Farklı mutfak kültürleri, güçlü şef vizyonları ve Bodrum’un eşsiz gastronomi atmosferi tek bir sofrada buluşuyor. The Bodrum EDITION çatısı altında bir araya gelen dört başarılı şef ve otelin genel müdürüyle, gastronominin bugünü ve geleceği, yerel üretimin önemi, ilham veren mutfak hikâyeleri ve unutulmaz deneyimlerin ardındaki vizyon üzerine konuştuk.
Bir Bakışta
The Bodrum EDITION Genel Müdürü Mustafa Bulmuş ve şefler Osman Sezener, Mehmet Akdağ, Cihan Kıpçak ile Stefano Ciotti; “4 Chefs of EDITION” projesi çatısı altında Bodrum’un sürdürülebilir yerel üretimine, Ege ve Anadolu mutfağının çağdaş yorumlarına ve uluslararası gastronomi vizyonuna dair görüşlerini OGGUSTO’ya aktarıyor.
Gastronomi artık seyahatin en önemli parçalarından biri. Misafirler farklı mutfakları tatmak ve unutulmaz sofralarda yer almak için de yola çıkıyor. Bu dönüşümün en iyi temsilcilerinden biri olan The Bodrum EDITION, farklı mutfak anlayışlarını aynı çatı altında buluşturarak Bodrum’un gastronomi sahnesine özgün bir bakış kazandırıyor.
“4 Chefs of EDITION” projesi de bu vizyonun yansımalarından biri. Kitchen by Osman Sezener, DAHA Mehmet Akdağ, Zula ve The Trattoria by Stefano Ciotti’nin yaratıcı mutfak anlayışları, The Bodrum EDITION’ın gastronomiye yaklaşımını ortaya koyarken; farklı kültürlerden beslenen iş birliği, misafirlere çok katmanlı bir deneyim sunuyor.
The Bodrum EDITION Genel Müdürü Mustafa Bulmuş‘un gastronomi vizyonundan, Osman Sezener’in Ege mutfağına bakışına; Mehmet Akdağ‘ın Anadolu mutfağını çağdaş yorumlama anlayışından, Cihan Kıpçak‘ın uluslararası deneyimlerine ve Stefano Ciotti’nin İtalyan mutfağını Bodrum’un yerel ürünleriyle buluşturma yaklaşımına kadar uzanan röportaj dosyasında, gastronomiye yön veren isimlerin ilham veren görüşlerini bir araya getirdik.
Mustafa Bulmuş ile The Bodrum EDITION’ın Gastronomi Vizyonu
The Bodrum EDITION bugün farklı mutfak anlayışlarını temsil eden restoranları ve şefleri aynı çatı altında buluşturuyor. Bu gastronomi yapılanmasını oluştururken nasıl bir vizyonla hareket ettiniz?
The Bodrum EDITION olarak yola çıkarken amacımız Yalıkavak’ın eşsiz doğasında, gastronomi dünyasının merkezine yerleşecek yaşayan bir destinasyon yaratmaktı. Vizyonumuzun temelinde, farklı mutfak kültürlerinin ve özgün vizyonların birbirini tamamladığı dinamik ve lokal bir gastronomi ekosistemi kurmak yatıyor.
Misafirlerimize hikâyesi olan, hafızalarda yer eden bütünsel bir deneyim vaat ediyoruz. Her restoranımızın ve şefimizin kendine ait bir karakteri var; ancak hepsi The Bodrum EDITION’ın yenilikçi, rafine ve tutkulu ruhunda birleşiyor. Bu çeşitliliği tek bir çatı altında, en üst kalitede sunabilmek en büyük önceliğimizdi.
Günümüzde pek çok misafir seyahat planını artık gastronomi deneyimleri için de yapıyor. Sizce The Bodrum EDITION’ı bu anlamda diğer lüks otellerden ayıran en önemli özellik nedir?
