Dünyanın en ünlü opera binalarını keşfetmeye hazır mısınız? Tarihe tanıklık eden bu yapılara ve ilginç hikâyelerine yakından bakıyoruz.
Opera binaları, yüzyıllardır şehirlerin kültür hayatını şekillendiren en önemli mimari yapılardan. Palais Garnier ve La Scala gibi opera tarihinin simgelerinden Sidney Opera Binası ve Oslo Opera House gibi çağdaş yapılara uzanan listede, dünyanın en ünlü opera binalarını mimarileri, sahnelerinde yaşanan önemli olaylar ve pek bilinmeyen ayrıntılarıyla bir araya getirdik.
Bir Bakışta Dünyanın En Ünlü Opera Binaları
- Dünyanın en ünlü opera binaları arasında Palais Garnier, La Scala, Viyana Devlet Operası ve Sidney Opera Binası gibi simge yapılar yer alıyor.
- Listede 18. ve 19. yüzyıldan günümüze uzanan farklı dönemlerin opera mimarisini görebilirsiniz.
- Zaha Hadid, Jorn Utzon ve Snohetta gibi önemli mimarların tasarladığı çağdaş opera binaları da seçkide yer alıyor.
- Türkiye’den Atatürk Kültür Merkezi ve Süreyya Operası da listede yer alıyor.
- Bir Bakışta Dünyanın En Ünlü Opera Binaları
- Palais Garnier – Paris, Fransa
- Teatro alla Scala – Milano, İtalya
- Sidney Opera Binası – Sidney, Avustralya
- La Fenice – Venedik, İtalya
- Viyana Devlet Operası – Viyana, Avusturya
- Semperoper – Dresden, Almanya
- Teatro Colon – Buenos Aires, Arjantin
- Teatro Amazonas – Manaus, Brezilya
- Oslo Opera House – Oslo, Norveç
- Royal Theatre of Rabat — Rabat, Fas
- Atatürk Kültür Merkezi – İstanbul, Türkiye
- Süreyya Operası – İstanbul, Türkiye
Palais Garnier – Paris, Fransa


Palais Garnier’nin Künyesi
- Mimar: Charles Garnier
- Açılış: 1875
- Mimari: Beaux-Arts / II. İmparatorluk dönemi eklektizmi
- Öne çıkan bölüm: Grand Escalier
- Tavan: Marc Chagall, 1964
- Edebiyattaki yeri: Gaston Leroux’nun Operadaki Hayalet romanıyla özdeşleşen opera binası
- Ünlü “yeraltı gölü”: Temelleri stabilize etmek amacıyla oluşturulan gerçek bir su rezervuarından doğan efsane
Paris‘in en tanınan yapılarından Palais Garnier, sahnesinde ağırladığı operalar kadar mimarisi ve etrafında büyüyen efsanelerle de şehrin simgelerinden biri. III. Napolyon döneminde düzenlenen yarışmayı henüz 35 yaşındaki Charles Garnier’nin kazanmasıyla başlayan hikâye, 1875’te açılan ve bugün mimarın adıyla anılan bir opera binasına uzanıyor.
Charles Garnier tarafından tasarlanan Palais Garnier, Beaux-Arts (Güzel Sanatlar Mimarisi) geleneğini mermer, oniks, mozaik, altın varak ve heykellerle bir araya getiriyor.

Binanın en çarpıcı bölümlerinden biri Grand Escalier, yani Büyük Merdiven. Mermer basamaklar, balkonlar ve kıvrımlı korkuluklarla tasarlanan bu alanın işlevi seyirciyi salona ulaştırmanın çok ötesindeydi. 19. yüzyıl Paris’inde operaya gelenler burada birbirlerini izliyor, locaları andıran balkonlardan kalabalığı seyrediyordu. Garnier böylece daha perde açılmadan binanın içinde başka bir sahne kurmuştu.
Chagall İmzalı Meşhur Tavan


