white banner
Burak Göral Seçti: Haftanın Filmleri ve Dizileri

Yazı Boyutu:

Sinema eleştirmeni Burak Göral, vizyonda ve dijital platformlarda zamanınıza gerçekten değecek film ve dizileri OGGUSTO okurları için seçiyor.

Okuyacak çok fazla kitap, izlenecek çok fazla film ve dizi var. Sosyal medyada da şişirme abartılarla dolu tek cümlelik yerli yersiz tavsiyelerden geçilmiyor. Size de öyle geliyor mu?

Ama 30 yıldır hayatını bir şeyler izlemek üzerine kurmuş bir sinema yazarı/film eleştirmeni olarak OGGUSTO’da her hafta vizyonda ve sayıları giderek artan dijital platformlarda eski-yeni izlediklerimden bazı izlenimler paylaşacağım. Belki sizlerin de izleme listelerinize bir katkım olur. O hâlde gelin, bu hafta için seçtiğim yapımlara göz atalım…

nda ve sayıları giderek artan dijital platformlarda eski-yeni izlediklerimden bazı izlenimler paylaşacağım. Belki sizlerin de izleme listelerinize bir katkım olur. O hâlde gelin, bu hafta için seçtiğim yapımlara göz atalım…


24 Ağustos 2026 Haftası Önerileri


Davet / The Invite

Sinemalarda

Bir film karesinde, sol önde sarı saçlı bir kadın meraklı ve tedirgin bir ifadeyle doğrudan izleyiciye bakarken, sağ önde koyu saçlı bir kadın şaşkınlıkla ağzı aralık ve kaşları havada, elinde kırmızı şarap kadehi tutuyor, arkada ise iki erkek figürü loş bir iç mekanda kadehlerle duruyor.

“Açık evlilik” ya da “eş değiştirme” gibi evlilik merkezli netameli konular pek sık işlenemiyor sinemada. Yine de Avrupa sineması bu konularda biraz daha cüretkâr olabiliyor. Oyunculuktan gelen ve ilk filmi “Booksmart”tan beri hiç de fena filmler çekmeyen Olivia Wilde’ın yeni filmi “Davet” de aslında 2020 İspanyol yapımı bir filmin yeniden çevrimi. Birbirine komşu iki evli çiftin bir araya geldikleri bir akşam buluşmasında yaşananlara odaklanan “The People Upstairs” keskin bir “modern evlilik” taşlamasıydı. Hatta bir tiyatro oyununu çağrıştırsa da izleyenler o kadar sevdiler ki sekiz başka ülkede de; Almanya, Güney Kore, İtalya, Fransa, Rusya, Çekya, Portekiz ve Hollanda’da da yapılmış uyarlamaları var. Ama hiçbiri Olivia Wilde’ın çektiği Amerikan versiyonu kadar popüler olamadı. Hatta senaryosu da muhtemelen önümüzdeki yıl En iyi Uyarlama Senaryo dalının güçlü adaylarından biri olacaktır.

“Davet”te önce Joe ve Angela çiftiyle tanışıyoruz. Aşkla başlamış evlilikleri eskimiş, monotonlaşmış. Joe biraz da hayal ettiğinden uzağa düşmüş kariyerinin etkisiyle “aile olma”nın monoton ritminde sarkastik bir huysuzluğa sığınmış; Angela biraz dekorasyonla, biraz da annelikle kendini avuntulamış. Üst komşularının geceleri sevişirken çıkardıkları sesler ikisine de ulaştıkça farklı yönlerden huzursuzlaşmışlar. Aslında içten içe kaybettiklerinin farkındalar, Joe bunun farkında değilmiş gibi komşuluk hukuku üzerinden konuyu huysuzluk ve şikayetle ele alırken Angela bu “hareketli seks hayatları olan” komşularını daha çok tanımak ister. Bu yüzden Joe’dan habersiz bir şekilde onları ani bir akşam yemeğine çağırmıştır. Sonra üst kattaki komşular gelirler: İspanyol bir psikiyatr Pina ve onun emekli itfaiyeci sevgilisi Hawk. Bu dörtlünün muhabbeti zaman geçtikçe giderek ilginçleşen bir noktaya doğru yol alır.

The Invite filminin afişinde, yemek ve şarapla dolu bir masada oturan Seth Rogen ve Olivia Wilde ile onlarla samimi bir etkileşim içinde olan Penélope Cruz ve Edward Norton'ın yer aldığı sahne, bir sinema eleştirmeninin mercek altına aldığı çeşitli yapımlar arasında dikkat çeken bir örneği temsil ediyor.

Hikâyenin bundan sonrasıyla ilgili ne kadar az şey bilirseniz o kadar keyif alabileceğiniz bir yetişkin komedisi “Davet”. Aslında bu kesişmenin yaşandığı o akşam, ilişkilerinde neyi kaybettikleriyle yüzleşen bir evli çiftin durumu çıkıyor ortaya. “Davet” orijinal filmin senaryosunu daha renklendirmeyi başarmış bir film, Olivia Wilde’ın kadrajları da yine orijinal filme göre biraz daha sinematografik.

Ayrıca çok güzel bir cast yapılmış filme. Pina ve Hawk rollerinde Penelope Cruz ve Edward Norton çok renkli seçimler olmuş. Sadece fiziksel özellikleriyle değil, karakterleriyle de böyle bir çift hangi evli eve girse dengeleri şaşırtabilir! Seth Rogen kendisine çok uygun bir karakteri yani Joe’yu oynuyor. Rogen’ın gıcıklık sınırlarını epey bir zorlayan bu karakterde rahat bir performans gösterdiği çok aşikâr. Eşi Angela rolünde Olivia Wilde da çok iyi, sadece filmin yönetmeni olmasına rağmen Wilde kendi karakterini kağıt üzerinde biraz daha derinleştirebilirdi sanki. Bu giderek solmuş evlilikte ona düşen payın ne olduğu çok net çıkamıyor ortaya. Rahatça teatral olacak bir film titizlikle planlanmış mekan tasarımıyla, yerinde kullanılan alçak açılar, karakterlerin sıklıkla yakalandıkları ayna çekimleri sinematik bir canlılık getirmiş.

Victoria

İzleyebileceğiniz Platform: MUBI

Yakın planda, genç bir kadın ve bir erkeğin birbirlerinin gözlerine derin bir şekilde baktığı, yoğun bir gerilimi veya güçlü bir duygusal bağı yansıtan bu an, OGGUSTO'nun film önerileri arasında yer alan sürükleyici bir yapım olan Victoria'dan akılda kalıcı bir sahneyi betimliyor.

Victoria, Berlin’e Barselona’dan gelmiş, okuduğu konservatuarda tutunamayınca kendisini hayatın akışına bırakmış, küçük bir kafede garsonluk yapmaktan gocunmayan bir genç kız. Bir gün sabaha karşı bir barın çıkışında tanıştığı üç arkadaşla bir süreliğine takılmaya karar verir. Bu genç adamlar haşarı çocuklar gibi neşeli ve kabına sığmayan arkadaşlardır. Özellikle diğerlerine göre daha yol yordam bilen Sonne ile Victoria arasında bir çekim oluşur. Önlerindeki bir saati hep birlikte yarı romantik ve yarı çılgın aktivitelerle geçirmeye başlarlar. Ancak gençlerin sabah olmadan hayır diyemeyecekleri bir işleri vardır yapmaları gereken. Bu bir soygun işidir ve onlara katılacak bir diğer arkadaşları son anda oyun dışı kalır. O saatten sonra başka birisini bulmaları imkânsızdır. Gençler Victoria’dan yardım istemek zorunda kalırlar. Genç kadın öncelikle Sonne’yi merak ettiği için teklifi kabul eder. Gün doğana kadar yaşanacaklar hiçbirinin beklemediği bir sona ulaştıracaktır onları…

Victoria filminin dikkat çekici afişi, yüzünün bir tarafı soğuk mavi, diğer tarafı sıcak turuncu ışıkla dramatik bir şekilde aydınlatılmış genç bir kadını gözlerinin odak noktasında gösteriyor ve Variety tarafından ustalıkla çekilmiş bir soygun filmi olarak övülen tek kız, tek gece, tek şehir, tek plan konulu gerilimli hikayesine gönderme yaparak eleştirmenin izleme önerileri arasında yer alabilecek güçlü bir yapımı vurguluyor.

Alman yönetmen Sebastian Schipper bu hikâyeyi anlatabilmenin en zor yolunu seçmiş. Bütün filmi tek plan olarak kesintisiz bir şekilde çekmeye soyunmuş. Böylece 140 dakika boyunca Victoria’nın bu tehlikeli macerasını gerçek zamanlı olarak izliyoruz. Müthiş bir planlama-programlamanın her saniyesinde kendisini belli ettiği bir film bu. Üstelik “Birdman”de olduğu gibi bilgisayar destekli kurgusal hilelere de başvurulmamış hiç. Bütün filmi üç kez baştan sona çekmişler ve üçüncüsünü kullanmaya karar vermişler.

Filmin İlk yarısı Victoria’nın bu tekinsiz gençlerle tanışıp kaynaştığı ve içlerinden biriyle diğerlerinden farklı bir duygusallıkla yakınlaşması… Burası çok güzel yazılmış diyaloglarla, iki genç oyuncunun (Laia Costa ve Frederick Lau) çok tutan kimyalarıyla son derece sevimli ve romantik bir tanışma hikâyesi… Damdan düşer gibi kendilerini bir soygunun içinde buldukları bölüm ise ikinci bölümü oluşturuyor. Bu kısım da teknik anlamda hayranlık uyandırıcı.

Chuck’ın Hayatı / Life of Chuck

İzleyebileceğiniz Platform: TV+

Hayatımın Şarkısı filminden neşeli bir sahnede, Paul Rudd’ın canlandırdığı karakter ile kırmızı elbiseli bir kadın, alkışlayan kalabalık arasında enerjik bir şekilde dans ederken müziğin birleştirici gücünü ve filmin tatlı komedi atmosferini yansıtıyor.

“Chuck’ın Hayatı”, Stephen King’in ülkemizde Kan Varsa adıyla yayımlanan kitabındaki dört hikâyenin en kısası. İçinde gerilim unsurları barındırsa da asıl olarak yaşam ve ölüm üzerine düşünen, şiirsel ve dokunaklı bir anlatı. Korku türünün son yıllardaki en yetenekli ve heyecan verici yaratıcılarından Mike Flanagan’ın sinemaya neredeyse birebir aktardığı film, Chuck adlı karakterin hayatını sondan başa doğru ilerleyen üç perdeli bir yapıyla anlatıyor.

Chuck'ın Hayatı film afişinde, gözlüklü, koyu renk takım elbiseli, kırmızı çoraplı bir adam, yıldızlarla bezenmiş masmavi bir gökyüzü önünde ahşap bir bankta oturmuş, elindeki kitaba düşünceli bakışlarla dalmış; posterde yer alan mutlak bir mucize ve büyülü gibi eleştiri sözleri, bu filmin ele alınan konular bağlamında dikkat çekiciliğini vurguluyor.

İlk perde, tıpkı kitaptaki hikâyede olduğu gibi, bireysel ölümü bir tür kıyamet metaforu üzerinden ele alıyor. Dünyanın sonunu anlatan bir felaket filmi izliyormuşuz hissi yaratan bu bölüm, aynı zamanda filmin ilerleyen dakikalarında anlam kazanacak pek çok gizem ve soru bırakıyor ortaya.

İkinci perde Chuck’ın orta yaşlarında yaşadığı sıra dışı bir güne odaklanıyor. Filmin en unutulmaz anlarından biri de burada karşımıza çıkıyor: Doğaçlama izlenimi veren, son derece spontane bir atmosfer yaratan ama aslında büyük bir sinemasal ustalıkla tasarlanmış bir dans sahnesi. Öyle ki bu sahne, sinema tarihinin dans sekansları arasında anılmayı hak edecek kadar etkileyici.

Son bölüm ise Chuck’ın çocukluğuna ve okul yıllarına dönüyor. Böylece film, geriye doğru ilerleyen yapısını tamamlamakla kalmıyor, aynı zamanda bir büyüme ve hayatı keşfetme öyküsüne dönüşüyor. İlk iki perdede cevapsız bırakılan soruların yanıtlarını burada buluyor, filmin bütün gizemli ayrıntılarının ardındaki duygusal özü kavrıyoruz. Final de tam bu nedenle son derece dokunaklı bir etki yaratıyor.

Mike Flanagan, King’in kısa ama yoğun hikâyesini son derece sinematografik bir yorumla ele alarak izleyiciyi varoluş üzerine düşünmeye çağırıyor. Bir insanın ölümü gerçekten de bir evrenin sonu sayılabilir mi? Her hayat, kendi içinde koca bir evrenin izlerini taşıyor olabilir mi? Ve belki de en temel soru: Öleceğini bilen tek canlı türü olduğumuz gerçeğinin ne kadar bilincindeyiz?

Chuck’ın yetişkinliğini canlandıran Tom Hiddleston, özellikle dans sahnesindeki performansıyla filmin en sevilesi yüzlerinden birine dönüşüyor. Ancak karakterin asıl duygusal ağırlığını çocuk Chuck’ı oynayan Benjamin Pajak taşıyor.

Telaşlı Baba / Daddy’s in Trouble

İzleyebileceğiniz Platform: Netflix

Neşeli bir ortamda, güneş gözlüklü gülümseyen bir yetişkinin alkışladığı ve etrafında gençlerin ve çocukların oturduğu bu sahne, sinema eleştirmeni Burak Göral'ın yeni filmler ve diziler için yaptığı önerilerin genç seyirciler arasındaki heyecanını ve sosyal etkileşimini yansıtıyor.

2026 yapımı bu Brezilya filminin merkezinde dört çocuklu Fred ve Roberta çifti var. Roberta yıllar önce avukatlık kariyerini bırakıp evin ve çocukların bütün sorumluluğunu üstlenmiş; Fred ise işe gidip gelmeyi, para kazanmayı ve ailesinin maddi ihtiyaçlarını karşılamayı kendi açısından yeterli bir babalık görevi olarak görmekte. Üstelik evdeki işlerin ne kadar yorucu olduğunun farkında bile değil.

