preloader

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

23.12.2022
Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Yazı Boyutu:

Dünyanın en önemli müzelerinden Centre Pompidou Müzesi’nde mutlaka görmeniz gereken eserleri keşfedin.

Paris’in üç büyük müzesinden biri olarak kabul edilen ve yılda 5,5 milyondan fazla ziyaretçi misafir eden Centre Pompidou, ev sahipliği yaptığı birbirinden özel sergiler ve daimi koleksiyonunda bulunan başyapıtlarının yanı sıra, yüksek teknolojili modern mimarisi ve inanılmaz görsel çekiciliğiyle de kendisine hayran bırakan bir müze… Gelin Centre Pompidou Müzesi’nde mutlaka görmeniz gereken eserlere birlikte göz atalım.

Marcel Duchamp – Fountain, 1917

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Bundan bir asır önce efsanevi avangart Fransız sanatçı ve kültürel şakacı Marcel Duchamp, sanat oyununun oynanış şeklini sonsuza dek değiştirecek kadar tartışmalı bir eser tasarladı. Söz konusu eser, Duchamp’ın sorgulayarak sırt üstü çevirdiği, gizemli bir takma adla imzaladığı ve ‘Fountain’ yani ‘Çeşme’ adını verdiği porselen bir pisuardı. Sinsi bir satranç ustasının dahice bir hamlesi gibi, Çeşme’nin sanat tarihine girişi, sanat dünyasının hassas ilkelerini tepetaklak etti.

Nisan 1917’de Marcel Duchamp bir pisuar satın aldı, onu “Richard Mutt” adıyla imzaladı, ona “Fountain” adını verdi ve bunu “hazır-yapım” bir eser olarak nitelendirdi. Bu eylemini endüstriyel bir nesneyi sırf sanatçı onu seçti diye “sanat eseri” statüsüne yükseltmek olarak tanımlıyordu. Eserini Bağımsız Sanatçılar Derneği’nin ev sahipliği yaptığı bir karma sergiye sundu. Eser uygunsuz bir şaka olarak görüldü ve açıkça reddedildi. Çünkü jüri, bu kışkırtıcı sanat eserini kabul etmeye henüz hazır değildi.

Bu basit eylem beraberinde 20. yüzyıl sanatını temelden sarsacak olan sanatın ne olduğu ve ne olmadığı konusunda çok büyük tartışmalara yol açtı. Bugün evrensel olarak modern bir şaheser olarak kabul edilen “Çeşme”, asırlık bir soruya pervasız bir cevap sunuyor: “Sanat nedir?” – harika bir özetle: Sanat, bir sanatçının sergilemeyi seçtiği şeydir.

Thomas Hirschhorn – Outgrowth, 2005

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

‘Kendin Yap’ akımının ve bir sanat formu olarak ‘geri dönüşümün’ sıkı bir savunucusu olan sanatçı Thomas Hirschhorn, siyasi ve güncel olaylardan ilham alarak sıklıkla kırılgan ama anıtsal enstalasyonlar inşa ediyor ve bu eserinde de, dünya üzerinde süregelen aşırı şiddete karşı koymaya ve böylece “bu fazlalığı şekillendirmeye” çalışıyor.

Raflara dizili halde duran bir dizi yerküre, kahverengi bant şeritleriyle yoğunlaşan bir etki olan büyümelerle kirlenmiş olarak görünüyor ve bu büyümeler, tüm raflarda sergilenen basın fotoğraflarının vurguladığı dramatik güncel olayları temsil ediyor.

Annette Messager – Les Piques, 1992-1993

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Les Piques ile Annette Messager, sanatçının vazgeçilmez “zamanının tanığı” vasfına atıfta bulunuyor. Messager’ın çocuksu ama bir yandan da kabus gibi olan dünyası, kadın kimliği ve sanatçının toplumdaki yeri üzerine düşünmek için bir araç görevi görüyor.