Palais Garnier’nin en şaşırtıcı karşılaşmalarından biri, 19. yüzyıl mimarisinin ortasında karşınıza çıkan Marc Chagall imzalı tavan. 1964’te oditoryuma eklenen eser, kırmızı ve altın tonlarının hâkim olduğu tarihi salonun üzerinde güçlü renkleriyle bambaşka bir dönem açıyor. Chagall kompozisyonda farklı opera ve bestecilere göndermeler yaparken, opera binasının dev kristal avizesi de çalışmanın tam merkezinde asılı duruyor.
Operadaki Hayalet’in Arkasındaki Gerçek


Universal Pictures, Wikimedia Commons
Palais Garnier’nin yeraltında gerçekten su var. Ancak hikâyelerde anlatıldığı biçimiyle gizemli, doğal bir gölden söz etmiyoruz.
İnşaat sırasında zemindeki yüksek yeraltı suyu seviyesi ciddi bir mühendislik problemi yaratınca binanın temellerini korumak amacıyla sahnenin altında büyük bir su rezervuarı oluşturuldu. Zamanla bu yapı, Palais Garnier’nin meşhur “yeraltı gölü” efsanesine dönüştü.
Efsaneyi büyüten bir başka olay ise 1896’da avizenin karşı ağırlıklarından birinin düşmesi oldu. Gerçek bir yeraltı rezervuarı, opera binasının karanlık koridorları ve bu ölümcül kaza; Gaston Leroux’nun 1910’da yayımlanan Operadaki Hayalet romanıyla özdeşleşecek atmosfer için fazlasıyla güçlü malzemelerdi. Leroux, Palais Garnier’nin altındaki “gölü” maskeli hayaletinin saklandığı dünyaya taşıdı.
OGGUSTO Notu: Palais Garnier, kapsamlı restorasyon ve kurşun arındırma çalışmaları nedeniyle 2027-2032 yılları arasında kapalı olacak. Başlangıçta iki yıl sürmesi planlanan çalışmalar beş yıla uzatılırken, tarihi opera binasının 2032’de yeniden açılması planlanıyor.
Paris’in kültürel simgelerinden biri olup, tarih, mimari ve sanatı bir araya getiren Palais Garnier Opera Binası hakkında tüm detayları keşfedin.
Teatro alla Scala – Milano, İtalya


Teatro alla Scala’nın Künyesi
- Şehir: Milano, İtalya
- Mimar: Giuseppe Piermarini
- Açılış: 3 Ağustos 1778
- Mimari: Neoklasik
- Açılış eseri: Antonio Salieri, L’Europa riconosciuta
- Öne çıkan besteciler: Gioachino Rossini, Vincenzo Bellini, Gaetano Donizetti, Giuseppe Verdi, Giacomo Puccini
- Efsanevi isimler: Maria Callas, Arturo Toscanini, Renata Tebaldi
- Ünlü seyircileri: En üst galerideki “loggionisti”
Opera dünyasının bir başkenti olsaydı, Milano’daki Teatro alla Scala bu ünvanın en güçlü adaylarından biri olurdu. Rossini’den Bellini’ye, Verdi’den Puccini’ye; İtalyan operasının en önemli bestecilerinin eserlerine ev sahipliği yapan La Scala, sahnesindeki isimler kadar seyircileriyle de opera tarihine geçti.
La Scala’nın hikâyesi aslında bir yangınla başladı. Milano’nun eski opera binası Teatro Regio Ducale’nin 1776’da yanmasının ardından Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın himayesinde yeni bir tiyatro yapılmasına karar verildi. Neoklasik mimar Giuseppe Piermarini tarafından tasarlanan La Scala, 3 Ağustos 1778’de Antonio Salieri’nin L’Europa riconosciuta operasıyla açıldı. Binanın adı ise bulunduğu yerde daha önce yükselen Santa Maria alla Scala Kilisesi’nden geliyor.
Verdi’den Puccini’ye Opera Tarihinin Yazıldığı Sahne