Roberta sonunda bu durumdan iyice bunalarak kız kardeşiyle birlikte 10 günlüğüne tatile gitmeye karar verir. Böylece Fred ilk kez evin, çocukların, okul programlarının, yemeklerin, çamaşırların ve bitmek bilmeyen gündelik sorumlulukların tamamıyla tek başına yüzleşmek zorunda kalır. Basit bir “baba çocuklarla yalnız kaldı” hikâyesi kısa sürede tam anlamıyla bir aile kaosuna dönüşecektir.

Sinema eleştirmeni Burak Göral'ın film önerileri bağlamında, elini başına götürüp çaresizce bağıran telaşlı babanın, gülümseyerek bavuluna yaslanan annenin, şaşkın bakışlı üç çocuğun ve arka planda bir evin önünde yanan çizgi film karakterinin yer aldığı bu komedi film afişi, aile yaşamının kaotik anlarını canlı renklerle gözler önüne seriyor.

Aslında Fred karısının yıllarca çocuklarla ne kadar çok ilgilendiğini, kendisini ne kadar da konunun dışında kaldığını farkediyor. Oluşan bütün kaotik komedinin altında ev içindeki emeğin paylaşımı, annelerin görünmeyen yükü ve sorumlulukların paylaşımı gibi önemli aile mesajları var.

“Telaşlı Baba” çok özgün ve derin olmayan ama seyirciyle kolay ilişki kuran, oyuncularının enerjisiyle ayakta duran, toplumsal mesajı oldukça net olan bir aile komedisi. Filmin asıl meselesi babanın çocuk bakmayı öğrenmesi değil; babanın, annenin yıllardır yaptığı işin aslında “kendiliğinden olan” bir şey olmadığını fark etmesi.

Haftanın Klasiği: Kader

İzleyebileceğiniz Platform: HBO Max

Kader filminden bir karede, kısa saçlı ve sakallı genç bir adam, üzerinde kahverengi deri ceketle düşünceli bir şekilde bir masada otururken görülüyor; ön planda bulanık bir kişinin silüeti yer alırken, sinema eleştirmeninin izleme listelerine eklemeye değer film önerileri arasında yer alan bu yapım, derin bir hikayenin ipuçlarını veriyor.

Her şeyin başlangıcı Demirkubuz’un 1980’lerde kendi kendine yazdığı küçük edebi bir düz metin aslında. “C Blok”tan sonra 1996 yılında çektiği ikinci filmi “Masumiyet”teki ana karakterlerinden biri olan Bekir’in (Haluk Bilginer), diğer bir ana karakter Yusuf’a (Güven Kıraç) anlattığı kendi hikâyesi o metin, yani uzun bir monolog. Bu sahnede Bekir, kendi hayatından nasıl da vazgeçip, Zagor lakaplı bir suç makinesi olan Orhan’a büyük bir tutkuyla bağlı Uğur (Derya Alabora) adlı genç kadının peşinden şehir şehir sürüklenerek ömrünü, yıllarını ona nasıl verdiğini anlatır. Karşılıksız bir sevginin kanla ve gözyaşıyla dolu hikâyesidir anlattığı…

Bu monolog “Masumiyet”ten 10 yıl sonra “Kader” filminin bütün omurgasını oluşturur. Elbette “Kader”, “Masumiyet” filminden 10 yıl sonra çekilmiş bir “öncesi” filmidir. Ama bütün diğer “öncesi” filmlerinden farklı olarak; hikâyesini ilk önce anlattığı yerden 20-25 yıl geriye sararak anlatırken kendisini o zaman dilimine yerleştirmez. Yani “Masumiyet” 1990’larda geçiyorsa “Kader”in de 70’lerde geçiyor olması gerekir. Ancak yönetmen riskli bir tercihle, böyle bir “dönem filmi” baskısını filmin üzerinden çekip atmıştır. Bu tercih filme ve anlattığı tutku meselesine de çok çalışmaktadır aslında. Bu zaman uyumsuzluğu seyirciyi hiç rahatsız etmeyip; karakterlerin yaşadıklarının zamanla, dönemle ve ortamla ilgisinin olmadığının da altını çizmekte. Bu seçim seyircinin odağının 70’li yılların filmde düzgün kurulup kurulmaması ya da yapay görünüp görünmemesi kaygısına doğru kaymasını engellemiştir. Karakterlere ve filmin kurduğu gerçekçi-melankolik dünyaya daha kolay kapılmamıza olanak sağlamıştır. “Kader”, erkeklerin takıntılı ve yer yer de “hastalıklı” aşkını ip üstünde yürüyen cambaz gibi işleyen filmlerden biri.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Tokyo Vice, HBO Max
  • Beef, Netflix
  • Over Your Dead Body, Prime Video
  • The Agency, TV+
  • Bacaklarım Olsaydı Seni Tekmelerdim / If I had Legs I’d Kick You, TV+


17 Ağustos 2026 Haftası Önerileri


Oak Caddesi’nin Sonu / End of Oak Street

Sinemalarda

Oak Caddesinin Sonu adlı filmin bu sahnesinde, kaza geçirmiş gibi görünen çatlak bir ön camın önünde, endişeli ve kocaman açılmış mavi gözleriyle korku içinde ileri bakan bir erkek ile yanağından süzülen gözyaşıyla dehşete kapılmış bir kadının araba içindeki yakın çekim görüntüsü yer alıyor.

1980’lerde geçen Oak Caddesi’nin Sonu’nda evliliklerinin çatırdamaya başladığı bir dönemin ortasında bulunan Denise ve Greg’le tanışıyoruz. İki çocuklu çift, sürekli yaşadıkları anlaşmazlıkların ardından yollarını ayırmayı ciddi biçimde düşünmektedir. Ergenlik çağındaki çocukları Audrey ve Brian ise kendi dünyalarında çeşitli sorunlarla uğraşırken bir yandan da anne babalarının evliliğinin dağılmak üzere olduğunu sezdikleri için giderek daha fazla kaygılanırlar.

Tam da ailenin böylesine kırılgan bir dönemden geçtiği sırada meydana gelen kozmik bir olay, yaşadıkları mahalleyi bir anda tarih öncesi çağlara taşır. Kendilerini dinozorların ve nesli çoktan tükenmiş başka canlıların arasında bulan ailenin hayatta kalma mücadelesi başlar.

İyi çekilmiş sinematografik sahneleriyle, Denise ve Greg’i oynayan Anne Hathaway ile Ewan McGregor’un birbirini tamamlayan oyunculukları ve yer yer ortaya çıkan dramatik sürprizleri sayesinde Oak Caddesi’nin Sonu, öncelikle keyifli ve sürükleyici bir seyirlik olmayı başarıyor. Filmin en belirgin referansı ise kuşkusuz 1980’lerin Steven Spielberg imzalı gişe filmleri.

Sisli, korkutucu bir atmosferde, devasa dişlere sahip bir yaratığın gölgesi ve belirgin THE END OF OAK STREET yazısı altında, bir evin köşesi ile salıncak ve bir bisikletin yanında yukarıya endişeyle bakan dört kişinin göründüğü bu gerilim dolu Oak Caddesinin Sonu filminin afişi.

2014’te Peşimdeki Şeytan (It Follows) filmiyle büyük çıkış yapan yönetmen David Robert Mitchell’ın yalnızca nostaljiye yaslanmayan, nitelikli bir eğlence sineması örneği sunduğunu söyleyebiliriz.

Anne Hathaway ve Ewan McGregor’un performansları da bu noktada filmin önemli artılarından biri. Kâğıt üzerinde oldukça tanıdık, hatta klişe sayılabilecek “boşanmanın eşiğindeki kırgın çift” karakterlerini gişe filmi sınırları içinde bile daha sahici, sıcak ve duygusal bir hâle getirebiliyorlar.

Steven Spielberg’ün 1993 tarihli Jurassic Park ile sinema seyircisine sunduğu dinozorlar, gerçekçilikleriyle türün çıtasını yıllarca belirledi. 2015’te Jurassic World adıyla yeniden canlandırılan seri zaman içerisinde Jurassic Park‘ın sahip olduğu özgünlük ve heyecandan uzaklaşıp daha mekanik, formüllere bağlı yapımlara dönüştü. Bu açıdan bakıldığında Oak Caddesi’nin Sonu bana göre Jurassic World filmlerinin hepsinden daha iyi ve eğlenceli…

Fırtınadan Önce / Pressure

Sinemalarda

Koyu renkli subay üniformalı dört yıldızlı bir generalin, duvarındaki taktik haritada renkli işaretler olan bir savaş odasında, takım elbiseli bir adamla yüz yüze durarak yoğun bir tartışmaya girdiği, Fırtınadan Önce adlı filmin gergin bir sahnesi.

Hotel Mumbai ile tanınan yönetmen Anthony Maras, yeni filmi Fırtınadan Önce‘de rotasını II. Dünya Savaşı’nın en kritik dönemeçlerinden birine çeviriyor. Film, Müttefiklerin savaşın kaderini değiştiren Normandiya Çıkarması’nı gerçekleştirmesinden yalnızca 72 saat önce yaşanan ve uzun yıllar gölgede kalmış gerçek bir krizi merkezine almış.

1944 yılının Haziran ayı başlarında yapılması planlanan çıkarma operasyonu için ay ışığı, gelgit durumu ve hava şartları büyük önem taşımaktadır. General Eisenhower komutasındaki Müttefik kuvvetler, Manş Denizi’ni geçerek Normandiya kıyılarına ulaşmak üzere hazırlıklarını tamamlamış durumdadır.

Pressure filminin afişinde, D-Day çıkarmasının anlatılmamış gerçek hikayesini vurgulayan bulutlu bir gökyüzü ve savaş uçaklarının gölgesinde, iki kararlı askeri figür, Andrew Scott ve Damian Lewis, sırt sırta durarak adeta fırtınadan önce yaşanan yoğun bir gerilimi ve baskıyı yansıtıyor.

Daha önceki görevlerinde başarılı tahminler yapmış Amerikalı meteorolog Albay Krick, 5 Haziran tarihinin operasyon için uygun olduğunu savunur.

Ancak son kararı verebilmek adına, Churchill’in özellikle görevlendirdiği İskoç meteorolog James Stagg da karargâha çağrılır. Sessiz, disiplinli ve mesleğine son derece bağlı bir bilim insanı olan Stagg, doğum yapmak üzere olan eşini geride bırakmanın yarattığı kişisel sıkıntıyı da taşıyarak görevin başına geçer.

Elindeki verileri dikkatle değerlendirdikten sonra ise herkesi şaşırtan bir sonuca ulaşır: O gün hava koşulları operasyon için uygun değildir. Bu görüşü, Eisenhower’dan diğer komutanlara ve özellikle Krick’e kadar pek çok kişinin itirazıyla karşılaşsa da Stagg geri adım atmaz. Süre hızla daralırken, binlerce askerin hayatını etkileyebilecek karar birkaç hava raporuna bağlı hâle gelir.

Aslında filmin asıl gücü tarih dersinden çok farklı bir yerde yatıyor. Hikâye, uzmanlığın değerini, bilimsel verilere dayanan bir görüşü baskı altında bile savunabilmenin önemini ve sorumluluk duygusunun ağırlığını anlatıyor. Oyuncularının etkileyici performanslarının dışında, sinematografisi mesajının gücünün biraz altında kalmış olsa da izleyiciyi içine çeken, ilham verici bir film. Andrew Scott bu karakteri kahramanlaştırmaya çalışmadan, baskının altında ezilmemeye çalışan, kaygıları olan ve sürekli ağır bir sorumluluk hisseden gerçek bir insan gibi canlandırıyor.

All Her Fault

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

All Her Fault dizisi sahnesinde, kahverengi tüvit ceketli ve endişeli ifadeye sahip kızıl saçlı bir kadın, kalabalığı durdurmaya çalışan koruyucu bir adamla birlikte, arka planda ABD bayrağı ve polis departmanı amblemlerinin göründüğü gergin ve resmi bir ortamda ilerliyor.

All Her Fault, daha ilk bölümünden itibaren ebeveynlerin yaşayabileceği en büyük korkulardan birini hikâyenin merkezine yerleştiriyor. Yoğun bir iş gündemi yüzünden Marissa Irvine, beş yaşındaki oğlu Milo’yu başka bir velinin bakıcısının okuldan alıp bir oyun buluşmasına götürmesi için izin veriyor. Ancak çocuğu almaya gittiğinde kendisine gelen mesajla gönderilen adreste kapıyı açan kadın Marissa’nın beklediği kişi değildir ve ortada ne Milo vardır ne de planlanan oyun buluşmasından haberdar olan biri.

Kısa süre içinde bunun sıradan bir yanlış anlaşılma olmadığı ortaya çıkar ve Marissa oğlunun kaçırıldığını fark eder. Bundan sonrası ise yalnızca çocuğunu bulmaya çalışan bir annenin mücadelesi değil, aynı zamanda suçluluk duygusu, aile ilişkileri, evlilik sorunları ve çevrenin özellikle anne üzerindeki acımasız yargısının da hikâyesine dönüşür.

Dizinin en başarılı taraflarından biri, basit bir çocuk kaçırılma hikâyesini giderek daha geniş bir aile ve toplum eleştirisine dönüştürebilmesi. Milo’nun kaybolmasıyla birlikte Marissa’nın sadece oğlunu bulması gerekmiyor; aynı zamanda insanların gözünde “iyi anne” olup olmadığını da kanıtlaması gerekiyor.

All Her Fault dizisi afişinde, farklı ten renklerinde ve saç stillerindeki beş kişinin yüzleri parçalı ve ciddi ifadelerle, büyük beyaz harflerle yazılmış All Her Fault başlığı ve Tüm Bu İyi İnsanlar. Birbirlerini Öldürüyorlar. sloganı ile açık mavi bir arka plan üzerinde karmaşık bir kompozisyonda sunuluyor.