Fransa’nın devrimci Reign of Terror dönemini yansıtan, tamamıyla insan olmayan ve kazığa saplanmış yaratıkların kuşattığı çağdaş dehşet resimlerini yeniden yaraten sanatçı, kurbanları ve cellatları, kurgu ve gerçekliği, bireysel beden ve büyük tarihi kayıtsızca karıştırarak insanlığın karanlık tarafını araştırıyor.

Yves Klein – SE 71, L’Arbre, grande éponge bleue, 1962

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Yves Klein, renkleri uygulamak için sünger kullanırken, süngerin emme kapasitesi karşısında büyülendi ve onu eserlerinin ham maddesi olarak kullandı. Bu ağaç çalışmasında da, sıva ile karıştırılan mavi renk, işlemi askıya alarak, süngeri yapay bir havaya yükselme durumuna getiriyor. Emprovizyon ve doğal süreçlerin kalıntılarının harmanlandığı eser, sanatçının son çalışmalarından biri ve ürettiği en anıtsal heykeldir.

1954’ten 1962’deki erken ölümüne kadar sanatın maddi olmayan ve günlük yaşamla iç içe geçmesi üzerine düşünen bir çalışma bütünü üreten Klein, 1960 yılında “dünyayı bir resim olarak gören” ve “parçalarını kendilerine mal ettikleri” Yeni Gerçekçiler hareketine katıldı.

Piet Mondrian – New York City, 1942

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

New York’ta mimari devasalık, dikey şehircilik ve çılgın trafik, tıpkı 1940’ta oraya gelen Piet Mondrian gibi sürgündeki Avrupalı sanatçılar üzerinde büyük bir etkiye sahipti. Bu çalışma, Mondrian’ın neo-plastik dönemi ve siyah ızgaralardan sonraki son araştırmasının tipik bir örneğidir.

Dikey ve yatay çizgileri renkle titreşerek parlak bir optik dinamik ve hareket izlenimi yaratıyor ve bütün yüzey üzerindeki yoğun çapraz geçişler Amerika’nın çılgın boogie-woogie ritminin keşfiyle desteklenen “yeni enerjisini” büyüteç altına alıyor.

Henri Matisse – La Blouse roumaine, 1940

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

1935 sonrasında Doğu Avrupa ülkelerine özgü baskılar üzerinde çalışmalar yapmaya başlayan Matisse, tuval üzerine yağlı boya bu tabloda, Slav kostümlü bir kadını konu alıyor.

Modelinin saflaştırılmış ve basitleştirilmiş bir temsiline ulaşmak için, sürecinin her adımını fotoğraflayarak ilerliyor ve ayrıntıları kademeli olarak azaltarak çizgileri, formları basitleştiriyor. Bluzun akıcılığı, esnekliği ve hafifliği, desenin geometrik şekilleri ile tezat oluşturuyor. Ve sonuçta bize sunduğu nihai sonuç ise mükemmel bir denge – aylarca süren bir çalışmanın meyvesi olan bir mükemmel sentez ortaya çıkıyor.

Otto Dix – Bildnis der Journalistin Sylvia von Harden (Portrait de la journaliste Sylvia von Harden), 1926

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Dix 1926’da bu resmi yaptığında, Alman toplumunun pek çok kişinin gözden kaçırmayı tercih ettiği bir yanını tasvir etmişti: Çarpıcı bir bohem kişilik, bir kadın entelektüel, çalışan bir kadın, bir gazeteci, cinsellik, eşitlik ve kentsel kitle toplumu hakkında yeni söylemleri temsil eden bir Neue Frau yani bir ‘yeni kadın imgesi’…