La Scala’nın İtalyan operasıyla kurduğu bağ 19. yüzyılda giderek güçlendi. Rossini’nin La pietra del paragone operasının 1812’de burada sahnelenmesi önemli dönüm noktalarından biriydi; ardından Donizetti ve Bellini’nin eserleri geldi. Fakat La Scala ile adı en güçlü biçimde özdeşleşen besteci Giuseppe Verdi oldu.
Verdi’nin La Scala serüveni 1839’da Oberto, Conte di San Bonifacio ile başladı. Asıl kırılma ise 1842’de yaşandı: Nabucco, bestecinin kariyerindeki ilk büyük başarı oldu ve dönemin Milano’sunda yükselen yurtsever duygularla birleşerek La Scala’nın İtalyan operasındaki konumunu güçlendirdi. İlerleyen yıllarda Verdi’nin Otello ve Falstaff gibi eserlerinin prömiyerleri de burada gerçekleşti. La Scala daha sonra Puccini’nin de aralarında bulunduğu büyük İtalyan bestecilerin yeni eserlerini dünyayla buluşturan başlıca sahnelerden biri oldu.
Maria Callas ve La Scala

20. yüzyıla gelindiğinde La Scala’nın tarihine damga vuran isimlerin başında Maria Callas vardı. Callas, Renata Tebaldi, Giuseppe Di Stefano ve Mario Del Monaco gibi dönemin büyük sesleriyle birlikte savaş sonrası La Scala’nın altın çağının simgelerinden birine dönüştü. Bugün tiyatronun kendi tarih anlatısında bile 1950’ler doğrudan Callas’ın fotoğrafıyla temsil ediliyor.
Bu dönem La Scala için ayrıca bir yeniden doğuştu. Bina, II. Dünya Savaşı sırasında 1943’teki bombardımanda ağır hasar görmüş; onarımların ardından 1946’da Arturo Toscanini yönetimindeki konserle yeniden açılmıştı. Birkaç yıl sonra Callas’ın La Scala ile kurduğu güçlü bağ, tiyatronun savaş sonrası uluslararası konumunun yeniden şekillendiği dönemin simgelerinden biri oldu.
La Scala’da Asıl Sınav: Loggione

La Scala’yı başka opera binalarından ayıran en ilginç geleneklerden biri salonun en üst katında yaşanıyor. Loggione adı verilen en üst galerinin müdavimleri, yani loggionisti, opera dünyasının en bilgili ve zor beğenen seyirci topluluklarından biri olarak ün kazandı.
Burada büyük bir performans dakikalarca alkışlanabilir; beklentiyi karşılamayan bir yorum ise aynı açıklıkla protesto edilebilir. Üstelik sahnedeki kişinin şöhreti pek koruma sağlamıyor. Bu nedenle La Scala’da loggionisti karşısına çıkmak, kuşaklar boyunca opera sanatçıları için başlı başına bir sınav olarak görüldü. Google Arts & Culture’ın La Scala tarihini anlatırken bu geleneği “baptism of fire”, yani “Ateşle sınanma (ilk büyük sınav)” olarak anması boşuna değil.
La Scala’nın yaklaşık 250 yıldır taşıdığı ağırlık da burada yatıyor: Burası opera tarihinin korunduğu bir bina olmanın ötesinde, yeni eserlerin, büyük yorumcuların ve onları yargılamaktan çekinmeyen bir seyirci kültürünün kuşaklar boyunca karşılaştığı bir sahne.
Opera sanatı nedir, nasıl ortaya çıktı? Opera türleri, dünyaca ünlü eserler ve sanatçılarla operanın geçmişten bugüne uzanan hikâyesini keşfedin.
Sidney Opera Binası – Sidney, Avustralya


Sidney Opera Binası’nın Künyesi
- Şehir: Sidney, Avustralya
- Mimar: Jørn Utzon
- İnşaat: 1959-1973
- Açılış: 1973
- Mimari: Dışavurumcu modern mimari
- Öne çıkan özellik: Yelkenleri ve deniz kabuklarını çağrıştıran çatı sistemi
- UNESCO statüsü: 2007’den beri Dünya Mirası Listesi’nde
- Tasarım yarışması: 30 ülkeden 233 proje arasından seçildi
Sidney Limanı’nın kıyısında yükselen Sidney Opera Binası, geleneksel opera mimarisinden kopan tasarımıyla 20. yüzyılın en tanınan yapılarından biri. Danimarkalı mimar Jørn Utzon tarafından tasarlanan ve 2007’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan bina, bugün Sidney’in ve Avustralya’nın simgeleri arasında.
Hikâye, 1956’da açılan uluslararası mimarlık yarışmasıyla başladı. 30 ülkeden gelen 233 proje arasından seçilen Utzon’un tasarımı aslında ilk değerlendirmede elenmişti. Jüri üyelerinden ünlü Fin mimar Eero Saarinen, projeyi elenenler arasından çıkararak yeniden değerlendirilmesini sağladı.
Bir Küreden Doğan Çatı