Hikâye ilerledikçe farklı karakterlerin hayatlarındaki çatlaklar, evliliklerindeki dengesizlikler ve bastırılmış öfkeler de ortaya çıkıyor.

Bu nedenle dizinin “hepsi onun suçu” anlamına gelen ismi, yalnızca Marissa’ya yöneltilen suçlamayı değil, kadınların aile içindeki sorumluluklarının nasıl sürekli sorgulandığını da ifade ediyor.

Sekiz bölümden oluşan bu mini dizi elbette kusursuz değil. Özellikle gizemi ayakta tutmak için bazen türün alışılmış manevralarına başvuruyor ve bazı olayların gelişiminde küçük ikna sorunları yaşatıyor. Ama dizinin yaratıcıları bunu merak unsurunu uzun süre canlı tutmak için yapıyorlar ve başarıyorlar da. Bölümler ilerledikçe seyircinin daha önce doğru sandığı bazı bilgilerin değişmesi ve karakterlere ilişkin algımızın sürekli yeniden şekillenmesi dizinin sürükleyiciliğini artırıyor.

Sarah Snook ise dizinin en güçlü kozu. Succession‘da Shiv Roy karakteriyle Emmy kazanmış olan oyuncu, burada tamamen farklı bir ruh hâli içindeki bir kadını canlandırıyor. Marissa’nın korkusunu, çaresizliğini ve zaman zaman öfkesini abartılı bir melodrama dönüştürmeden yansıtabilmesi, dizinin duygusal tarafını çok güçlendiriyor. Snook’un bu performansının 2026 Emmy’lerinde En İyi Kadın Oyuncu adaylığıyla karşılık bulması da son derece yerinde. Dizinin toplamda yedi dalda Emmy adaylığı bulunuyor.

Yardım Çağrısı / Send Help

İzleyebileceğiniz Platform: Disney+

Tropikal bir adada, bir film sahnesi olarak iki kişinin mahsur kaldığı bu görüntüde, adam kütükte oturmuş hindistan cevizi tutarken, kadın da karşısında mor bir meyveyi gülümseyerek sunuyor, bu durum bir yardım çağrısı temasını çağrıştırarak hayatta kalma mücadelesini vurguluyor.

Sam Raimi, 1981’deki ilk uzun metrajlı filmi Kötü Ruh‘tan (Evil Dead) beri korku-gerilim-komedi üçgeninde harika filmlere imza attı. 2000’lerin başlarında çektiği üç Spider-Man filmi de süper kahraman filmleri arasında saygın bir yere sahiptir. 2009’da çektiği korku filmi Kara Büyü‘den (Drag Me to Hell) beri şöyle safkan bir Raimi filmi pek görememiştik. Yardım Çağrısı en başta bize özlediğimiz Sam Raimi dokunuşlarını veren bir film.

Büyük bir şirkette çalışan, uzun zamandır ona terfi sözü verilen işinde başarılı bir kadın olan Linda Liddle, büyük patronun ölümünden sonra işleri devralan şımarık ve kibirli oğlu Bradley tarafından saf dışı bırakılır. Bradley onun yerine 6 ay önce işe girmiş olan okul arkadaşı, kankası Donovon’ı müdür yardımcısı pozisyonuna getirirken Linda’yı da küçük gördüğünü açıkça belli eder. Ama önemli bir sözleşme için Tayland’a yapılacak bir iş seyahatinde ona da ihtiyaç duyulur.

Yolculuk boyunca erkek yöneticiler Linda’nın takıntılı bir Survivor izleyicisi olmasından dolayı onunla alay ederler. Ancak Linda’nın Survivor izleyicisi olması ve doğada hayatta kalma konusundaki becerileri işe yarayacaktır. Çünkü uçak ani bir arıza yüzünden tropik bir adaya düşer. Şimdi Linda, şımarık ve onu küçük gören patronu Bradley ile aynı adada mahsur kalmıştır.

Kırmızı bir arka plan ve palmiye ağaçları silüetleri önünde, yüzü ve kıyafetleri kirli lekelerle kaplı, uzun dağınık saçlı, kararlı bakışlı Linda Liddle, sol elinde üzerinde fotoğrafı ve 'Strategy & Planning' ibaresi bulunan yaka kartını, sağ elinde ise keskin bir bıçağı tutarak 'Send Help' (Yardım Çağrısı) film afişinde zorlu mücadelesini gözler önüne seriyor.

Filmin klişe gibi görünen hikâyesi aslında kadınların iş dünyasında erkekler arasındaki kankacılığın nasıl da kurbanı olabildiğini güzel buluşlarla hicvediyor. Linda’nın bütün meziyetlerine rağmen aldığı karşılıklar yüzünden giderek öfkelenmesine katılmamak pek mümkün değil.

Ancak bir yerden kayışlar onda da biraz kopuyor. Bu ince dengeyi tutturmak konusunda film biraz bocalamış bence ama yine de bir bütün olarak mesajını hem korku hem de mizahla sunmak anlamında Sam Raimi yine ustalığını konuşturuyor. Linda rolünde elbette Rachel McAdams kolayca karikatüre dönüşebilecek bir karakteri tecrübesiyle kolayca ete kemiğe büründürüyor. Patronu Bradley olarak da Dylan O’Brien gerçekten son yıllarda izlediğiniz en ‘gıcık’ karakterlerden biri olmayı başarıyor.

Yardım Çağrısı dehşete düşürmek, güldürmek ve hicvetmek eylemlerinin hepsini birden aynı potada eritmeyi başaran sonuna kadar merakla izlenen bir yapım.

Haftanın Klasiği: Garsoniyer / The Apartment

İzleyebileceğiniz Platform: MUBI

Billy Wilder'ın The Apartment filminin siyah beyaz bir sahnesinde, beyaz gömlekli ve kravatlı Jack Lemmon ile inci kolyeli, zarif elbiseli Shirley MacLaine, samimi bir garsoniyer ortamında karşılıklı oturmuş, adam elinde maça kızı kartını tutarken kadın ona hafifçe gülümseyerek bakıyor.

Amerikan sinemasının birbirinden klasik bazı filmlerine imzasını atmış olan Billy Wilder, romantik komedi ile trajikomedi arasında gidip gelen 1960 yapımı Garsoniyer (The Apartment) ile En İyi Film, Yönetmen ve Senaryo da dahil olmak üzere toplam 5 Oscar kazanmıştı. New York’taki bir sigorta şirketinde çalışan sıradan bir memur olan Baxter, kariyerinde yükselmek ve terfi edebilmek amacıyla evinin anahtarını şirketin üst düzey yöneticilerine vermeye başlar.

Yöneticiler onun evini evlilik dışı ilişkilerini yaşadıkları gizli bir mekâna dönüştürürken Baxter bu süre boyunca sokaklarda vakit geçirmek zorunda kalır. Ancak şirkette çalışan Fran’a âşık olması ve genç kadının aslında kendisine terfi sözü veren patronunun gizli sevgilisi olduğunu öğrenmesi, Baxter’ı hem duygusal hem de ahlaki açıdan zor bir seçimin içine sürükler.

Garsoniyer, çekildiği dönem düşünüldüğünde Hollywood için oldukça cesur bir film. 1960 yılına gelene kadar evlilik dışı ilişkiler, iş dünyasındaki ahlaki çürüme ve şirket içindeki güç ilişkileri gibi konuların böylesine açık biçimde ele alınması pek alışıldık değildi. Wilder, özellikle kurumsal hayattaki erkek egemen dayanışmanın nasıl bir tür kapalı kulübe dönüştüğünü ve bu düzen içerisinde kadınların nasıl kolayca araçsallaştırıldığını oldukça net biçimde gösterir.

Filmin en dikkat çekici taraflarından biri de romantik komedi kalıplarını son bölümünde bilinçli olarak kırması. Garsoniyer bu finalle, klasik anlamda bir “mutlu aşk hikâyesi” anlatmaktan ziyade, iki insanın birbirini gerçekten anlayarak kurduğu bağın üzerine inşa edilen daha gerçekçi ve samimi bir ilişki filmine dönüşür çünkü.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Yandaki Oda / The Room Next Door, Netflix
  • Trump’ın Hikâyesi / The Apprentice, HBO Max
  • The Hunting Party, Prime Video (dizi)
  • Lioness, TV+ (dizi)
  • Başka Yolu Yok / No Other Choice, MUBI


10 Ağustos 2026 Haftası Önerileri


The Shards

İzleyebileceğiniz Platform: Disney+

The Shards dizisi sahnesinde, sarışın, hacimli saçlı ve beyaz kürklü bir kadın ile mavi kolej ceketi giyen bir adam, neon mor ve mavi ışıklarla aydınlatılmış, vintage televizyonlarla dolu bir odada dikkatle yukarıya bakıyor.

Çağdaş Amerikan edebiyatının sivri ve ilgi çekici yazarlarından biri olan Bret Easton Ellis genellikle kült romanları Amerikan Sapığı (American Psycho) ve Sıfırdan Az (Less Than Zero) ile bilinir. Ellis’in dili serttir ve romanlarında görsel bir dünya kurmayı başaran sinematografik bir anlatım dili vardır. Ancak 2010’da yazdığı “Lunar Park”tan beri elini edebiyattan çekmişti. Tam 13 yıl aradan sonra 2023 yılında yayımlanan “The Shards” Ellis’in 17 yaşında lise sonda yaşadığı bazı travmatik anılarından yola çıkarak yazdığı seks, uyuşturucu ve kanlı olaylarla da dolu bir roman.

“The Shards” 1980’lerin Los Angeles’ında Bret Ellis’in de dahil olduğu lise öğrencisi bir arkadaş grubunun dünyasına sokuyor bizi. Amerikan toplumunun seri katil haberleriyle sarsıldığı zamanlar. 1981’de okulun ilk günü karizmatik ve biraz da gizemli bir genç olan Robert Mallory, maddi anlamda hayli ayrıcalıklı bir konumda olan bir arkadaş grubunun dikkatini çeker. Gizli biseksüel olan Bret, Robert’a karşı çekildiğini hissediyordur.

The Shards dizisi için hazırlanan bu afişte, yüzleri suyun üzerinde duran beş genç karakter, üzerlerine vuran güneş ışığının oluşturduğu dalgalı yansımalarla birlikte ciddi ifadelerle yukarı bakarken, gerilim ve gizem dolu bir atmosfer yaratıyorlar.

Bu arada aynı günlerde Los Angeles’ı tedirgin eden bir seri katil de kaçırdığı genç kızları vahşice katledip arkasında bazı tarikat izleri bırakmaya başlamıştır.

Bret hem ilgi hem de tedirginlik duyduğu Robert’ın gelişiyle bu cinayetler arasında bir bağ olduğunu düşünmeye başlar giderek.

Böylece ergenlik, cinsellik, takıntı, kıskançlık ve olgunlaşmak temaları üzerinde yürüyen erotik bir psikolojik gerilim atmosferi oluşur.

Disney+’ta TV dünyasının üretken yaratıcılarından Ryan Murphy’nin Ellis ile birlikte oluşturduğu dizinin birkaç sezon sürmesi planlanıyor. Bölümlerinin haftalık olarak yayına gireceği dizinin özel seçilmiş müzikleriyle ve atmosferiyle 80’lerin Los Angeles’ını çok iyi yansıttığı daha ilk bölümden bile çok belli. 9 bölümden oluşacak sezonun tamamını izlemeden net bir şey söylemek zor belki ama ilk iki bölüm Ellis’in dünyasına yabancı olmayanlar için sivri ve dikkat çekici bir başlangıç sunuyor. Bakalım gerisi nasıl gelecek?

O da Bir Şey mi

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

O da Bir Şey mi? film sahnesinde, hafif kirli ön camdan görünen otomobilin içinde, gri saçlı, gözlüklü yaşlı bir kadın ile sakallı bir adam, sanki derin bir sohbete dalmış gibi birbirlerine bakıyorlar.

Yönetmen Pelin Esmer’in geçen yılki Adana Film Festivali’nden ‘En İyi Film’ dahil toplam 8 dalda ödülle dönen, İstanbul Film Festivali’nden de En İyi Senaryo ödülünü kazanmış olan son filmi “O da Bir Şey mi” hikâyelere olan ihtiyacımız ve kendi hikâyelerimizi anlatma ihtiyacımız üzerine bir film.

Hayatının sıkıntılı bir dönemecinde olan film yönetmeni Levent, son filminin gösterimi için Söke’deki bir film festivaline gelmiştir. Orada kaldığı otelde Aliye adlı genç bir kızla tanışır. Aliye otelin mutfak ve oda servisinde çalışan, avukat olmayı hayal ederken kendisini geçimini bile zor sağladığı bir konumda bulan, Levent’e bir sanatçı olarak hayranlık duyan bir gençtir.

Levent İstanbul’a döndüğünde eşiyle sancılı bir ayrılma süreci içindeyken Aliye’den kendi hikâyesini anlattığı ses mesajları almaya başlar. Bu mesajları bir sanatçı egosuyla karşılayan Levent, isteksizce kollarını sıvadığı kısa filminde başrolü Aliye’ye teklif eder. Oysa Aliye’nin derdi ne oyuncu olmak ne de gerçekle kurguyu karıştırarak anlattığı kendi hikâyesini bir yönetmene satmaktır…

Kırmızı ve sıcak tonların hakim olduğu, yer yer bulanık ön plandan bakarken ciddi ifadesiyle dikkat çeken sakallı bir adamın önünde bardağıyla oturduğu O da bir şey mi adlı film afişi, üst kısımda Uluslararası Rotterdam ve İstanbul Film Festivalleri seçkilerinde yer aldığını gösteren ödül logoları barındırıyor.

İnsanların başkalarına kendi yaşadıklarını anlatma içgüdüsü, herkesin kendi hikâyesini en anlatılmaya değer olarak görmesi bir tarafa ‘anlatma’nın iyileştirici bir gücü de var elbette.

Kişinin yönünü bulabilmesi, özgürleşmesi, kendisini ve yaşadıklarını nasıl anlattığıyla da ilgili bir film bu.