Kırmızımsı pembe bir arka plan üzerine yerleştirilmiş ve neredeyse çift cinsiyetli görünümlü bu ‘yeni kadın’, yuvarlak bir masada bacak bacak üstüne atmış oturuyor. Yüksek yakalı, kırmızı ve siyah kareli bir elbise giyiyor ve sağ elinde bir sigara tutuyor. Parmakları hafif çıkıntılı ve kemikli… Üçgen, sivri bir çenesi, uzun, temiz bir burnu, koyu halkalarla çevrili gözleri var… Sağ gözüne tek gözlük takıyor. 1920’lerin tipik bir kısa kahverengi kısa saç kesimi ve soluk teninde koyu kırmızı bir rujla vurgulanan hafif aralık ağzı göze çarpıyor. Sağ teki kıvrılmış çorabıyla mükemmellikten çok uzak, olabildiğine gerçek bir kadın… Üstü beyaz mermer olan masanın üzerine üzerinde Sylvia von Harden yazan bir sigara kutusu, üzerinde Alman kartalı bulunan bir kibrit kutusu ve dörtte üçü dolu konik bir bardak yerleştirilmiş… Art nouveau mobilyaların yuvarlak şekilleri, karakterin ve nesnelerin geometrik şekilleri ile tezat oluşturuyor. Karakter resmin sol yarısını kaplıyor. Dekoratif arka plan öğelerinin yokluğu, izleyicinin gözünü hiçbir şey rahatsız etmeden onun güçlü “varlığını” vurguluyor. Gazeteci kadın, dörtte üçlük poz veriyor ve resmin düzlemi ile izleyiciyi portreye bağlayan dikey düzlem arasında yanlara bakıyor.

Tasvirin abartılı bir niteliği var, bu nedenle duruşunun ve modasının özellikleri bir şekilde basmakalıp hale geliyor ve onu bir türe dönüştürüyor. Böylece onu yalnızca bir birey olarak değil, aynı zamanda daha geniş bir gerçekliğin sembolü olarak görürüyoruz. Böylece Dix, duygusuz ve sert bir şekilde doğalcı tarzıyla, tüm çelişkileriyle modern özgürleşmenin sürükleyici ve hipnotik bir görüntüsünü üretmeyi başarıyor.

Frida Kahlo – The Frame, 1938

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Frida Kahlo’nun en üretken olduğu döneme ait eserlerden bir olan bu çalışma, aynı zamanda sanatçının en ünlü otoportrelerinden de biridir. 1939’da Fransız devleti tarafından Louvre’da sergilenmek üzere satın alınan bu eser onun Frida’nın bir sanatçı olarak Avrupa’ya gelişinin ilk adımı olarak kabul edilmektedir.

Meksikalı zanaatkarlar tarafından özel olarak üretilmiş bir çerçeveye yerleştirilen eser adını da bu ‘çerçeve’den alır. Çerçevenin tam ortasında ise ıstırap dolu bir hayat yaşamasına rağmen, kendisini toplumsal geleneklerin dikte ettiği basmakalıp kadın estetiğinden arınmış olarak tasvir eden Frida’nın güçlü ifadesi vardır.

Yıllar içerisinde portrenin üzerindeki çiçek tasarımı yavaş yavaş solarak, sanat eserini değişime uğratmış ve zamanla, Frida’nın otoportresi çerçevenin arkasından giderek daha fazla belirginleşmeye ve ayrışmaya başlamıştır. Bu da esere nerdeyse organik bir nitelik kazandırmıştır.

Sophie Calle – L’Hôtel, 1963

Centre Pompidou Müzesi'nde Görülmesi Gereken Eserler

Otobiyografik öyküler üzerine kurulan Sophie Calle’nin bu serisindeki çalışmaları, sözcükleri ve resimleri ilişkilendiriyor. Sanatçı bir otel’de bir sorgulama yapmak üzere temizlikçi bir hanımefendi rolünü üstleniyor ve üç hafta boyunca uykunun izlerini ve gizli bir ihlalde yabancıların mahremiyetini inceliyor.

Serideki on iki eserin her biri konukların yokluğunda, günlükler, mektuplar vb. (Calle’in temizlemekle görevlendirildiği her oda için bir tane), sanatçı tarafından yazılmış bir metnin üzerinde otel odasının yatağının daha büyük bir resminin yanında gösterilen bir dizi fotoğraftan oluşuyor. Gerçeği ve varsayımı özgürce birleştiren metinler, Calle’nin okuduğu belgelerden alıntılar ve ayrıntıların yanı sıra, şakacı bir şekilde – ve neredeyse suçlu bir şekilde – mahremiyetlerini ihlal ettiği insanlar hakkında kendi yorumlarını içeriyor.