Sidney Opera Binası’nın yelkenleri ve deniz kabuklarını çağrıştıran çatısı, inşaatın en büyük mühendislik problemini oluşturdu. Çözüm 1961’de bulundu: Çatıdaki farklı kabukların tamamı aynı kürenin parçaları olarak tasarlanacaktı. Prefabrik beton elemanların kullanılmasını mümkün kılan bu sistem için dönemin koşullarında oldukça yenilikçi olan bilgisayar destekli hesaplamalardan da yararlanıldı.
Sanılanın aksine: Utzon’un bu geometrik çözümü portakal soyarken bulduğu sıkça anlatılsa da fikir, opera binasının maket parçalarını üst üste yerleştirirken ortaya çıktı.
Utzon’un Tamamlanmış Halini Görmediği Başyapıtı

İnşaat 1959’da başladı ancak mühendislik sorunları, gecikmeler ve yükselen maliyetler projeyi siyasi tartışmaların merkezine taşıdı. Utzon, kamu otoriteleriyle yaşadığı anlaşmazlıkların ardından 1966’da projeden ayrıldı ve Avustralya’yı terk etti. Bina yaklaşık 14 yıllık inşaatın ardından 1973’te tamamlandı; Utzon ise Sidney’e dönerek eserini bitmiş haliyle görmedi.
Başlangıçta öngörülen bütçenin yaklaşık 15 katına mal olan Sidney Opera Binası, bugün mimarlık tarihinin en önemli yapılarından biri kabul ediliyor. UNESCO’nun “Sidney Limanı’na uzanan yarımadanın ucunda yer alan büyük bir kentsel heykel” olarak tanımladığı yapı, mimarlık ile mühendisliğin buluştuğu en önemli örneklerden.
Kilometrelerce yol yapmanıza gerek kalmadan, dünyanın ve Türkiye’nin en çok ilgi çeken birbirinden ilginç yapılarını keşfedin.
La Fenice – Venedik, İtalya


Teatro La Fenice’nin Künyesi
- Şehir: Venedik, İtalya
- Mimar: Giannantonio Selva (2003’teki açılışında Aldo Rossi)
- Açılış: 16 Mayıs 1792
- Mimari: Neoklasik
- Açılış eseri: Giovanni Paisiello, I Giuochi d’Agrigento
- Öne çıkan besteciler: Gioachino Rossini, Vincenzo Bellini, Gaetano Donizetti, Giuseppe Verdi
- Ünlü prömiyerler: Tancredi, Rigoletto, La traviata, Simon Boccanegra
- Büyük yangınlar: 1836 ve 1996
- Yeniden açılış: 2003
Adı İtalyancada “Anka Kuşu” anlamına gelen La Fenice’nin iki büyük yangından sonra küllerinden yeniden doğacağını kim tahmin edebilirdi? Venedik’in simge opera binası, yaklaşık iki buçuk yüzyıllık tarihinde Rossini’den Verdi’ye uzanan opera mirası kadar yıkılıp yeniden ayağa kalkmasıyla da sıra dışı bir yere sahip.
La Fenice, Venedik’in önde gelen opera salonlarından San Benedetto’nun yanmasının ardından düzenlenen mimarlık yarışması sonucunda doğdu. Yarışmayı kazanan Giannantonio Selva, gösterişli bir anıt yaratmak yerine Venedik’in mevcut dokusuyla bütünleşen neoklasik bir yapı tasarladı. Opera binası 16 Mayıs 1792’de açıldı ve kısa sürede Avrupa’nın önemli opera sahneleri arasına girdi.
Verdi’nin Eserlerinin Doğduğu Sahne

