marillier, Laïs Salameh
- Tür: Psikolojik Dram
- OGGUSTO Notu: Yönetmen Julia Ducournau, Titane ile Cannes Film Festivali tarihinde Altın Palmiye’yi tek başına kazanan ilk kadın yönetmen (1993’te ödülü paylaşan Jane Campion’dan sonra ise genel toplamda ikinci kadın yönetmen) olarak sinema tarihinin en büyük devrimlerinden birine imza attı.
Titane, çocukken geçirdiği travmatik bir trafik kazası sonrası kafasına titanyum bir plaka takılan Alexia’nın hikayesiyle açılıyor. Yetişkinliğinde otomobillere karşı sıra dışı bir fetişizm besleyen ve araba şovlarında dansçı olarak çalışan Alexia, bastıramadığı dürtüleriyle bir suçluya dönüşüyor.
Sıra dışı bir metal-insan senteziyle hamile kalan ve polisten kaçmak zorunda olan genç kadın, hayatta kalabilmek için radikal bir karar alıyor: Yıllar önce kaybolan oğlunu arayan acılı bir itfaiye şefinin yerine geçerek erkek kimliğine bürünüyor.
Beden Dehşetinin Arkasındaki Aşk Hikayesi
Vincent Lindon’ın muhteşem bir performansla canlandırdığı itfaiye şefi, Alexia için sığınılacak bir baba figürüne dönüşürken; Alexia’nın bedeni, içindeki titanyum elementinin dönüştürücü ve içgüdüsel etkileriyle acı dolu bir evrim geçiriyor.
Yönetmen Julia Ducournau, vizyoner sinematografisiyle ilk bakışta izleyiciyi sarsan filmi aslında “iyimser bir aşk hikayesi” olarak tanımlıyor. Sınırları zorlayan tüm dehşetin arkasında Titane, toplumsal cinsiyet rollerini, aidiyeti ve nihayetinde insanı iyileştiren saf, koşulsuz sevgi arayışını sorguluyor.
2020 yılında COVID-19 pandemisi nedeniyle Cannes Film Festivali iptal edildi. Bu durum, festival tarihinde nadir görüldüğü için sinema dünyasında büyük yankı uyandırdı. Yine de festivalin resmi seçkisine alınan filmler arasında öne çıkan yapımlar vardı. Örneğin, Wes Anderson’ın “The French Dispatch” ve Thomas Vinterberg’in “Another Round” filmleri.
2019: Parasite (Parazit) IMDb: 8.5
- Yönetmen: Bong Joon-ho
- Oyuncular: Song Kang-ho, Lee Sun-kyun, Cho Yeo-jeong, Choi Woo-shik, Park So-dam, Jang Hye-jin
- Tür: Kara Komedi, Gerilim
- OGGUSTO Notu: Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanan ilk Güney Kore yapımı olan Parasite, Akademi Ödülleri’nde En İyi Film dahil 4 Oscar kazanarak Oscar tarihinde büyük ödülü alan ilk İngilizce dışı film oldu. Yapıt, dünya çapında 266 milyon dolar hasılat elde ederek küresel bir fenomene dönüştü.
Parasite, Seul’ün yer altı dünyasını simgeleyen, gün ışığından mahrum bir yarı-bodrum evde, sefalet içinde yaşayan Kim ailesinin hayatta kalma mücadelesiyle başlıyor. Pizza kutusu katlayarak günü kurtarmaya çalışan dört kişilik ailenin kaderi, oğullarının bir arkadaşı sayesinde zengin Park ailesinin evine İngilizce öğretmeni olarak adım atmasıyla değişiyor.
Yönetmen Bong Joon-ho senaryoyu yazarken kendi gençlik yıllarından ilham almış: Üniversitedeyken o dönemki kız arkadaşı (şimdi eşi), Bong’u matematik öğretmeni olarak zengin bir ailenin yanına yerleştirmiş.