Hikâyelere olan muhtaçlığımız Levent’in özellikle annesiyle konuştuğu sahnelerde, hikâyelerimizi anlatma ihtiyacımız da Aliye’nin yaşadıklarıyla filmde yer almakta. Pelin Esmer’in son derece şık bir sinematografi ve sanat yönetmenliğini de barındıran filmine bu duyarlılıkla bakabilen seyirci filmin sonunda ödülünü de alıyor elbette.

Timuçin Esen Levent karakteri için çok doğru bir seçim olmuş. Annesi rolünde İpek Bilgin tek kelimeyle harika. Ama Aliye rolünde ilk kez tanıştığımız Merve Asya Özgür eğer ‘birazcık’ da olsa kötü oynasa film çok şey kaybedebilirdi. Genç oyuncu, karakterinin filmin kalbi olduğunun çok farkında ve oldukça da iyi bir performansla sinema dünyasına merhaba diyor bu filmde…

Son Ev / The Last House

İzleyebileceğiniz Platform: Netflix

Vitraylı bir avizenin altında loş bir masanın etrafında oturan, ciddiyetle kameraya bakan bir kadın, yanındaki adam ve masa üzerindeki küçük parçalarla meşgul iki çocuğun yer aldığı bu Son Ev film sahnesi, derin bir aile içi anı yansıtıyor.

İki çocuklu bir aile, Washington banliyö mahallelerinden birindeki evlerinde Noel tatiline yakın, sıradan bir yağmurlu günün sabahında evden çıkmaya hazırlanıyorlarken bunu yapamayacaklarını şok edici bir şekilde öğrenirler. Kapılar ve camlar kapanmış, açılamıyordur. Yağan yağmurun bir şekilde etkili olduğunu anlarlar ve ev hapsi günleri başlar. Etraftaki bütün evlerde de durum aynıdır.

Yakın zamanda işsiz kalmış sıkıntılı mühendis baba Jason (Wagner Moura) ve karısı Ann (Greta Lee) 8 yaşlarındaki kızları Ruth ve 12 yaşındaki oğulları Graham’i hayatta tutabilmek için tüm şartları zorlarlar. Bir yandan da başlarına gelen bu felaketin nedenini anlamaya çalışırlar.

2018’de izlediğimiz “Sessiz Bir Yer” (A Quiet Place) filmini hatırlarsınız, orada da uzaylı istilasına uğramış bir gelecekte, sese olağanüstü duyarlı yaratıkların kol gezdiği bir coğrafyada sessiz yaşamaya mahkûm bir aileyi izlemiştik.

Karanlık bir evden, yağmur damlalarıyla kaplı bir pencereden dışarıya doğru endişeyle bakan, ellerini siper etmiş bir adam, korku dolu bir kadın ve iki çocuğun tasvir edildiği gerilim dolu Son Ev filminin afişi.

O filmde aslında ergenliğe adım atan çocuklar bu sessiz yaşama karşı ebeveynlerini harekete geçmeye zorlayarak bir mücadele başlatıyorlardı. Burada ise tam tersine kontrol tamamen ebeveynlerde.

Anne-babanın tam dayanışmayla ve inadıyla kurulan bir düzen var. “Sessiz Bir Yer” en azından aile meselesine biraz daha eleştirel bir yerden bakabilmişti.

“The Last House” daha geleneksel bir tonda ‘anne-baba ne derse o’ kafasından yürütüyor bütün hikâyeyi. Aslında bu zorunlu ev hapsinin gizemini başarıyla başlatan ve sürdüren ilk yarım saati gayet ilgi çekici ve merak uyandırıcı. Ancak gizemin nedeni yavaş yavaş belirdikçe cazibesini de kaybetmeye başlıyor hikâye ve sadece eğlenceli bir seyirlik hâline dönüşüyor.

Bu hâliyle de sonuna kadar izletiyor kendisini ama herkesin kendi pandemi anılarıyla birleşince çok daha derin, psikolojik ve sosyolojik yerlere gidilebilecek bir fırsatın kaçırıldığını düşünmeden edemiyorsunuz.

Özellikle “Narcos” dizisindeki Escobar rolüyle dünya çapında bir şöhret olan, geçen yıl Oscar adaylığı yakalamış Brezilyalı oyuncu Wagner Moura ve 2023’te Oscar adayı olan “Başka Bir Hayatta” (Past Lives) filmindeki rolüyle dikkat çeken Greta Lee’nin performansları da seyir zevkini diri tutan unsurlar.

Christy

İzleyebileceğiniz Platform: TV+

Açık renk kanepede oturan sarı saçlı, mavi ve altın desenli gömlekli bir adam sağa doğru bakarken, kıvırcık kahverengi saçlı, kırmızı-siyah yakalı beyaz blazer ceketli bir kadın hafifçe gülümseyerek ileriye bakıyor; bu sahne, Christy filminin karakterlerini ve dönemsel atmosferini yansıtıyor.

“Christy” aslında bir sportif biyografi filmi gibi başlıyor. Bir kadın boksörün yükseliş ve düşüş hikâyesi gibi algılamaya çok müsait bir formülü takip ediyor. Ama aslında sadece o kadar değil. Christy, cinsel yönelimi nedeniyle annesinden hiç onay alamayan, öfkesini yumruklarında taşıyan bir genç kadın.

Boks yapması için teşvik ediliyor ve nispeten kısa bir süre içinde kadın boksu sporunda yıldız olur. Antrenörlüğü üstlenen James başarıya aç ve aşağılık kompleksi olan bir adam ama Christy’nin ailesi, özellikle de annesinin çok onayladığı biri olduğu için Christy, James’ın evlilik teklifini kabul eder. Ancak bu evlilik giderek şiddet dozunun da arttığı bir kâbusa dönüşür.

Avustralyalı yönetmen David Michôd’un filmi gerçek bir hikâye anlatıyor bize. Gerçek Christy Martin’in tam onay verdiği filmin senaryosunda bazı hantallıklar var. Ama şimdiye dek izlediklerimizden çok farklı bir Sydney Sweeney performansı görmek de şaşırtıyor doğrusu. Genç yıldız 2017’de Margot Robbie’nin “I, Tonya” filminde yaptığını yapmış sanki. Fiziksel çekiciliğini en aza indirgeyip, gerçek bir kadın dramıyla meydan okumuş.

Sydney Sweeney'in başrolünde olduğu, gerçek bir hikayeye dayanan Christy filminin afişinde, oyuncu beyaz atlet ve püsküllü şortuyla, kırmızı boks eldivenini takmış bir boksör olarak şiddetli bir yumruk sallarken, ağzı açık ve enerjik bir ifadeyle resmedilmiş; altta bulanık bir boks ringi yer alıyor.

Christy, Sydney Sweeney’nin inandırıcı performansıyla yükselen bir film. Ama James karakterinde Ben Foster’ın performansını da yabana atmamak gerek.

Zaten genelde arıza karakterleri çok iyi oynayan oyuncu burada öyle iğrenç bir adamı öyle inandırıcı oynuyor ki adeta elini ekrana uzatıp boğazına yapışmak isteği uyandırıyor seyircide.

“Christy” yurt dışı vizyonunda zarar etmiş bir film olduğu için bizde vizyona gelemedi bile. Aslında aile içi şiddet ve bir ‘yeniden doğuş’ hikâyesi olarak değerli bir yerde duran yer yer sert bir film. Ancak Christy’nin boks kariyerindeki yükselişini anlatan ilk bölüm biraz uzamış, 2 saat 10 dakikalık metraj meseleyi biraz uzatıyor. Ama yine de Christy’nin verdiği mücadele izlemeye değer.

Haftanın Klasiği: Yedinci Mühür / The Seventh Seal

İzleyebileceğiniz Platform: HBO Max

Yedinci Mühür filminin siyah beyaz bir sahnesinde, maskeli ve pelerinli Ölüm figürü, deniz kenarında kayaların üzerine kurulmuş satranç tahtası başında tebessümle bakan bir şövalye ile satranç oynamaktadır; bulutlu gökyüzü ve dalgalı deniz, bu derin karşılaşmaya fon oluşturuyor.

“Tanrı’ya ya da bir inanca neden ihtiyacımız var?” sorusundan başlayarak pek çok netameli soruyu gündeme getiren, insanoğlunun ölüm korkusu üzerine yazılmış çok özel bir filmdir Yedinci Mühür (The Seventh Seal). İsveçli dahi yönetmen Ingmar Bergman’ın 1957 yapımı bu başyapıtı, yine çok değerli diğer başka filmleri “Persona”, “Güz Sonatı” (Autumn Sonata), “Çığlıklar ve Fısıltılar” (Cries and Whispers) ve “Kış Işığı” (Winter Light) ile birlikte HBO Max kütüphanesine eklendi.

“Yedinci Mühür”de Haçlı Seferleri’nden bitkin bir halde dönen ve Orta Çağ İsveç’inin Veba salgınıyla boğuştuğunu gören bir şövalye (Max von Sydow), aniden ‘Ölüm’ün siyah pelerinli tedirgin edici bir insan görünümüyle yüz yüze gelir. Onu bir satranç oyununa davet ederek alt etmeyi planlar.

Böylece birkaç gün sürecek bir yolculuk başlar. Bergman inancın doğası ve ölümlülüğün azabı üzerine derin bir sorgulama yapar filminde. Zamanının en etkili filmlerinden biri olan “Yedinci Mühür”, insanın anlam arayışının çarpıcı bir alegorisi ve ‘görsel bir şiiridir’ sanki.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Birlikte / Together, TV+
  • Mutfak / La Cocina, MUBI
  • 30 Rocks, Netflix
  • Hoplayanlar / Hoppers, Disney+
  • Merhamet Yok / Mercy, Prime Video

3 Ağustos 2026 Haftası Önerileri


Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day)

Vizyon tarihi: 31 Temmuz 2026

Örümcek-Adam çizgi romanı 1960’ların başında ilk çıktığında çok çabuk kabul gördü ve kısa zamanda müthiş bir satış başarısı sağladı. Gençler Peter Parker karakterini kendilerine çok yakın buldular. Anne-babası bir uçak kazasında ölünce halası ve Ben amcasıyla büyümek zorunda kalan Peter sorunlu bir ergenlik yaşayan bir kahramandır.

Kırmızı-mavi Örümcek Adam kostümlü süper kahraman, şaşkın ifadeli, koyu renk kaban giyen bir kadını havada hızla taşırken etrafındaki şehir binaları bulanıklaşıyor; bu aksiyon dolu an, izleme listenize eklenebilecek yeni bir filmin sinema heyecanını görselleştiriyor.

Örümcek-Adam kostümü ve özellikleri, ona yeni başka sorumluluklar daha eklemiştir. Yani Peter Parker kostümünü giydiğinde de kişiliğini, zaaflarını, sorunlarını taşıyan bir karakterdir. Üstelik bu kostüm öyle tasarlanmıştır ki herkes kendisini onun içinde hayal edebilir rahatlıkla.

Örümcek-Adam'ın kırmızı ve siyah ağ desenli kostümünün maskeli yüzünün yakın plan görüntüsü; sol gözünde MJ'nin ve şehrin yansıması, sağ gözünde ise şehir ışıklarının bulanık bir silüeti belirirken, Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün filminin 31 Temmuz'da vizyona gireceğini duyuran bir afiş.

Yeni kuşak Örümcek-Adam ilk kez 2016’daki “Kaptan Amerika: İç Savaş”ta (Captain America: Civil War) tadımlık bir giriş yapmıştı Marvel evrenine.

2017’deki kendi filmi “Örümcek-Adam: Eve Dönüş” (Spider-Man: Homecoming) ile Marvel evrenine tamamen yerleştirildi.

Tom Holland’ın canlandırdığı yeni nesil Örümcek-Adam’la Peter Parker’ın yaşı daha erkene çekildi ve onu her zamankinden daha hareketli ve ergen bir süper kahraman olarak izlemeye başladık.

Önceki film “Eve Dönüş Yok”un (Spider-Man: No Way Home) sonunda Peter Parker’ın artık tümüyle açığa çıkan kimliği ciddi bir sorun yaratmıştı. Bu sorun Dr. Strange sayesinde Peter’ı derin bir yalnızlığa sürükleyecek şekilde çözülmüştü. Tüm dünya Örümcek-Adam’ın Peter Parker olduğunu unutmuştu, buna Peter’ın en yakın arkadaşı Ned ve kız arkadaşı MJ de dahildir. Bu yalnızlığın içindeyken bir biyolojik anormalliğin de içinde olduğunu keşfeder Peter.

Bazen içindeki örümcek DNA’sı, insan DNA’sının üstüne çıkmaya başlamıştır çünkü. Filmin negatif karakteri olarak karşımıza çıkan kişi de kendini arayan öfkeli bir genç. Farklı olmasından dolayı dışlanmış ve tek duygusal dayanağından da zorla koparılmıştır. Peter hem kendiyle ilgili sorunlarla hem de giderek büyüyen bu tehditle baş etmek zorundadır.

Marvel filmleri ve süper kahraman filmlerinden yoğun eğlence ve full aksiyon bekleyen seyirciler için duygusal ağırlığı biraz fazla gelebilir ama aslında “Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün” daha çok genç seyircilerin sosyal yaşamlarına ve iç dünyalarına oynayan bir film. Bu anlamda oldukça başarılı, ama Marvel sinematik evreninin heyecanlı, aksiyonlu ve ağırlığı olan hikâyeler anlatan bazı filmleri gibi her açıdan tatmin edici bir paket sunmuyor. Ancak yaklaşık 2,5 saat boyunca sizi gerçek dünyadan koparıp Peter Parker’ın dünyasına dahil etmeyi başarıyor.

Furious

İzleyebileceğiniz Platform: Disney+

Koyu kıvırcık saçlı, açık renk bir atlet ve koyu pantolon giyen bir kadın, küçük bir tabancayı ellerinde sıkıca kavrayarak yere çömelmiş, gergin bir ifadeyle sağ tarafa doğru dikkatle bakarken, arkasında bej bir kanepe ve önünde evraklar ile telefonların bulunduğu sehpa yer alıyor, bu sahne gerilim dolu bir dizi atmosferini yansıtıyor.