La Fenice, 19. yüzyılda İtalyan operasının gelişiminde önemli rol oynadı. Tiyatronun en güçlü bağlarından biri Giuseppe Verdi ile kuruldu. Bestecinin Ernani (1844), Attila (1846), Rigoletto (1851), La traviata (1853) ve Simon Boccanegra (1857) operaları ilk kez La Fenice sahnesinde seyirciyle buluştu. Bugün opera repertuvarının temel eserleri arasında bulunan Rigoletto ve La traviata düşünüldüğünde, La Fenice’nin opera tarihindeki yeri çok daha iyi anlaşılıyor.
İki Yangın, İki Yeniden Doğuş

La Fenice’nin adı ilk kez 1836’da gerçeğe dönüştü. Büyük bir yangın opera salonunu neredeyse tamamen yok etti; yapı Giambattista ve Tommaso Meduna kardeşlerin yönetiminde olağanüstü bir hızla yeniden inşa edilerek yaklaşık bir yıl sonra kapılarını açtı.
Daha büyük felaket ise 29 Ocak 1996’da geldi. Kundaklama sonucu çıkan yangın, beş kat locayı, sahneyi ve tavanı yok ederek geriye sadece dış duvarları bıraktı. Venedik’in yeniden inşa için benimsediği ilke ise netti ve orijinaline sadık kalınacağını bildiriyordu:
Com’era, dov’era (Olduğu gibi, olduğu yerde)
Aldo Rossi’nin projesi doğrultusunda tarihi fotoğraflar, arşiv belgeleri ve 1836 yangınından sonraki rekonstrüksiyon kayıtları kullanıldı. 19. yüzyılda kullanılan malzemelere yeniden başvuruldu. Özellikle ahşap kullanımı, La Fenice’nin karakteristik akustiğini yeniden oluşturmak için kritik önem taşıdı.
La Fenice, 14 Aralık 2003’te Beethoven, Wagner ve Stravinsky eserlerinin seslendirildiği konserle yeniden açıldı. Yeniden sahnelenen ilk opera ise 2004’te, oldukça anlamlı bir seçimle Verdi’nin La traviata’sı oldu.
Bugün gördüğümüz La Fenice böylece hem 18. ve 19. yüzyıl opera mimarisinin izlerini hem de 21. yüzyılda gerçekleştirilen kapsamlı bir rekonstrüksiyonu aynı çatı altında taşıyor. Adını aldığı Anka Kuşu gibi, her yangının ardından Venedik’in opera sahnesine geri dönmeyi başardı.
Viyana Devlet Operası – Viyana, Avusturya


Viyana Devlet Operası’nın Künyesi
- Şehir: Viyana, Avusturya
- Mimarlar: August Sicard von Sicardsburg ve Eduard van der Nüll
- Açılış: 25 Mayıs 1869
- Mimari: Neo-Rönesans
- Açılış eseri: Wolfgang Amadeus Mozart, Don Giovanni
- Öne çıkan besteciler: Mozart, Wagner, Richard Strauss
- Efsanevi yöneticiler: Gustav Mahler, Richard Strauss, Herbert von Karajan
- Büyük yıkım: 12 Mart 1945
- Yeniden açılış: 1955
Klasik müziğin başkenti Viyana’nın merkezindeki Viyana Devlet Operası, dünyanın en yoğun programlarından birine sahip opera evlerinden biri. Ringstrasse üzerinde August Sicard von Sicardsburg ve Eduard van der Nüll tarafından Neo-Rönesans tarzında tasarlanan yapı, 25 Mayıs 1869’da Mozart’ın Don Giovanni operasıyla kapılarını açtı.
İlk yıllarında Viyana Saray Operası olarak bilinen yapı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun 1918’de sona ermesinin ardından bugünkü Wiener Staatsoper, yani Viyana Devlet Operası adını aldı. Gustav Mahler’in 1897-1907 arasındaki yöneticilik dönemi opera tarihinin önemli sanatsal dönemlerinden biri olurken, sahne yıllar boyunca Wagner, Mozart ve Richard Strauss yorumlarıyla ün kazandı.
Savaşın Ardından Yeniden Doğuş