Günümüzün seyahat ve lüks anlayışı kökten değişti. Misafirlerimiz sadece konforlu bir yatak veya güzel bir manzara değil, özgün ve unutulmaz deneyimlerin peşinde artık.
The Bodrum EDITION’ı diğer yapılardan ayıran en temel özellik; gastronomiye otelin kalbinde atan ana enerji olarak yaklaşmamız. Lokal üretimi ve en taze malzemeleri küresel tekniklerle buluştururken, lüksü kalıplaşmış resmiyetten uzaklaştırıp samimi, şık ve zamansız bir atmosferde sunuyoruz. Misafirlerimiz otelimize geldiklerinde Bodrum’un ruhunu hissederken, aynı zamanda dünya standartlarında üst düzey bir gastronomi yolculuğuna çıkacaklarını biliyorlar. Bu güven ve özgünlük bizi farklı kılıyor.
Osman Sezener, Stefano Ciotti, Mehmet Akdağ ve Cihan Kıpçak gibi kendi alanlarında güçlü isimleri bir araya getirmek nasıl bir sinerji yaratıyor? Bu çeşitliliğin misafirlere nasıl yansıdığını gözlemliyorsunuz?
Osman Sezener, Mehmet Akdağ, Stefano Ciotti, Mustafa Bulmuş ve Cihan Kıpçak
Her biri kendi alanında birer mihenk taşı olan, mutfağa tutkuyla bağlı değerli şeflerimizle çalışmak bizler için büyük bir gurur. Osman Sezener, Stefano Ciotti, Mehmet Akdağ ve Cihan Kıpçak gibi şeflerimizin aynı çatı altında buluşması, otelimizde çok güçlü bir dinamizm yaratıyor. Bu birliktelik mutfaktaki ilhamı ve yaratıcılığı sürekli beslerken; misafirlerimize de her anı incelikle tasarlanmış, bütünüyle özgün bir gastronomi deneyimi olarak yansıyor.
Misafirlerimiz; Ege’nin ve Akdeniz’in mutfak mirasından modern İtalyan dokunuşlarına, açık ateş disiplininden çağdaş sunum tekniklerine uzanan geniş bir yelpazeyi aynı ortamda tatma şansı buluyor. Bu da misafirlerimizin otelimizdeki her anını sürprizlerle dolu ve dinamik geçirmesini sağlıyor.
“4 Chefs of EDITION” gibi projeler, The Bodrum EDITION’ın gastronomi yaklaşımını yansıtan önemli örneklerden biri. Önümüzdeki dönemde gastronomi alanında oteli nasıl konumlandırmayı hedefliyorsunuz? Yeni iş birlikleri veya uluslararası projeler gündeminizde mi?
“4 Chefs of EDITION” gibi özel projeler, gastronomi vizyonumuzun ne kadar canlı ve yenilikçi olduğunun göstergesi. Önümüzdeki dönemde The Bodrum EDITION’ı Akdeniz çanağının en önemli gastronomi ve stil destinasyonlarından biri olarak konumlandırmaya devam edeceğiz.
Gündemimizde hem lokal gastronomi mirasını ön plana çıkaracak sürdürülebilir odaklı yeni projeler hem de global EDITION ağının gücünü arkamıza alarak gerçekleştireceğimiz etkinlikler var. Sınırları zorlamaya, gastronomi tutkunlarını heyecanlandıran yeni iş birliklerine imza atmaya ve Bodrum’un adını dünya gastronomi sahnesinde duyurmaya kararlılıkla devam edeceğiz.
Osman Sezener: Ege Mutfağını Çağdaş Yorumlamak
Kitchen by Osman Sezener’de Ege ve Anadolu mutfağını deniz ürünleri, mevsimsel malzemeler ve modern tekniklerle yorumluyorsunuz. Bodrum’un denizi, iklimi ve üretici ağı, Kitchen’daki mutfak dilinizi Urla’daki çalışmalarınızdan hangi yönleriyle ayırıyor?