Heyecanlı ve iyi işlenmiş polisiye gerilim dizilerine merakınız varsa “Furious” tam size göre. Aslında bizde de iyi bilinen 1987 tarihli bir Hollywood yapımı “Kara Dul” (Black Widow) filminden ilham alınarak oluşturulmuş. Bob Rafelson’ın çektiği filmde gözüne kestirdiği yalnız ve zengin erkeklerin hayatına girip servetlerine konduktan sonra onları öldürüp kendine yeni bir kurban arayan soğukkanlı ve sosyopat bir kadının ve onun peşindeki kadın federal ajanın hikâyesi anlatılır.

Emmy Rossum'un kıvırcık saçları ve derin mavi gözleriyle sarı-turuncu tonlarda ışıklandırılmış büyük yüzünün ön planda olduğu bu Furious dizisi afişi, alt kısımda sırtı dönük bir kadın silüeti ve kırmızı-mor geçişli gerilim dolu bir fonla FURIOUS başlığını ve THERE'S A THIN LINE BETWEEN HUNTER AND PREY sloganını vurguluyor.

Dizinin yaratıcısı Elizabeth Meriwether bu kadın katil-kadın polis ikilisini Epstein sonrası bir öfkeyle desteklemiş, böylece ortaya daha sert bir polisiye dram çıkartmış.

Catherine adlı genç bir kız zengin erkekleri hedef alan bir seri katildir ve kurbanlarının ortak özelliği 14-15 yaşındaki kızlarla oldukları bir ağın içinde yer alıyor olmalarıdır.

Catherine soğukkanlı bir öfkeyle hedeflerini birer birer avlıyordur. Hikâyenin diğer kutbunda ise başka bir öfkeli kadın, FBI ajanı Alice Black (Emmy Rossum) vardır. Alice, liseden beri tanıdığı eski sevgilisinden yoğun kavgalar sonunda ayrılmış, şiddet görmüş bir kadın. Böylece iki öfkeli kadın arasında bir kedi-fare oyunu başlamış olur.

Bölümler ilerledikçe ölü sayısı artıyor, Alice de Catherine’e yaklaştıkça aralarındaki belirgin çizgi giderek muğlaklaşıyor. Aslında iki kadın da şiddet görürlerken seslerini duyuramamış, eril sistem içinde çığlıkları önemsenmemiş, adalet bulamamış kadınlardır. Bu da bu polisiye gerilim dizisine net bir feminist bakış açısı getiriyor.

Disney+ platformunda 8 bölüm süren dizi, giderek artan bir merak duygusuyla takip edilen ve oldukça dramatik virajlar alan akıcı bir polisiye gerilim.

Gizli Dünya / Room

İzleyebileceğiniz Platform: MUBI

Gizli Dünya filminden bir karede, Ma ve Jack odalarında renkli bir halı üzerinde bağdaş kurmuş, Ma elindeki mavi kitabı okurken Jack'in dikkatle dinlediği an, onların küçücük gizli dünyalarında kurdukları sıcak bağı ve hikaye paylaşımını gözler önüne seriyor.

Joy adlı gencecik bir kız kendisine kafayı takan bir adam tarafından kaçırılmış ve küçücük bir odaya hapsedilmiştir tam 7 sene boyunca. Adam onu ilişkiye zorlamıştır ve Joy beş yıl önce o küçücük odada bir erkek çocuk doğurmuştur. Jack ve Joy bu zorba adamın esareti altında küçücük bir dünyanın içine hapsolmuşlardır. Ancak bir gün anne-oğul zor bir plan yaparlar ve dışarı çıkmayı başarırlar.

Gizli Dünya Room filminin afişinde, mavi bulutlu gökyüzü önünde, uzun kahverengi saçlı, açık renkli kazaklı ve çizgili eldivenli bir kadın, kukuletalı rakun şapkalı ve ekose kışlık ceketli küçük bir erkek çocuğuna şefkatle bakıyor, ikilinin birbirine olan bağlılığı ve sıcaklığı gözlerinden okunuyor.

“Gizli Dünya” üç perdeden oluşuyor aslında. İlk perde onlar dışarı çıktıklarında sonlanan bir esaret hikâyesi. İkinci perde dış dünyaya uyum sürecini, son perde ise anne-oğulun aralarındaki ilişkiyi yeni baştan kurmalarını anlatıyor.

Zaten film evladın da annesine annelik yapabileceğini söylüyor esas olarak… Muhatabını daha kâğıt üzerindeyken duygulandırabilen bu hikâye bir roman uyarlaması ve romanın yazarı tarafından senaryolaştırılmış.

Ayrıca Jack’in yirmili yaşlarındaki annesinin anlattığı kadarıyla sınırlı olan dünyası, dışarı çıkınca ciddi anlamda sarsılır. Bu da neredeyse başlı başına bir film konusu. Aslında orta kısımda hikâyeye dahil olan karakterler, yani Joy’un anne-babası, annesinin yeni kocası Leo, medya mensupları, avukat, doktor gibi karakterler hikâyenin özünü dağıtıyorlar biraz. Böyle olunca da anne-oğulun dışarı çıkmasından itibaren filmin fazla uzadığı hissine kapılıyoruz ister istemez.

Fakat anneyi oynayan Brie Larson ve küçük Jack’i canlandıran Jacob Tremblay’ın performansları filme büyük katkılar sağlıyor. Brie Larson bu performansıyla 2016’da “En İyi Kadın Oyuncu” dalında Oscar kazanmıştı. Zamanında izlemediyseniz bu sefer kaçırmayın, üzerine düşünülmeye değer bir film.

Wolfwalkers

İzleyebileceğiniz Platform: TV+

Wolfwalkers animasyon filminden iki karakter, gür yeşil dallarla kaplı bir ağaç dalında oturuyor: sol tarafta vahşi kızıl saçlı, yeşil elbiseli Mebh merakla bakarken, sağ tarafta sarı örgülü saçlı, düşünceli Robyn yanında küçük bir kuşla oturuyor.

Bir zamanlar, İngilizlerin pek istenmediği İrlanda topraklarında; batıl inançların, sihir söylentilerinin, dindarlığın hâlâ egemenler tarafından kullanıldığı bir dönem… İngiliz bir avcı, kızıyla birlikte o toprakların yöneticisi olan İngiliz lordu için ormandaki kurtları avlamaya gelmiştir.

11 yaşındaki kızı Robyn de avcılığa çok meraklıdır. Babasını dinlemeyip şehir surlarının ardındaki ormana kaçar fırsat buldukça. Bir gün başka bir gizemli kız olan Mebh’le tanışır. Mebh annesiyle birlikte kurt sürüsünün lideridir aslında. Annesi gibi geceleri uyuduğunda kurda dönüşür. Ancak annesi yeni bir yuva bulmak için çıktığı yolculuktan geri dönememiştir.

Wolfwalkers filminin göz alıcı afişi, Art Nouveau esintili süslemelerle çevrili, üstte sihirli bir ışıltıya sahip sarı saçlı ve kararlı bir kız çocuğu, altta ise parlak gözlü siyah kurtların üzerinde vahşi bir şekilde duran kızıl saçlı başka bir çocuğu betimliyor.

Mebh ve Robyn ilk tanıştıklarında biraz sürtüşseler de sonra çok iyi arkadaş olurlar. Robyn Mebh’in annesini bulmasında yardımcı olmak ister.

İkisi birbirleriyle empati kurarlar ve halkı sürekli korkutarak yönetmeye çalışan kötü lorda karşı özgürlüklerini ve hayatlarını savunurlar. Hatta Robyn de tıpkı Mebh gibi bir ‘wolfwalker’a dönüşür…

Bu son derece sürükleyici animasyon elbette en başta kadınların güçleri ve özgür potansiyellerinden korkan muktedir erkekleri eleştiriyor. Zorba lord, kurt sürüsünü kullanarak köy halkını kontrolü altında tutuyordur. İki kız arkadaş aslında yaptıkları mücadelede bunun sonunu getirmeye çalışırlar. Bu hikâyede kurtlar sadece yaşam alanlarını koruyan hayvanlardır, canavar değillerdir.

Son derece yaratıcı ve harika sahneler barındıran, Amerikan örneklerinden çok farklı bir animasyon başyapıtı “Wolfwalkers”. Ülkemizde sinemalara gelmedi ama geçtiğimiz haftalardan itibaren TV+ platformundan izlenebilmekte. Filmin yönetmeni daha önce 2014’teki “Denizin Şarkısı” (Song of the Sea) ile de Oscar’a aday gösterilmiş olan filmiyle de tanıdığımız Tomm Moore.

Haftanın Klasiği: Saklı / Caché

İzleyebileceğiniz Platform: HBO Max

Ortada, kolunu uzatmış ve şaşkın bir ifadeyle konuşan orta yaşlı bir adam, solunda bisikletli siyahi bir adam ve sağında endişeli bir kadın, şehir sokağında gergin bir anı Saklı filminin atmosferiyle yansıtırken, arka planda park etmiş arabalar ve binalar gözüküyor.

Avusturyalı usta yönetmen Michael Haneke’nin 2005 yapımı filmi “Saklı” (Caché) ülkemizde de vizyonu sırasında epey konuşulmuş ve beğenilmişti. Haneke bu filminde dünyanın en sevilen iki Fransız oyuncusu Daniel Auteuil ve Juliette Binoche’dan da güç almıştı.

Neredeyse dış dünyaya kapalı, kusursuz evrenlerinde (!) yaşayan Georges ve karısı Anne bir sabah evlerinin önünde esrarengiz biri tarafından sokaktan gizlice çekilmiş görüntülerinin bulunduğu bir video kaset bulurlar. Zamanla bu kasetlere yenileri eklenir. Kasetlerle birlikte gelen kimi ipuçları Georges’un geçmişinde kalan bir sırrı düşünmesine yol açar.

Bir gerilim filmi “Saklı”. Ama kesinlikle alıştığınız tarzda hiçbir gerilim filmine benzemiyor. Özgün, düşündürücü ve her Haneke filmi kadar da rahatsız edici. “Saklı” tam da ismi gibi asıl değerlerini filmin bütünü içinde saklayan, her soruyu cevaplamak yerine seyirciye hissettirmeyi amaçlayan bir film. Bitirdikten sonra sizinle bir süre yaşayan, aklınızda dönüp duran filmlerden biri…

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Bergman Adası / Bergman Island, HBO Max
  • Şeytan’ın Ağzı / The Devil’s Mouth, Prime Video
  • Bazıları Sıcak Sever / Some Like it Hot, MUBI
  • Özgürlük Yolu / Into the Wild, Netflix
  • Kopma Noktası / Dead Man’s Wire, TV+

27 Temmuz 2026 Haftası Önerileri


Hayatımın Şarkısı (Power Ballad)

Vizyon tarihi: 24 Temmuz 2026

Mavi ışıklarla aydınlatılmış bir sahnede, enerjisiyle gülümseyen Paul Rudd sol tarafta dururken, sağda düşünceli bir ifadeyle alnına dokunan Nick Jonas, enstrümanlar ve mikrofon önünde izleyicilerle buluşarak sinema ve müzik dünyasından keyifli bir sahne sunuyor.

Özellikle 2006 yılında yönettiği “Bir Zamanlar” (Once) adlı filmiyle tüm dünyada dikkat çeken İrlandalı yönetmen John Carney, sonra çektiği “Yeniden Başlamak” (Begin Again) ve “Sing Street” filmleriyle de müziğin insanlar arasında nasıl etkili bir iletişim aracı olduğunu anlatıp durdu. Yönetmenin en son filmi “Hayatımın Şarkısı” ise bu hafta vizyonda izlenebiliyor.

İrlanda’da düğünlerde sahneye çıkan, 80’lerin ve 90’ların popüler şarkılarını çalan bir rock grubunun solisti olan Amerikalı Rick Power, gençken İrlandalı bir kadınla aşk yaşayıp, kızının doğumundan sonra da rock yıldızı olma hayallerinden vazgeçmiştir. Çaldıkları bir düğünde gelin ve damadın arkadaşı olan yeni ünlü bir şarkıcı olan Danny ile tanışır. O gece tek şarkı için birlikte sahneyi paylaşırlar ancak sonrasında da birbirleriyle çok iyi anlaşıp bütün gece içki içip müzik yaparlar.

Kırmızı bir film afişinde, Power Ballad adlı filmin başrol oyuncuları Paul Rudd ve Nick Jonas, sırt sırta durarak rock müzisyenlerini canlandırıyor; sol tarafta siyah deri ceketli Paul Rudd elektrogitarını tutarken tutkuyla şarkı söylüyor, sağ tarafta açık renk ceketli Nick Jonas ise mikrofonuyla yoğun bir şekilde vokal yapıyor ve bu görsel, bir sinema eleştirmeninin müzik temalı film önerileri listesine yakışan güçlü bir rock baladı atmosferini yansıtıyor.

Danny Amerika’ya döndüğünde o gece Rick’in ona dinlettiği yarım kalmış şarkısını kendi bestesiymiş gibi yeniden düzenler ve şarkı dünya çapında büyük bir hit olur. Tabii ki bir süre sonra şarkının popülaritesi İrlanda’ya kadar ulaşacak ve Rick’i harekete geçmeye zorlayacaktır.

“Hayatımın Şarkısı” iki farklı kuşağın müzik üzerinden hem anlaşması hem de bocalamasını sıcak bir olay örgüsü üzerinden başarıyla anlatıyor. Filmin tatlı ve dengeli komedisi büyük ölçüde Rick’i canlandıran Paul Rudd’un enerjik performansından çıkıyor aslında. Jonas Brothers grubunda parlayan sonra oyunculuk da yapan Nick Jonas da yeni kuşak pop yıldızı olarak gayet inandırıcı. Çok büyük beklentilere girmeden, kolayca izleyip tatlı duygularla salonu terk edeceğiniz samimi bir film “Hayatımın Şarkısı”.