Photochrom Print Collection, Wikimedia Commons

See page for author, Wikimedia Commons
Viyana Devlet Operası’nın tarihindeki en büyük kırılma 12 Mart 1945’te yaşandı. II. Dünya Savaşı’nın son aylarında Viyana’nın bombardımanı sırasında salon ve sahne yanarken 150 binden fazla kostüm ile binlerce dekor ve sahne malzemesi kaybedildi. Ana fuaye, merdivenler ve bazı tarihi bölümler ise ayakta kaldı.
Opera topluluğu çalışmalarını farklı Viyana sahnelerinde sürdürürken binanın yeniden inşası başladı. Vergiler, bağışlar ve Marshall Planı desteğiyle finanse edilen çalışmaların ardından Viyana Devlet Operası 1955’te yeniden açıldı.
Her Akşam Başka Bir Opera

Viyana Devlet Operası’nı bugün ayrı bir yere koyan özelliklerinden biri geniş ve sürekli değişen repertuvarı. Bir sezonda yaklaşık 50-60 farklı opera ve 10-12 bale sahnelenebiliyor. Bu sistem, aynı sahnede kısa aralıklarla bambaşka prodüksiyonların oynanmasını mümkün kılıyor.
Opera binasının müzik dünyasındaki ağırlığını artıran bir başka unsur ise Viyana Filarmoni Orkestrası ile arasındaki bağ. Viyana Filarmoni’nin üyeleri, Viyana Devlet Operası Orkestrası’nın müzisyenleri arasından seçiliyor. Böylece dünyanın en önemli orkestralarından birinin kökleri doğrudan bu opera sahnesine uzanıyor.
Semperoper – Dresden, Almanya


Semperoper’in Künyesi
- Şehir: Dresden, Almanya
- Mimar: Gottfried Semper
- Açılış: 1841
- Mimari: Neo-Rönesans
- Yeniden inşa: 1878 ve 1985
- Yerleşik orkestra: Sächsische Staatskapelle Dresden
- Öne çıkan besteciler: Richard Wagner, Richard Strauss
- Ünlü prömiyerler: Salome, Elektra, Der Rosenkavalier
Dresden’in tarihi merkezindeki Semperoper, 1841’de Gottfried Semper’in tasarımıyla açıldı; 1869’daki yangının ve 1945’te Dresden’in bombalanmasının ardından iki kez yeniden inşa edildi. Wagner’in kariyerinde önemli bir yere sahip olan sahne, Richard Strauss’un 15 operasından dokuzunun dünya prömiyerine de ev sahipliği yaptı. Semperoper, yaklaşık 40 yıl süren savaş sonrası rekonstrüksiyonun ardından 1985’te, savaş öncesinde burada sahnelenen son eser olan Carl Maria von Weber’in Der Freischütz operasıyla yeniden açıldı.
OGGUSTO Notu: Richard Strauss’un Salome operasının 1905’teki dünya prömiyeri Semperoper’de 38 kez perde çağrısıyla karşılandı.
Teatro Colon – Buenos Aires, Arjantin


Colon Tiyatrosu’nun Künyesi
- Şehir: Buenos Aires, Arjantin
- Mimarlar: Francesco Tamburini, Víctor Meano ve Jules Dormal
- Açılış: 25 Mayıs 1908
- Açılış eseri: Giuseppe Verdi, Aida
- Mimari: İtalyan ve Fransız etkileri taşıyan eklektik mimari
- Kapasite: 2.478 koltuk
- Öne çıkan özelliği: Dünyaca ünlü akustiği
- Sahnesine çıkan isimler: Maria Callas, Luciano Pavarotti, Enrico Caruso, Rudolf Nureyev
Yaklaşık 20 yıllık bir inşaat sürecinin ardından 1908’de Verdi’nin Aida operasıyla açılan Teatro Colón, Buenos Aires’in en önemli kültür yapılarından biri. At nalı biçimindeki ana salonu; ahşap, kumaş ve mermer gibi malzemelerin dengeli kullanımı sayesinde özellikle opera için olağanüstü bir akustiğe sahip. Maria Callas’tan Luciano Pavarotti’ye, Enrico Caruso’dan Rudolf Nureyev’e uzanan isimleri ağırlayan yapı, 2006-2010 arasındaki kapsamlı restorasyonun ardından tarihi karakterini koruyarak yeniden açıldı.
OGGUSTO Notu: Teatro Colón’un kubbesinin merkezindeki 7 metre çapında ve bir tondan ağır avizenin üzerinde, müzisyenlerin yerleşebildiği gizli bir alan bulunuyor. Bu bölüm bazı prodüksiyonlarda sesin beklenmedik bir noktadan gelmesini sağlayan efektler için kullanılabiliyor.
Teatro Amazonas – Manaus, Brezilya