OD Urla ve Kitchen aynı mutfak anlayışını paylaşıyor. İki restoranda da çıkış noktamız yerel ürün, mevsimsellik ve mümkün olduğunca sıfır kilometre anlayışı. Ancak coğrafya değiştiğinde mutfağın dili de doğal olarak değişiyor. Bodrum’da deniz çok daha belirleyici bir rol üstleniyor. Çevredeki balıkçılarla çalışıyor, her gün çıkan balıklara göre menümüzü şekillendiriyoruz. Bu sezon Kitchen’da deniz ürünleri üzerine kurulu bir rota izliyoruz. Bir yandan da tüm bunları EDITION gibi uluslararası bir markanın çatısı altında, modern tekniklerle yorumlamak farklı bir perspektif kazandırıyor. Ne kadar kendi coğrafyamıza sadık kalırsak, dünyaya anlatacak o kadar güçlü bir hikâyemiz olduğuna inanıyorum. Kitchen da bunun en güzel örneklerinden biri.
“4 Chefs of EDITION” gecesi için orkinos ve çipurayı aynı tabakta buluşturdunuz. Bu tabağın çıkış noktası neydi? Farklı karakterlere sahip iki balığı aynı tabakta buluştururken nasıl bir denge kurmayı hedeflediniz?
Bu tabak aslında Ege’nin iki farklı kıyısını aynı hikâyede buluşturma fikriyle ortaya çıktı. Urla açıklarından gelen orkinosu, Ildır’dan gelen çipurayla bir araya getirirken; Bodrum mandalinası ve bölgenin tarlalarından gelen köy biberiyle hazırladığımız sos da bu yolculuğu tamamladı.
Farklı karakterlere sahip iki balığı aynı tabakta kullanırken amacımız biri diğerinin önüne geçsin değildi. Tam tersine, her ikisinin de kendi lezzetini koruduğu ama birlikte yeni bir denge oluşturduğu bir kompozisyon yaratmak istedik. Bu tabağı Ege’nin kendi içinde yaptığı bir yolculuk gibi görüyorum.
Kitchen, Michelin yıldızını korurken aynı zamanda sezonu yoğun geçen bir destinasyon restoranı olmayı sürdürüyor. Sizce bugün bir restoranı farklı kılan şey kusursuz teknik mi, iyi bir hikâye mi, yoksa misafirde bıraktığı duygu mu?
Bence bunların hiçbirini birbirinden ayırmak mümkün değil. İyi bir teknik zaten işin temelinde olmalı. Ama teknik tek başına restoranı unutulmaz yapmıyor. Aynı şekilde yalnızca güzel bir hikâye anlatmak da yeterli değil.
Asıl farkı yaratan şey, tüm bunların bir araya gelmesi. Yerel ve kaliteli bir ürünü doğru teknikle işleyebilmek, ait olduğu coğrafyanın hikâyesini tabağa taşıyabilmek ve misafire bunu samimi bir şekilde hissettirebilmek. Özellikle EDITION gibi uluslararası bir markanın çatısı altında bunu Bodrum’un ürünleriyle yapabilmek çok değerli. Misafirler ayrılırken aklında yalnızca iyi bir yemek değil; Bodrum’un tadı, manzarası ve misafirperverliğiyle bütünleşmiş bir anı kalıyorsa, bence gerçek başarı da budur.
Ne kadar kendi coğrafyamıza sadık kalırsak, dünyaya anlatacak o kadar güçlü bir hikâyemiz olduğuna inanıyorum.
Osman Sezener
Son yıllarda Ege mutfağı dünya gastronomi sahnesinde giderek daha görünür hâle geldi. Sizce bu ilginin kalıcı olabilmesi için şeflerin bundan sonraki sorumluluğu ne olmalı?