Flora ve Oğlu (Flora and Son)

İzleyebileceğiniz Platform: TV+

Sırtında siyah gitar kutusu taşıyan genç bir kadın ile siyah şapka ve şişme mont giymiş, boynunda kulaklık olan bir çocuk, şehir manzaralı bir yolda yan yana yürürken görüntüleniyor; kadının düşünceli bakışları ve çocuğun doğrudan ileriye dönük duruşu dikkat çekiyor.

Yönetmen John Carney, “Hayatımın Şarkısı”ndan hemen önce Apple+ için yine müziğin de ana karakterlerden biri olduğu tatlı bir dram çekmişti: “Flora ve Oğlu” geçtiğimiz günlerde TV+ platformuna eklendi.

İrlanda banliyösünde iletişim sorunu yaşadığı ergen oğluyla yaşamaya çalışan bekar anne Flora’yla tanışıyoruz önce. Müzisyen kocasından ayrıldığından beri sosyal ve maddi sıkıntılar yaşayan Flora polisle başı derde girmeye başlayan oğlu Max ile de sürekli atışmakta. Bir gün eski bir gitar bulur Flora ve oğluna hediye etmek ister. Max gitar çalmayı istemiyordur ama Flora bu sayede ona ulaşmanın bir yolunu bulur. İnternetten bulduğu Amerikalı bir eski müzisyenden gitar dersi alarak oğlu Max’le müzik yapmaya başlar. Böylece aralarındaki iletişim giderek iyileşir. Aslında müzik Flora ve Max’e her anlamda iyi gelecektir…

Flora and Son filminin posterinde, sağa doğru bakan, saçları topuz yapılmış genç bir kadın, kulaklık ve içinde bir çocuk silüetiyle betimlenirken, bu Apple Orijinal filmi dijital platformlarda izleyicilere sunulan dikkat çekici film önerileri arasında yer alıyor.

“Flora ve Oğlu”nun güzel bir oyuncu kadrosu var en başta. Flora rolünde giderek daha popülerleşen, aslında U2 grubunun solisti Bono’nun da kızı olan Eve Hewson’u izliyoruz ve genç kadının enerjik performansı filme de damgasını vurmuş. Eski müzisyen Jeff’i Joseph Gordon-Levitt her zamanki sıcak performansıyla canlandırırken Max rolündeki genç oyuncu Orén Kinlan da dikkat çekiyor.

Müziğin iyileştirici bir gücü olduğunu samimi performanslarla ve gerçekçi bir tonda anlatmayı başarıyor film. Bazı sahnelerinde içinizin ısındığını hissedebilirsiniz…

Sür ya da Öl (Ride or Die)

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

İki kadın, rahat bir oturma odasında kanepede oturmuş, soldaki koyu tenli ve lacivert giysili olan açık bir dergi tutarak hafifçe tebessümle yukarı bakarken; sağdaki sarı saçlı, beyaz gömlekli ve siyah yelekli kadın ise elinde şarap kadehi ve açık bir kitapla izleyiciye anlamlı bir şekilde gülümseyerek, film ve dizi önerilerini değerlendiriyor gibi duruyor.

İşte size fazla mantık ve ciddiyet aramadan rahatça izleyebileceğiniz bir aksiyon-komedi dizisi… İngiliz bir milletvekiliyle 20 yıldan fazladır evli olan Debbie’nin 20 yıldır tanıdığı en yakın arkadaşı olan Judith aslında çeşitli istihbarat teşkilatlarına suikastçı kiralayan bir yapıda çalışan profesyonel bir katildir. Debbie bunu kocasının da içinde olduğu bir kanlı hesaplaşmanın içindeyken öğrenmek zorunda kalır. Hem kocasının hem de en yakın arkadaşının düşündüğü insanlar olmadığını öğrenmesiyle yıkılmıştır. Ama sadece o kadarla da kalsa iyi; kocasının peşindeki Arnavut mafyası şimdi onların da peşindedir. Judith’in de peşinde eski iş arkadaşları ve intikamcı başka bir suikastçı daha vardır. Artık ellili yaşlarına merdiven dayamış bu İki kadın arkadaş peşlerindeki herkesten kaçarken dostluklarını da yeniden inşa edeceklerdir.

“Sür ya da Öl” hareketli, yer yer de komik bir dizi. “Duyguların Rengi” (The Help) filmindeki rolüyle 2012’de Oscar kazanmış olan oyuncu Octavia Spencer’a “Ted Lasso” dizisindeki rolüyle biraz geç de olsa haklı bir şöhret yakalayan Hannah Waddingham eşlik ediyor.

Kırmızı üstü açık bir spor arabada, ön camı kurşun delikleriyle parçalanmış halde, güneş gözlüklü Hannah Waddingham'ın silah tuttuğu ve Octavia Spencer'ın direksiyon başında gülümsediği Ride or Die dizisi posteri, Burak Göral'ın OGGUSTO okurları için derlediği dijital platformlardaki dizi önerileri arasında dikkat çekiyor.

Özellikle iki orta yaşlı kadının arasındaki paylaşımın ve “Bizde hâlâ iş var” bakışının iyi çalıştırıldığı, buna karşılık olay örgüsündeki sebep-sonuç ilişkileri ve fizik kurallarının çok da kafaya takılmadan yapıldığı kolayca izlenen akıcı bir komedi-aksiyon. Ortalama ellişer dakikadan oluşan sekiz bölüm boyunca temposu hiç düşmeyen hareketli bir seyirlik…

Kestane Adam (The Chestnut Man)

İzleyebileceğiniz Platform: Netflix

Yeşillikler içindeki bir ormanlık alanda, devrilmiş kalın bir ağaç gövdesi üzerinde oturan ve kasvetli ifadelerle doğrudan kameraya bakan bir erkek ile bir kadın, bu haftaki sinema eleştirisi yazısında yer alan etkileyici film ve dizi tavsiyelerinden birini temsil ediyor.

Tüm dünyada “The Killing” dizisiyle büyük popülerlik kazanan Danimarkalı polisiye yazarı Søren Sveistrup’un 2018’de çıkan ilk romanı “Kestane Adam” (The Chestnut Man) 2021’de mini dizi olarak Netflix’e uyarlanmıştı. Kestane Adam’ın ana kahramanı Naia, ön ergenlik yaşayan kızını tek başına yetiştirmeye çalışan bir kadın polis. Kopenhag’da üst üste işlenen cinayetleri çözmesi için Europol’den (Avrupa Polis Teşkilatı) ailesini kaybettikten sonra içine kapanmış takıntılı bir polis olan Mark ile işbirliği yapar. En başta birbirleriyle pek anlaşamasalar da birbirlerinin eksiklerini kapatan bir ikili olurlar giderek. Katil ise çocuklarını ihmal ettiğini düşündüğü anneleri hedef alıyordur. Ama ilginç olan cesetlerin etrafında bulunan kestane figürlerinin üzerinde, bir yıl önce kaybolan ve öldüğü sanılan, genç bir kızın parmak izinin bulunmasıdır. Kızın katili ise cezaevinde mahkûmdur!

Altı bölüm süren “Kestane Adam”, Netflix’in en çok izlenen Avrupalı polisiye mini dizileri arasına girmişti. Søren Sveistrup da aynı polis ikilisini başka bir seri katil vakasının içine soktuğu “Saklambaç” (Hide and Seek) adlı devam romanı da beş yıl sonra yeni bir sezon olarak karşımıza geldi. Bu yepyeni sezonda yine birbiriyle ilk başta çok ilgisiz gibi görünen cinayetlerin eski bir suçla ilişkilendiğinin ortaya çıkmasıyla Kopenhag’ın kapalı ikliminde bol sürprizli gergin bir hikâye izliyoruz. Özellikle Amerikan polisiye dizilerinde pek görmediğimiz sürpriz bir gelişmenin olduğu şok bir sahneden sonra daha da sertleşen dizi ilk sezon gibi yine altı bölümden oluşuyor ve bir çırpıda izleniyor.

Kestane Adam dizisinin ürkütücü atmosferini yansıtan posterde, yüzlerinin ortasından sonbahar yaprakları ve parlak bir ışıkla ikiye bölünmüş gibi duran bir erkek ve kadının portreleri, alt kısımda ise üzeri örtülmüş bir ceset figürü görülüyor, bu da suç ve gizem dolu bir hikayeye işaret ediyor.

Haftanın Klasiği: Wanda Adında Bir Balık (A Fish Called Wanda)

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

Yatakta uzanan pembe tüylü kazaklı bir kadın ile üzerine eğilmiş mavi gömlekli bir erkeğin yakınlaşma anını, camın arkasından dikkatle izleyen bıyıklı bir adamın da görüldüğü, gerilim ve mizahı ustaca harmanlayan bir klasik film sahnesi.

Son derece dinamik senaryosuyla, zeki esprileri ve müthiş oyuncu performanslarıyla dikkat çeken, bir soygun ekibinin etrafında gelişen “insan insanın kurdudur” hikâyesini bir an bile sekteye uğratmadan anlatan “Wanda Adında Bir Balık”, zihinlerde her daim taze kalabilen bir film. İngiltere’de bir mücevher soygunu gerçekleştiren çetenin lideri polis tarafından yakalanınca, ekibin kalanı liderlerinin yakalanmadan önce gizleyebildiği mücevherlerin yerini öğrenmeye çalışır. Herkesin birbirinin arkasından iş çevirdiği komik olaylar zinciri de böylece başlar.

Beyaz bir arka plan üzerinde, sinema dünyasının unutulmaz komedi filmlerinden A Fish Called Wanda'nın posteri; ortada leopar desenli bir ceketle sandalyede oturmuş, elinde küçük bir balık kasesi tutan Jamie Lee Curtis, arkasında takım elbiseli John Cleese, uzun koyu paltolu Kevin Kline ve önde bağdaş kurmuş oturan Michael Palin'i içeren dört ana oyuncuyu vurguluyor.

Charles Crichton’ın yönettiği 1988 yapımı bu eşsiz komedi, Jamie Lee Curtis, Kevin Kline, John Cleese ve Michael Palin’den oluşan oyuncu kadrosuyla göz dolduruyor. Filmde Kevin Kline olağanüstü komik performansıyla Oscar kazanarak, bir komedi filmindeki performansla da bu ödülün kazanılabileceğini güzelce kanıtlamıştı.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • The Four Seasons, Netflix
  • Marty Supreme, TV+
  • Paramparça Aşklar Köpekler (Amores Perros), MUBI
  • Edding, Prime Video
  • Mike & Nick & Nick & Alice, Disney+

20 Temmuz 2026 Haftası Önerileri


The Odyssey

Vizyon tarihi: 17 Temmuz 2026

Sakallı Matt Damon, antik çağlardan kalma deri zırhı ve kılıcıyla, arkasında savaş gemileri ve kalabalık bir orduyla dolu puslu bir liman veya askeri kamp ortamında kararlı bir duruş sergiliyor; bu etkileyici sahne, haftalık film ve dizi önerileriyle dolu izleme listenize eklenebilecek güçlü yapımlardan birine ait olabilir.

Christopher Nolan, tercihlerinin ve filmlerinin konuşulmasını, tartışılmasını çok seviyor. Büyük meydan okumalara hep açık. Nitekim Homeros’un büyük eseri Odysseia‘yı da bu zamanda hem de tamamı 70 mm IMAX kamerayla çekerek uyarlayabilmek büyük bir meydan okuma. “The Odyssey”i tam bir Nolan filmi yapan tek özelliği yönetmenin IMAX takıntısı değil elbette. Her sahnesiyle de tipik bir Nolan filmi var karşımızda.

Odysseus’un eve dönüş hikâyesi yüzlerce kitaba ve filme yaptığı gibi Nolan’a da “Inception” ve “Intestellar”da ilham kaynaklığı yapmıştı. Dolayısıyla bu büyük eseri çekmeye karar vermesi daha en baştan en büyük takıntısına hizmet ediyor. Tabii ki yönetmenin zaman takıntısı bu filminde de var. Zaten Homeros’un üç bin yıllık uzun şiiri de lineer zaman doğrusunu kırar bazı yerlerde. Dolayısıyla ileri-geri giden bir zaman akışı var filmde de.

Gri cübbeli, kırmızı tüylü miğferli bir savaşçının karlı, karanlık bir ormanda iri gümüş zırhlı düşman figürleriyle karşı karşıya geldiği, üzerinde Christopher Nolan'ın ODYSSEY adlı yeni filminin adı ve vizyon tarihi yazan bu epik poster, sinema eleştirmeni Burak Göral'ın OGGUSTO okurları için hazırladığı film önerileri listesindeki dikkat çekici yapımlardan biri.

Ayrıca Nolan yine CGI teknolojisine çok yaslanmayan, daha çok fiziksel ve dokunulabilir bir dünya kurmayı tercih etmiş. Dijital arka planlar değil gerçek mekânlarda dev setler kurmuş. Mitolojiyi fantastik bir masaldan ziyade sert ve tehlikeli bir gerçeklikle ele almış. Şimdiye kadarki görsel temsil geleneklerinin çoğunu tepki çekebileceğini de bilerek bozmuş.

Bu büyük destanı epik bir lirizmle değil, fantastik soslu bir realizmle anlatmayı tercih etmiş. (Batman filmlerinde de böyle yapmıştı). Mitolojik tanrılar bu yüzden önceki uyarlamalardan çok daha farklı ele alınmış. Athena, Kirke (Circe) ve Calypso karakterleri perdede daha önce canlandırılanlardan oldukça farklı. Özellikle Zendaya’nın canlandırdığı Athena’nın finalle kurulan bağlantısını ve Samantha Morton’ın canlandırdığı Kirke bölümünün çok çok iyi olduğunu düşünüyorum.

Ludwig Göransson’un müzikleri yine harika! “The Mandalorian” dizisi, “Sinners”, “Tenet”, “Oppenheimer” gibi filmlerin müziklerine de imzasını atan İsveçli müzisyen, filmin atmosferini mükemmelen tamamlayan, kulaklarımızı dolduran harika bir soundtrack çalışmasına imza atmış. Teknik anlamda film neredeyse kusursuz denebilecek nitelikte. Müthiş bir ses bandı var filmin. En İyi Ses ödüllerinin banko adayı ve favorisidir artık. Yönetmenin sürekli çalıştığı görüntü yönetmeni Hoyt van Hoytema yine üst seviyede bir iş çıkartmış.