Amazon Tiyatrosu’nun Künyesi
- Şehir: Manaus, Brezilya
- Mimar: Celestial Sacardim
- Açılış: 31 Aralık 1896
- Mimari: Rönesans ağırlıklı eklektik mimari
- Öne çıkan bölüm: Brezilya bayrağının renklerini taşıyan kubbesi
- Kubbe: Fransa’nın Alsace bölgesinden getirilen 36 bin parçadan oluşuyor
- Öne çıkan eser: Crispim do Amaral’ın Suların Buluşması adlı sahne perdesi
- Kültürel önemi: Festival Amazonas de Ópera’nın ana sahnesi
Amazon kauçuk ticaretinin Manaus’a büyük bir servet kazandırdığı dönemde inşa edilen Teatro Amazonas, şehrin 19. yüzyıl sonundaki yükselişinin en güçlü simgelerinden biri. Carrara mermerinden Glasgow’dan getirilen çeliğe kadar yapının önemli malzemeleri Avrupa’dan taşındı; renkli kubbesi ise Manaus şehrinin simgesine dönüştü. Yıllar süren gerileme ve restorasyonların ardından yeniden canlanan yapı, bugün Festival Amazonas de Ópera ile kentin opera geleneğini sürdürüyor.


OGGUSTO Notu: Teatro Amazonas, Temmuz 2026’da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edildi. Yapı, Manaus’taki Largo de São Sebastião ile birlikte Amazon’un kauçuk çağında kazandığı ekonomik gücü ve kentsel dönüşümü temsil eden miras alanı olarak tescillendi.
Oslo Opera House – Oslo, Norveç




Oslo Opera House’un Künyesi
- Şehir: Oslo, Norveç
- Mimar: Snøhetta
- Açılış: 12 Nisan 2008
- Mimari: Çağdaş mimari
- Öne çıkan bölüm: Üzerinde yürünebilen eğimli çatı
- Ana malzemeler: Carrara mermeri, meşe, alüminyum ve cam
- Ev sahibi: Norwegian National Opera & Ballet
- Öne çıkan sanat eserleri: Pae White’ın Metafoil perdesi, Olafur Eliasson’ın The Other Wall yerleştirmesi
Oslo Fiyordu’nun kıyısından yükselen Oslo Opera House, Snøhetta’nın opera binasını şehrin gündelik yaşamına açma fikriyle tasarlandı. Zeminden başlayarak yükselen beyaz mermer çatısında ziyaretçiler yürüyebilir ve Oslo’yu yukarıdan izleyebilir. Dışarıdaki açık ve yatay mimarinin karşısında, meşe kaplı ana salon akustik gereksinimlere göre biçimlendirilerek adeta dev bir ahşap enstrüman gibi kurgulandı.
Royal Theatre of Rabat — Rabat, Fas