Bugün dünyada en çok ilgi gören mutfaklardan biri Ege mutfağı. Bunun en önemli sebeplerinden biri ürün çeşitliliği. Çok güçlü bir tarımsal üretim, zengin bir deniz kültürü ve gerçekten yüksek kaliteli malzemelerden bahsediyoruz. Aynı zamanda bu ürünlerin doğal ve sağlıklı oluşu da dünya gastronomisinin önem verdiği değerlerle örtüşüyor.
Bence bundan sonraki sorumluluğumuz, bu ürünlere gerçekten güvenmek ve gereğinden fazla değiştirmemek. Şef olarak her zaman kendimizi göstermek zorunda değiliz; bazen en doğru yaklaşım, malzemenin kendisini konuşturmak oluyor. Ege’nin gerçek karakterini koruyarak, çağdaş tekniklerle dünyaya anlatmaya devam etmeliyiz. Böylece bu ilginin geçici bir trend değil, kalıcı bir gastronomi kültürüne dönüşeceğine inanıyorum.
Osman Sezener’in mutfak dünyasını daha yakından keşfetmek için Kitchen by Osman Sezener rehberimize göz atabilir, şefin Akdeniz’e uzanan yeni adresi Esca’yı keşfedebilir ve favori mekanlarını merak ediyorsanız Osman Sezener’in Lezzet Rotaları seçkisine göz atabilirsiniz.
Mehmet Akdağ: Anadolu Mutfağını Geleceğe Taşımak
DAHA, Anadolu mutfağını çağdaş bir bakış açısıyla yorumlayan özgün bir restoran. Bu projeyi hayata geçirirken nasıl bir mutfak vizyonu ortaya koymak istediniz? DAHA’yı sizin için özel kılan nedir?
DAHA‘nın çıkış noktası isminde saklı. Anadolu mutfağını değiştirmek değil, ona saygı duyarak bugünün anlayışıyla yorumlamak istedik. Daha fazla özen, daha iyi ürün ve her detayın üzerinde daha fazla düşünülmüş bir mutfak anlayışıyla yola çıktık. Benim için DAHA’yı özel kılan da geleneksel lezzetleri özünden uzaklaştırmadan bugüne taşıyabilmemiz.
Mehmet Akdağ’ın mutfağının yanı sıra kendi favori lezzet duraklarını da merak ediyorsanız, şefin İstanbul’dan Antalya’ya uzanan önerilerini Mehmet Akdağ’ın Lezzet Rotaları içeriğimizde bulabilirsiniz.
Üç kuşaktır devam eden 7 Mehmet’in köklü mutfak mirası, kuşkusuz yaklaşımınızı şekillendiriyor. Bu birikimden hangi değerleri DAHA’ya taşırken, hangi noktalarda yeni bir hikâye yazmayı tercih ettiniz?
Dedemden babama, babamdan bana geçen mutfak kültürü bizim en büyük mirasımız. DAHA’da da bu temelin üzerine çıktık. Geçmişten gelen değerlerimizi korurken, bugünün mutfak anlayışını ve beklentilerini de göz ardı etmedik. Bizim için önemli olan, bu mirası korurken onu bugünün diliyle anlatabilmek.
Bazı lezzetlerin en büyük gücü, yıllar geçse de aynı özenle ve aynı reçeteyle hazırlanabilmesinde yatıyor.
Mehmet Akdağ
“4 Chefs of EDITION” gecesinde hem oğlak gerdanı hem de kabak tatlısını hazırladınız. Anadolu mutfağının hafızasında önemli yere sahip bu iki lezzeti, uluslararası misafirlere hitap eden çağdaş bir tadım menüsüne uyarlarken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?
Bu iki ürüne aynı şekilde yaklaşmadık. Oğlak gerdanında biraz daha özgür davrandık ve Uzak Doğu mutfağından ilham aldık. Yıllardır hazırladığımız Oğlak gerdanını Japon mutfağındaki teriyaki sosuyla ve Antalya Manavgat’ın altın susamından hazırladığımız tahin kremasıyla bir araya getirdik. Böylece tanıdık bir lezzeti farklı bir bakış açısıyla yorumladık.