Özetle “anti-woke”çuların ve gizli/utangaç ırkçıların şimşeklerini üzerine çeken Lupita Nyong’o ve Elliot Page seçimleri üzerinden yapılan tartışmayı bir kenara bırakıp filmi değerlendirecek olursak “The Odyssey” öncelikle Homeros’un Odysseia‘sını okumamış olanlar tarafından başyapıt olarak değerlendirilecektir -ama okumuş olanlar için sadece iyi bir Nolan filmi. Zevkle izleniyor, üç saat boyunca da gerçek hayattan kopartıyor. Ama en sevdiğim ilk üç Nolan filmi değişmedi bende: “The Prestige”, “Inception” ve “Interstellar”.

Dönüş (The Return)

İzleyebileceğiniz Platform: TV+

Uzun saçlı ve sakallı, üstsüz, ilkel bir giysi giymiş orta yaşlı bir adamın yayı germiş, kararlı bir şekilde hedefe odaklanmış halde durduğu, sırtında ok sadağı taşıdığı ve arkasında mızraklı iki gençle loş, taş duvarlı bir mekanda görüldüğü bu sahne, eleştirmen Burak Göral'ın izleme listesi önerilerindeki Dönüş adlı filmin etkileyici atmosferini yansıtıyor.

Madem “The Odyssey” bir süre gündemimizde kalacak, Homeros’un ünlü eserinin son kısmına odaklanan, yönetmen koltuğunda Uberto Pasolini’nin oturduğu İtalyan yapımı Dönüş’e de bir bakmak isteyebilirsiniz. Üstelik Odysseus’u Ralph Fiennes, 20 yıl boyunca onu bekleyen sadık karısı Penelope’yi de Juliette Binoche canlandırıyor.

Film Odysseus’un Ithaka sahilinde bulunuşuyla başlıyor. Nihayet yolculuğu fiziken bitmiştir ama karısı ve oğlunun karşısına hemen çıkamaz. 20 yılın ağırlığı vardır üzerinde. Buna karşılık, Penelope’nin talipleri giderek daha tehlikeli hareketler yapmaya başlayarak Odysseus’un oğlu Telemachus’u öldürme planları yapmaktadırlar. Zaman geçtikçe Penelope’yi de bir karar vermesi için sıkıştırıyorlardır.

Yüzünde yara izleri, yorgun mavi gözleri ve uzun sakalları olan bir adamın, yüzünü çapraz kesen koyu renkli bir yay kirişi ve kanlı eliyle önde, arkasında ise kahverengi gözlü ve ciddi ifadeli bir kadının yakın çekim portrelerini sergileyen Dönüş filmi afişi, Burak Göral'ın OGGUSTO okurlarına sunduğu izleme listesine eklenebilecek, yoğun dramatik bir film önerisidir.

Odysseus ve Penelope’nin yıllar sonraki buluşmaları biraz kasvetli bir tonda anlatılıyor olsa da çağdaş sinemanın en değerli oyuncularından ikisini birlikte izlemenin ayrı bir tadı var. Aslında bu iki değerli oyuncunun birlikte rol aldıkları üçüncü film bu. Ralph Fiennes ve Juliette Binoche 1992’deki “Uğultulu Tepeler” (The Wuthering Heights) uyarlamasında yine iki aşığı canlandırmışlardı. Ayrıca 1996’da “İngiliz Hasta”da da (The English Patient) aynı oyuncu kadrosundaydılar.

DTF St. Louis

İzleyebileceğiniz Platform: HBO Max

Haftanın izleme listesi için sunulan içeriklerden birine ait olduğu düşünülen bu görselde, bir ev ortamında koyu renk giysili gözlüklü bir adam, desenli kahverengi elbiseli bir kadın ve bıyıklı, renkli kazaklı başka bir adam birbirleriyle samimi bir sohbet ediyor.

HBO Max’in yedi bölümden oluşan bu iddialı dizisi orta yaş bunalımı yaşayan ve evlilik hayatları başta olmak üzere sıradanlaşmış yaşamlarından sıkılmış üç yetişkin arasında geçen, dramatik öğeleri de oldukça iyi kurulmuş bir kara komedi. Yerel bir televizyon kanalında hava durumu sunucusu olan evli ve iki kız babası Clark Forrest’ın hayatı, işaret dili çevirmeni Floyd ve güzel eşi Carol ile tanıştığında farklı bir yola girer. Bundan sonrası oldukça sürpriz gelişmelerle ilerler. İki adam birbirleriyle çok iyi arkadaş olurlar ama sonrasında cinsel ve duygusal tatminsizlikleri bu üçlü arasında giderek dallanıp budaklanan inanılmaz olayların yaşanmasına neden olur.

Bu üç karakteri Jason Bateman (Ozark), David Harbour (The Stranger Things) ve Linda Cardellini (Dead to Me) canlandırıyor. Ayrıca “Six Feet Under”da sevdiğimiz Richard Jenkins ve pek çok film/dizide başarılı performanslarıyla izlediğimiz Peter Sarsgaard da yan karakterlerde çok iyiler. Bu baştan aşağı yetişkinlerin dünyasına yönelik hikâyesi, farklı kurgusu ve karanlık tonlarıyla öne çıkan dizinin ilk bölümü belki ilk başta biraz karmaşık gelecektir ama devam ettiğinizde bu farklı yapıya alışıyor ve çok keyif alıyorsunuz.

Üç oyuncunun bulutlu bir gökyüzünde salıncaklarda oturduğu, Jason Bateman, Linda Cardellini ve David Harbour’ın başrollerini paylaştığı DTF St. Louis adlı HBO Max dizisinin bu etkileyici afişi, Burak Göral’ın izleme listesi önerileri arasında yer alabilecek yeni bir yapımı tanıtıyor.

Dizide cinsel olanı başta olmak üzere insanların hayatlarında yaşadıkları tüm tatminsizlikleriyle, tekdüzeleşen ama normal olarak sunulan bir yaşama hapsedilmiş gibi hissetmelerinin getirdiği arayışlar parçalanmış bir olay örgüsüyle ele alınıyor. Prime Video dizisi “Patriot”, “Wonder” ve “Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı” (The Secret Life of Walter Mitty) gibi filmleriyle de ilgi çeken yaratıcı yazar Steve Conrad’ın yaratıcısı olduğu dizi bu sene 13 dalda da Emmy’e aday gösterildi.

Good Fortune

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

Uzun saçlı ve sakallı Keanu Reeves'in bej ceketiyle omzuna dokunduğu, şaşkın yüz ifadesi ve gözlükleriyle öne çıkan Seth Rogen'ın yanında, güneş gözlüklü ve çiçekli gömlekli Aziz Ansari'nin elinde şampanya şişesiyle gülümsediği bu neşeli sahne, izleme listenize eklemeniz gereken eğlenceli filmler ve dizilerden birini temsil ediyor.

Los Angeles’ın pırıl pırıl yaz aylarında geçen eğlenceli bir komedi filmi. “Melekler Şehri” (City of Angels) filmindeki gibi görünmez melekler farklı görevlerle dünyaya dağılmışlar. Cebrail’in görevi ise trafikte araba kullanırken cep telefonlarına bakan insanları uyarmaktır! Ama Cebrail bundan fazlasını ister ve başka melekler gibi insanların hayatına daha çok dokunmayı arzular. Tam bu sırada ciddi maddi sorunları olan, hatta arabasında yaşayan Arj adlı genç bir adamı gözlemlemeye başlar. Zengin bir adam olan şımarık Jeff’in yanında asistan olarak çalışan Arj küçük bir hatası yüzünden kovulunca yine bütün umudunu kaybeder. Yardımcı olmak isteyen Cebrail, Arj’a zenginliğin bütün sorunlarına çözüm olmadığını, kendi hayatının yine de değerli olduğunu anlatmak için onu bir hafta sonu boyunca Jeff’in hayatıyla yer değiştirir.

Ama hesapta olmayan bir sonuç çıkar ortaya, zenginlik Arj’in sorunlarını çözmüştür! Baş melek tarafından azarlanan Cebrail, Arj’ı eski hayatına geri dönmeye ikna etmek zorundadır. Jeff ise bu süre içinde Arj’ın az gelirli hayatını yaşamak zorundadır. Bu süreçte Cebrail de insan hayatı yaşamakla cezalandırılır.

Good Fortune filminin posterinde, beyaz melek kanatları takmış Keanu Reeves'in gülümseyerek ortada durduğu, etrafında Seth Rogen, Aziz Ansari, Sandra Oh ve Keke Palmer'ın yer aldığı, vizyonda izlenebilecek bu filmin tanıtımı yapılıyor.

“Good Fortune”, sosyal adaletsizlik konusunda bir komedi ve bu konuda esprili bir film yapmak hem kolay hem zor. Aklıma sık sık 1983 yapımı John Landis filmi olan “Trading Places” geldi. (O filmi de bulun izleyin, Eddie Murphy çok iyidir!)

“Good Fortune” bol sürprizli bir olay örgüsüne sahip. Ayrıca üç ana karakterini canlandıran popüler oyuncuların da izlenirliği çok yüksek. Gerçi yarısından sonra hizmet sektöründe çalışmaya başlayan Cebrail’in hikâyesi diğer iki adamın hikâyesinin dengesini biraz bozuyor. Doğrusu bu anlamda Cebrail’i Keanu Reeves oynamasa biraz sıkıntılı olabilirdi. Seth Rogen şımarık, çocuksu zengin Jeff rolünde tabii ki ondan beklediğimiz performansı veriyor. Komedyen Aziz Ansari de yazıp yönettiği filmin baş karakterinde oldukça rahat.

Haftanın Klasiği: Tokyo Story

İzleyebileceğiniz Platform: MUBI

Bu hafta izleme listenize eklemeniz gerekenlerden olabilecek, sinema eleştirmeni Burak Göral'ın seçkisine uygun, usta yönetmen Yasujiro Ozu'nun klasik filmi Tokyo Hikayesi'nden siyah beyaz bir karede, içtenlikle gülümseyen genç bir Japon kadın görülüyor.

Süssüz, yalın ve esasa dönük üslubuyla minimalist sinemanın en iyi yönetmenlerinden biri olan Yasujiro Ozu’nun başyapıtı, 1953 yapımı “Tokyo Story”, her sinefilin mutlaka izlemesi gereken bir klasiktir. İçekapanık bir üslupla çekilmiş ama aslında sevimli, merhametli ve sevecen bir filmdir.

Sinema eleştirmeni Burak Göralın bu hafta vizyonda ve dijital platformlarda izlenmesi gereken filmlerden biri olarak önerdiği Tokyo Hikayesi afişinde, yaşlı bir adam ve genç bir kadının huzurlu bir Japon bahçesi fenerinin yanında dururken, klasik Japon sinemasının incelikli atmosferini yansıtan siyah beyaz bir kare görülüyor.

Taşrada ya da merkezden uzak bir kasabada yaşayan karı-koca Hirayama’lar savaş sonrası Tokyo’sunda yaşayan çocuklarını tek tek ziyaret etmeye karar verirler. O günlerde umut dolu, bol bol takdir ve ihtimam göreceklerini düşünürler. Ama çocuklarını çok meşgul bulurlar. İlgisizlikleri ve başlarından savmaya çalışmaları kötü tavırlı olduklarından değildir ama. Sadece dünyanın düzeni böyledir. Yaşlı çiftle çocuklarından çok gelinleri Noriko ilgilenir. Kocasını savaşta kaybettiği için kocasından kalan tek bağ olan Hirayama çiftini bağrına basar Noriko.

Ozu’nun hikâyesinde batı kültürü tarzından çok farklı bir melankoli ve samimiyet var. Bir kere izlendiğinde bir daha hiç akıldan çıkmayacaktır bu yüzden. Noriko rolünde izlediğimiz Setsuko Hara’nın nazik performansı da filme çok şey katıyor.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Küçük Ev (Little House on the Prairie), Netflix
  • Gizemli Nehir (Mystic River), Netflix
  • Common Side Effects, HBO Max
  • Under the Banner of Heaven, Disney+
  • The Tragedy of Macbeth, TV+

13 Temmuz 2026 Haftası Önerileri


Moana

Vizyon tarihi: 10 Temmuz 2026

Moana filminden canlı aksiyon uyarlamasının bir karesinde, genç Moana, uzun dalgalı saçları, geleneksel deseni andıran askısız bluzu ve boynundaki turkuaz kolyesiyle bir ipi tutarken denizde gülümsüyor; yemyeşil adalar ve masmavi denizin oluşturduğu fon, Burak Göral'ın vizyonda izlemeye değer filmler arasında önerdiği bu macerayı vurguluyor.

Disney, 2020’lerde, animasyon klasiklerini gerçek oyuncularla tek tek çekme kararı aldı. Ancak bu kararın izleyicilerden ne kadar karşılık aldığı tartışılır. “Aslan Kral”, “Güzel ve Çirkin”, “Aladdin”, “Lilo ve Stitch” ve “Orman Çocuğu” gibi eski tarihli olanların yeni “live action” versiyonları çoğunlukla yeni nesiller tarafından ilgi gördükleri için oldukça kârlı hasılatlar yakaladılar. Ama “Küçük Deniz Kızı” ve “Pamuk Prenses”, çocuk izleyiciler için önerilebilecek yapımlar olsalar da hasılat anlamında bu başarı serisini devam ettiremediler.

Stüdyonun 2000’lerdeki en büyüt hit filmlerinden biri olan “Moana”, daha dokuz yıl önce sinemalarda oynamış, hâlâ da Disney+ platformunda oldukça rağbet gören bir film. Şimdi neredeyse birebir aynı sahnelerle ve gerçek oyuncularla karşımıza tekrar geldi.