İki Farklı Seul ve Kapitalizmin Çelişkileri
Park ailesinin malikanesine adım atan oğul, kısa sürede kusursuz planı devreye sokuyor: Tüm ailesini farklı kimlikler altında bu eve yerleştirmeyi başarıyor. Kız kardeşi bir sanat terapisti, babası şoför, annesi ise hizmetçi rolüne bürünüyor.
Biri yer altındaki dünyada hayata tutunmaya çalışan, diğeri ise şehre hakim modern bir mimari harikasında lüks içinde yaşayan bu iki ailenin yolları kesiştiğinde; film hızlı tempolu bir kara komediden, kapitalizmin sınıfsal çelişkilerini ve “koku” metaforunu yüzümüze çarpan vahşi bir gerilime evriliyor.
2018: Shoplifters (Arakçılar) IMDb: 7.9
- Yönetmen: Hirokazu Kore-eda
- Oyuncular: Lily Franky, Sakura Ando, Kirin Kiki, Jyo Kairi, Mayu Matsuoka
- Tür: Drama
- OGGUSTO Notu: Oscar ve Altın Küre’de En İyi Yabancı Dilde Film dalında aday gösterilen Shoplifters, usta yönetmen Hirokazu Kore-eda’ya Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazandırdı. Bu başarıyla Kore-eda, 21. yüzyılda Altın Palmiye kazanan ilk Japon yönetmen olarak sinema tarihine geçti.
Shoplifters, gökdelenleri ve lüks yaşamıyla bildiğimiz Tokyo’nun kenar mahallelerinde, sistemin dışına itilmiş 5 kişilik bir ailenin hikayesini odağına alıyor. Hatsue adındaki yaşlı bir kadının ölen kocasından kalan emekli maaşı ve ev sahipliği etrafında kümelenen sıra dışı aile, gündelik işlerle ve organize küçük hırsızlıklarla hayata tutunuyor.
Film, ‘baba’ Osamu ve ‘oğul’ Shota’nın bir süpermarkette hırsızlık yaptığı açılış sekansıyla seyirciyi yakalıyor. Eve dönüş yolunda ebeveynleri tarafından donması için balkonda terk edilmiş 4-5 yaşlarında küçük bir kız çocuğuna rastlıyorlar. Ona “Yuri” adını verip aralarına almalarıyla, ailenin dinamikleri baştan yazılıyor.
Kan Bağının Ötesinde…
Yönetmen Hirokazu Kore-eda, senaryoyu kaleme alırken modern dünyada “aile” kavramının içini dolduran şeyin ne olduğunu sorguluyor. Ulaştığı yanıt net: Aileyi aile yapan şey biyolojik bağlar değil; saf bir topluluk duygusu, koruma içgüdüsü ve beraberliktir…
Çevreleri mutlak bir umutsuzluk, yoksulluk ve tekinsizliklerle sarılmış olsa da, karakterlerin birbirine tutunma biçimi izleyiciye yaşamı onaylayan, sıcak bir pencere açıyor. Shoplifters, modern kapitalizmin görünmez kıldığı insan hikayelerine şefkatli bir vizörden bakıyor.
2017: The Square (Kare) IMDb: 7.1
- Yönetmen: Ruben Östlund
- Oyuncular: Claes Bang, Elisabeth Moss, Dominic West, Terry Notary
- Tür: Kara Komedi
- OGGUSTO Notu: Oscar ve Altın Küre’de En İyi Yabancı Film dalında aday gösterilen yapım, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye kazanarak Ruben Östlund’u dünya sinemasının en tepe noktasına taşıdı. Filmin çıkış noktası, Östlund’un Göteborg’da bizzat yaşadığı gerçek bir sokak hırsızlığına dayanıyor.
The Square, Stockholm’ün en prestijli modern sanat müzesinin kusursuz, elit ve entelektüel küratörü Christian’ın hikayesiyle perdelerini açıyor. Müze, insani dayanışmayı, eşitliği ve güveni simgeleyen “The Square (Kare)” adlı yeni bir enstalasyon sergisine hazırlanmaktadır. Sanatçı beyanında yazan “The Square bir sığınaktır. İçinde hepimiz eşit hak ve yükümlülükleri paylaşırız” mottosu, Christian’ın lüks ve korunaklı hayatının tam merkezindedir.