Royal Theatre of Rabat‘ın Künyesi
- Açılış: Nisan 2026
- Mimar: Zaha Hadid Architects
- Mimari: Çağdaş, akışkan ve heykelsi tasarım
- Kapasite: 1.800 kişilik ana salon; 7.000 kişilik açık hava amfitiyatrosu
- Konum: Bouregreg Nehri kıyısı, Rabat
Zaha Hadid’in son büyük projelerinden Royal Theatre of Rabat, formunu Rabat ile Salé arasından geçen Bouregreg Nehri’nin akışından alıyor. Dışarıdaki kesintisiz kıvrımlar fuaye ve merdivenlerde devam ederken, 1.800 kişilik ana salonun kristalimsi geometrisi geleneksel Fas mimarisinin mukarnaslarından izler taşıyor. Yapı, büyük sahnesinin yanı sıra 7.000 kişilik açık hava amfitiyatrosuyla Rabat’ın yeni kültür merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Atatürk Kültür Merkezi – İstanbul, Türkiye
Dünyanın en görkemli opera binalarından söz ederken Türkiye’deki örnekleri atlamak olmaz. İstanbul’daki opera binaları arasında öne çıkan Atatürk Kültür Merkezi (AKM) ve Süreyya Operası, farklı dönemlerin mimarisini ve kentin sahne sanatlarıyla kurduğu bağı yansıtan iki önemli yapı.



Atatürk Kültür Merkezi’nin Künyesi
- İlk açılış: 1969
- Yeniden açılış: 2021
- Mimar: Hayati Tabanlıoğlu (1969), Murat Tabanlıoğlu / Tabanlıoğlu Mimarlık (2021)
- Mimari: Çağdaş
- Opera Salonu kapasitesi: 2.040 kişi
- Konum: Taksim Meydanı, İstanbul
İlk yapısı Hayati Tabanlıoğlu imzasıyla 1969’da İstanbul Kültür Sarayı adıyla açılan AKM, 1970’teki büyük yangının ardından onarılarak 1978’de Atatürk Kültür Merkezi adıyla yeniden hizmete girdi. 2021’de ise Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Murat Tabanlıoğlu tarafından tasarlanan yeni yapısıyla Taksim’e döndü. Böylece İstanbul’un simge kültür yapılarından biri, iki farklı kuşaktan baba ve oğul mimarın imzasını taşıyan sıra dışı bir mimarlık hikâyesine kavuştu.

Yeni AKM’nin odağında, Taksim Meydanı’ndan görülebilen ve 15 bin özel üretim seramik parçayla kaplanan kırmızı kürenin içine yerleştirilen 2.040 kişilik Opera Salonu bulunuyor.
Fotoğraf: AKM / Emre Dörter
OGGUSTO Notu: Eski AKM’nin açılışında Verdi’nin Aida operası sahnelenirken, yeni AKM 2021’de Sinan operasıyla açıldı.
Süreyya Operası – İstanbul, Türkiye


Süreyya Operası’nın Künyesi
- Açılış: 1927
- Mimar: Keğam Kavafyan
- Kapasite: 570 kişi
- Mimari: Avrupa tiyatro mimarisinden izler taşıyan erken Cumhuriyet dönemi yapısı
Süreyya İlmen’in Avrupa’daki opera ve tiyatrolardan esinlenerek İstanbul, Kadıköy’de yaptırdığı Süreyya Operası, 1927’de açıldı. Fuayesinde Paris’teki Théâtre des Champs-Élysées, salonunda ise dönemin Alman tiyatrolarının etkileri görülüyor. Naci Kalmukoğlu’nun freskleri ve İhsan Özsoy’un heykelleriyle dikkat çeken yapı, opera amacıyla tasarlanmasına karşın gerekli sahne altyapısı tamamlanamadığı için uzun yıllar sinema olarak kullanıldı.
Süreyya İlmen, opera temsilleri için Süreyya Opereti Topluluğu’nu da kurmuştu; ancak topluluk, Süreyya Operası’ndaki teknik eksikler nedeniyle temsillerini başka sahnelerde gerçekleştirdi. Yapının opera için tasarlanırken yaklaşık 80 yıl boyunca bu amaçla kullanılamaması, tarihinin en ilginç ayrıntılarından biri. 2007’de tamamlanan restorasyonla orkestra çukuru, kulisler ve teknik birimler düzenlendi ve Süreyya Operası sonunda İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sahnelerinden biri oldu.
OGGUSTO Notu: Süreyya Operası’nın sinema dönemindeki ilk müdürü, Nâzım Hikmet’in babası Hikmet Nazım Bey’di. 1930’da sesli film teknolojisine geçen salonda gösterilen ilk sesli film ise The Broadway Melody oldu.
{141067}