Sinema yazarı Burak Göral'ın vizyon filmleri önerileri arasında yer alan Moana posterinde, genç Moana elinde kürekle, kaslı Maui omuzunda büyük balık oltasıyla, yanlarında domuz ve horozla coşkulu okyanus dalgaları arasında bir kayalıkta poz veriyor.

Güney Pasifik’in tropik adalarından birinde ama okyanustan korkarak yaşayan Motunui halkının şefinin genç ve meraklı kızı Moana, çocukluğundan beri merak ettiği açık denizlere açılmak ve halkının karşı karşıya kaldığı kıtlığa çare bulmak ister. Bunun için önce bir zamanlar yaptığı kötü bir hareket sonucu bir nevi sürgüne düşmüş olan “yarı tanrı” Maui’yi bulup onu kendisine yardım etmeye zorlaması gerekmektedir. Ancak Maui’nin dev bir kibrin altında sakladığı bazı özgüven sorunları vardır.

Dwayne Johnson’ı sürekli dazlak görmeye alıştığımız için bu saçlı haline alışmak biraz zaman alsa da Maui rolünde keyifli bir performans sunmuş. Genç Moana rolünde de ilk sinema filminde Avustralyalı genç oyuncu Catherine Laga’aia hiç fena değil. Müzikler zaten orijinal filmdeki gibi Lin Manuel Miranda’nın elinden çıkma. Sadece son jenerikte çalan yeni bir şarkı var: “Along the Way”. Şarkıda hem animasyonda hem de filmde Moana’ya hayat veren iki oyuncunun sesini Dwayne Johnson’ınkiyle birlikte dinliyoruz.

Doğrusu orijinal filmden en büyük farkı, bazı diyalogların biraz daha seri ve esprili hale getirilmiş olması. Zaten orijinal “Moana” çok iyiydi, bu versiyonu da tropik iklimle, güzel deniz manzaraları eşliğinde keyifle izleniyor.

Kötü Ruh: Cehennem Ateşi (Evil Dead Burn)

Vizyon tarihi: 10 Temmuz 2026

Korku filmleri son birkaç yıldır yine atakta. Bu sene düşük bütçelerine rağmen tüm dünyada gördükleri ilgi sayesinde çok büyük hasılatlar yakalayan “Saplantı” (“Obsession”) ve “Backrooms” sayesinde önümüzdeki dönemde daha çok korku filmi izleyeceğiz belli ki.

Yönetmen Sam Raimi’nin 1981 yapımı filmi “Kötü Ruh” (“Evil Dead”), izleyenlerin kolay aklından çıkaramadığı bir film olmuştu. 1987 ve 1992’de gelen devam filmlerinde içerdiği hafif mizah unsurları da seriye son şeklini vermişti. 2013’te ilk filmin yeniden çevrimi yeni kuşaklara sunuldu. 2023’te de orijinal hikâyeye yeni bir damar ekleyen “Kötü Ruh: Uyanış” (“Evil Dead Rise”) çıktı karşımıza. İkisi de korku hayranlarının çok beğendiği yapımlar oldular. Yapımcılar iki filmi de Avrupalı yönetmenlere emanet ederek daha kanlı sahneler çekmelerinin önünü açmışlardı. Bu hafta vizyona giren “Kötü Ruh: Cehennem Ateşi”nin yönetmeni ise korku sinemasında “yeni Fransız aşırılığı” olarak anılan ekolde “Infested” isimli bir film çekmiş olan Fransız yönetmen Sébastien Vanicek.

Evil Dead Burn filminin kan kırmızısı, yıpranmış başlığının altında, çenesini sıkan karanlık, şeytani bir el tarafından işkence görür gibi bağıran bir kadının profili ve alevli bir arka planda beliren siluetler içeren bu ürkütücü afiş, vizyonda dikkat çeken bir film olarak değerlendirilebilir.

Hikâye ve karakterler çok basit aslında: Kocasından şiddet gören Fransız asıllı genç kadın, alkollü bir gecede yaşanan tartışma sonucunda bir şekilde dul kalır. Aslında şeytani bir lanet artık bu ailenin başına dert olmuştur. Cenaze sonrasında büyük bir evde bir araya gelen altı kişi, dehşetengiz olaylar yaşarlar.

Doğrusu karakterler tek boyutlu ve olayların mantıksal tutarlılığı çok zayıf. Sonuçta çok da tanıyamadığımız bir grup insanı bir araya getiren senaryo onları çok vahşi ve kanlı olayların içine atıyor sadece. Yaşanan vahşet dolu sahneler ise korkutmaktan ziyade kan revan ve tükürük/salya üzerinden yürüyen iğrendirme amaçlı sahneler. Birçok şiddetli sahnede gözlerinizi kaçırmanız mümkün. Hikâye bir şekilde erkek şiddetine bağlanarak sosyal mesaj da verilmeye çalışılmış. Ama biraz eğreti olmuş maalesef. Yine de özellikle çok kanlı korku filmlerini sevenlerin ilgisini çekebilir.

İyi Erkek Yok (No Good Men)

İzleyebileceğiniz Platform: MUBI

Renkli bir akvaryumun önünde, çiçek desenli bir masa örtüsü serili masada karşılıklı oturan, yemekleriyle meşgul görünen, başörtülü bir kadın ve deri ceketli bir erkeğin yer aldığı bu sahne, sinema yazarı Burak Göral'ın vizyondaki ve dijital platformlardaki filmler hakkındaki değerlendirmelerine görsel bir giriş sunuyor.

Afgan yönetmen Shahrbanoo Sadat’ın yazıp yönettiği ve başrolünde olduğu “İyi Erkek Yok”, 76. Berlin Film Festivali’nin açılış filmiydi. Ülkemizde doğrudan MUBI platformunda izlenebiliyor. Farklı türleri bir araya getirmiş, duygusal bir film. Finalinde hüzünlendiren politik bir romantik komedi olarak tanımlamak mümkün. Olaylar 2021 yılında ABD ordusunun Afganistan’dan geri çekilme kararı almasından sonra Taliban’ın yeniden Kabil’i ele geçirmeye başlayacağı/başladığı günlerde geçiyor.

Naru, bir TV kanalında gündüz kuşağı kadın programında kameraman olarak çalışan tek kadındır. Ülkedeki yasalar velayet konusunda babayı kayırdığı için dört yaşındaki oğlunu kaybetme korkusu yüzünden resmi olarak boşanamamaktadır. Hayatındaki ve çevresindeki kötü tecrübeler nedeniyle Afganistan’da “hiç iyi erkek kalmadığına” inanmaktadır. Beklenmedik bir olay sonucu kanalın 50 yaşındaki saygın haber muhabiri Qodrat’ın kameramanı olarak çalışmaya başladığında bu fikri de biraz değişmeye başlar. Evli bir adam olan Qodrat ona giderek daha saygılı ve centilmence yaklaşır, kısa süre sonra aralarında bir aşk filizlenir. Ancak sosyal konumları ve Taliban’ın Kabil’e giderek yaklaşması onları bir karar almaya zorlayacaktır.

No Good Men filminin posterinde, pembe renkli büyük başlığın altında, parlak mercanlar ve balıklarla dolu bir akvaryumun önünde, masada oturan başörtülü bir kadın ve bir erkeğin birbirlerine baktığı içten bir an yansıtılıyor, bu görsel, hangi filmin gerçekten zamanınıza değer olduğunu düşünürken vizyonda dikkat çeken yapımlardan birini öne çıkarıyor.

Dört başı mamur bir film olduğu söylenemez “İyi Erkek Yok”un; bazı sahneleri oldukça amatör görünüyor mesela, ama romantik komedi formunu, haber odası dramasını, bir ülkenin politik iklimini, cinsiyet ayrımcılığını ve sivri dilli bir kadının baskıcı ortama karşı direnişini organik bir şekilde bir araya getirebiliyor yine de. Çok samimi, gerçekçi ve trajikomik durumları karanlık bir tonla anlatmayan, izlediğinize asla pişman etmeyen anlamlı bir film.

Mobland

İzleyebileceğiniz Platform: Netflix

Loş ışıklı, klasik bir konakta, merkezde elinde tabanca tutan Pierce Brosnan ve yanında Helen Mirren'ın da dahil olduğu, gergin ve ciddi ifadelerle etrafa bakışan çeşitli yaşlardaki bir grup insan, koltuğun üzerinde kan izi gibi görünen detaylarla, sinema yazarının bu hafta izlenmeye değer dizi tavsiyelerinden birini işaret eden etkileyici bir sahneyi betimliyor.

Mobland” aslında geçen yıl ülkemizde TOD platformunda haftalık olarak yayınlanmış bir İngiliz dizisi. Geçtiğimiz hafta 10 bölümden oluşan ilk sezonu Netflix’e de geldi. Yakında ikinci sezonu da başlayacak.

İngiltere’de aktif bir mafya organizasyonunun patronu Conrad’ın (Pierce Brosnan) eşi Maeve (Helen Mirren), onun kararlarına yön ve destek veren bir güç olarak hep yanındadır. Doğrusu ikisi de birbirinden çılgın ve acımasızdır. Ailenin en güvendiği aksiyon adamı, sık sık sadakat ve kendi kişisel meseleleri arasında kalan Harry ise (Tom Hardy) en başta tereddütsüz bir profil çizse de olaylar ilerledikçe bazı çelişkilerin içine düşer. Conrad’ın genç ve kontrolsüz torununun pervasızca yaptığı bir hareket, şiddet dozu yüksek olayların başlamasına ve ailenin etrafındaki güven örgüsünün de yavaş yavaş yıkılmasına yol açar. Bu zor durumlarda Harry sürekli hareket halinde olmalıdır.

Mobland film posterinde, elleri kanlı, gergin bakışlı esmer bir adam, takım elbiseli, sert ifadeli gri saçlı bir adam ve ciddi bakışlı, gri saçlı, koyu renk kürk yakalı bir kadın karanlık bir konak önünde duruyor; bu görüntü, yazarın bu hafta vizyonda önereceği çarpıcı filmlerden birine işaret ediyor.

İlk iki bölümünü aynı zamanda dizinin yürütücü yapımcılarından biri olan Guy Ritchie’nin üstlendiği dizide olaylar Conrad ve Maeve’in çılgın kararları ve Harry’nin hem kendi ailesini hem de mafyatik aileyi korumak için yaptığı kriz çözümlerini izliyoruz. Bu karakteri Tom Hardy oynamasa aynı keyfi verir miydi emin değiliz. Çünkü senaryolarda bir noktadan sonra mantık zincirleri epey zayıflıyor, zaten sonra da mantığı bir kenara bırakmaya zorlanıyorsunuz. Dizinin yapısı, seyirciyi tamamen “bakalım Harry şimdi nasıl gelecek bu sorunun da üstesinden?’ merakına tutunduruyor.

The Ballad of Wallis Island

İzleyebileceğiniz Platform: Prime Video

Sahilde birbirine bakan, renkli papağan desenli tişörtü ve teal hırkasıyla bir adamın ve ikili desenli ceketli, güneş gözlüklü bir kadının görüldüğü bu atmosferik film sahnesi, vizyonda izlenecek kaliteli filmler arayan sinema severler için Burak Göral'ın yeni eleştiri yazısının kapak görseli.

Piyango çıkınca büyük bir servetin sahibi olan Charles, eşinin vefatından sonra inzivaya çekilmeyi seçmiş, küçük bir adada sakin ve yalnız bir yaşam sürmektedir. İçindeki çocuksu ruhu hiç kaybetmeyen Charles’ın hayattaki en büyük arzusu, yıllar önce yollarını ayıran en sevdiği müzik grubu McGwyer/Mortimer ikilisini yeniden bir araya getirmektir.

The Ballad of Wallis Island film posterinde, sahilde duran ve gitar tutan Tom Basden, şapkalı Tim Key ve güneş gözlüklü Carey Mulligan'ın neşeli halleriyle, vizyonda izlenebilecek bu taze ve içten komedinin keyifli atmosferi, sinema eleştirmeni Burak Göral'ın değerlendirme listesindeki filmlerden biri olmaya aday.

Eski rock yıldızı Herb McGwyer, bu adaya sadece tek bir kişiye özel konser vermek için geldiğini sanmaktadır. Ancak geçmişteki partneri Nell’in de adaya geleceğini, üstelik yanında kocasıyla olacağını öğrendiğinde huzuru kaçar. Zamanında birlikte müzik yapan Herb ve Nell, birbirlerine âşık olsalar da hayat onları farklı yönlere savurmuş ve grup dağılmıştır. Yıllar sonra ikili, Charles’ın sunduğu yüklü paraya ihtiyaç duydukları için vahşi, büyüleyici ama imkânları kısıtlı bu adada mecburen karşı karşıya gelir.

Filmde Tom Basden’ın canlandırdığı bıkkın rock yıldızı ile Tim Key’in hayat verdiği zengin ama içine kapanık çocuksu karakter arasındaki inişli çıkışlı çatışma, Carey Mulligan’ın ustalığıyla mükemmel bir dengeye kavuşuyor. Mulligan’ın canlandırdığı Nell karakteri, iki erkek arasındaki gergin havayı çok tatlı bir tonla yumuşatıyor. Nell ve Herb’ün, muhteşem kırsal manzaralarına sahip bu izole adada eski günleri ve bastırılmış duyguları yeniden hatırlaması, izleyiciyi de kendi gerçekliğinden koparıp büyülü bir dünyaya davet ediyor.

İnsana çok iyi gelen, tam yaz akşamlarına uygun yumuşacık bir film.

🎬 Bu Hafta İzleme Listenize Eklemeyi Unutmayın!

Haftanın önerilerini izleyip bitirdiniz mi? Farklı platformlarda izleyebileceğiniz beş yapımı daha listenize ekleyebilirsiniz.

  • Bıçağın İki Yüzü (Both Sides of the Blade), HBO Max
  • Bir Şair (A Poet), MUBI
  • Notes from the Last Row, Netflix
  • Kiralık Aile (Rental Family), Disney+
  • Gizli Ajan (Secret Agent), TV+

Kapakta: Örümcek-Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day), 2026

Burak Göral
Burak Göral Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
white banner
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için