Christian’ın kibirli ve kusursuz hayatı, işe giderken uğradığı bir sokak hırsızlığıyla darmadağın olur. Cüzdanı ve telefonu çalınan küratör, elit maskesini düşürerek bir intikam planı yapar ve olaylar kontrolden çıkar.
Şempanzeler, Skandallar ve İkiyüzlülüğün Anatomisi
Telefonunu geri almak için banliyölere adım atan Christian, kendini beklenmedik absürt sonuçların ortasında bulur. Elisabeth Moss’un canlandırdığı Amerikalı gazeteci Anne ile yaşanan tuhaf romantik karşılaşmalar, evinde boya kalemiyle dolaşan bir şempanze, sergiyi parlatmak için hazırlanan ve sosyal medyada infial yaratan viral bir video başını belaya sokar.
Özellikle burjuvazinin katıldığı akşam yemeğinde bir performans sanatçısının (Terry Notary) “şempanze adam” rolüyle sınırları aşarak elit konuklara saldırdığı sahne, sinema tarihinin en güçlü sosyolojik tokatlarından. Östlund, karakterlerini ait oldukları sosyal hiyerarşinin dışında düşünmeyerek; modern sanat dünyasının ikiyüzlülüğünü, ifade özgürlüğünün sınırlarını ve siyasi doğruculuğun sahte maskesini yırtıyor.
2016: I, Daniel Blake (Ben, Daniel Blake) IMDb: 7.8
- Yönetmen: Ken Loach
- Oyuncular: Dave Johns, Hayley Squires, Briana Shann, Dylan McKiernan
- Tür: Sosyal Drama
- OGGUSTO Notu: İşçi sınıfının efsanevi yönetmeni Ken Loach, bu filmle Cannes Film Festivali’nde kariyerinin ikinci Altın Palmiye ödülünü kazanarak sinema tarihine adını yazdı. Film, İngiltere’nin bürokratik yapısına getirdiği eleştiriyle dönemin İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn dahil tüm siyaset dünyasında büyük yankı uyandırdı.
I, Daniel Blake, İngiltere Newcastle’da yaşayan, geçirdiği ağır kalp krizi sonrası doktoru tarafından çalışması yasaklanan 59 yaşındaki dul marangoz Daniel Blake’in sistemle olan mücadelesiyle başlıyor. Devletin “İş Yeterliliği Değerlendirmesi” neticesinde çalışmaya uygun bulunan Daniel’in İstihdam ve Destek Ödeneği reddediliyor.
Sistem, doktorunun kararına kulak tıkarken, Daniel kendini absürt bir bürokratik döngünün içinde buluyor: İtiraz hakkını kullanabilmesi için formları online doldurmak zorunda, ancak hayatı boyunca bilgisayar kullanmamış bir marangoz olarak dijital dünyanın dışında kalıyor.
Sprey Boyayla Yazılan Bir Manifesto ve Ortak Kader
Yardım alabilmek için trajikomik bir şekilde sürekli iş aramak zorunda bırakılan Daniel, sistemin ikiyüzlülüğüne karşı bir gün öfkesini ve gururunu sprey boyayla resmi binanın duvarına haykırıyor: “Ben, Daniel Blake, açlıktan ölmeden önce itiraz tarihimi talep ediyorum.”
Daniel, yalnız ve onurlu yürüyüşünde, sistem tarafından evinden tahliye edilen ve iki çocuğuyla açlık sınırında yaşam mücadelesi veren bekar anne Katie ile karşılaşıyor. Sosyal devlet labirentinin acımasız koridorlarında iki yabancı, kan bağının ötesinde bir aile ve sığınak inşa ediyor. Ken Loach’un belgesel yalınlığındaki kamerası, modern dünyanın görünmez kıldığı sınıfsal adaletsizlikleri ve bürokratik vahşeti en çıplak haliyle yüzümüze çarpıyor.