Kabak tatlısında ise tam tersini yaptık. 1937’den beri aynı reçeteyle hazırlıyoruz, reçeteye hiç dokunmadık. Bazı lezzetlerin en büyük gücü, yıllar geçse de aynı özenle ve aynı reçeteyle hazırlanabilmesinde yatıyor. Bu yüzden Kabak tatlısını en doğal haliyle sunmayı tercih ettik.
Son yıllarda Anadolu mutfağı uluslararası gastronomi dünyasında giderek daha çok ilgi görüyor. Sizce Türk mutfağını dünya sahnesinde güçlü kılacak en önemli unsur nedir ve DAHA bu hikâyeye nasıl bir katkı sunmayı hedefliyor?
Türk mutfağının en büyük gücü, köklü bir geçmişe sahip olması. Bugün hâlâ sofralarımızda yer bulan birçok lezzet, yüzyıllarca denenmiş, gelişmiş ve kuşaktan kuşağa aktarılmış. Bence dünya gastronomisinde bizi güçlü kılacak en önemli unsur da bu zengin mirası doğru anlatabilmek. DAHA’da da amacımız bu mirası özüne sadık kalarak bugünün mutfak anlayışıyla yorumlamak ve gelecek nesillere aktarabilmek.
Cihan Kıpçak: Global Deneyimleri Yerel Lezzetlerle Buluşturmak
Kariyeriniz boyunca İstanbul’dan Oscar gecelerine uzanan, farklı kültürleri ve servis ölçeklerini kapsayan uluslararası deneyimler edindiniz. Zula’daki mutfak anlayışınıza bu deneyimlerden en fazla hangi disiplin veya bakış açısı yansıdı?
En büyük yansıması, kalıplaşmış yaklaşımlardan uzaklaşarak benimsediğimiz odaklanma ve tutarlılık disiplini oldu. Fine dining mutfaklarında ya da Oscar gibi kusursuzluk gerektiren dev organizasyonlarda öğrendiğiniz en önemli şey, teknik mükemmeliyet ve malzemenin potansiyelini en üst düzeye çıkarmaktır.
Zula‘da bu disiplini sokağa, yani en erişilebilir formata taşıdık. Karmaşadan uzak, çağdaş bir sunum anlayışıyla; az bileşenli ama her bir bileşeni kusursuz işlenmiş, arkasında ciddi bir mutfak matematiği bulunan ürünler sunuyoruz.
“4 Chefs of EDITION” menüsünü ata tohumu domatesle açtınız. Çok yalın görünen tek bir ürün üzerinden güçlü bir başlangıç tabağı yaratmak için domatesin hangi özelliklerini öne çıkardınız?
Yalınlık aslında mutfaktaki en zor sınavdır çünkü saklanacak hiçbir yeriniz yoktur. O tabakta yerel malzemeye duyulan saygıyı merkeze aldık. Ata tohumu domatesin doğal asiditesi, topraktan gelen derin umami aroması ve dokusu zaten başlı başına güçlü bir karakter taşıyor. Biz sadece bu özelliklerini öne çıkaracak küçük dokunuşlar yaptık.
Wolfgang Puck ile çalıştığınız Oscar gecelerinde Türk mutfağını uluslararası misafirlere sunma fırsatı buldunuz. Sizce bir mutfağı dünyaya anlatırken reçeteyi uyarlamak mı, yoksa kültürel hikâyesini korumak mı daha önemli?
Kesinlikle kültürel hikâyeyi ve lezzet profilinin ruhunu korumak daha önemli. Reçeteyi veya sunumu uluslararası standartlara, modern fine dining anlayışına göre uyarlayabilirsiniz; hatta bunu yapmak, yemeğin global sahnede doğru anlaşılması için çoğu zaman gereklidir.
Ancak o yemeğin arkasındaki hafızayı, baharat dengesini ve yerel karakterini bozduğunuz anda, yemeğin ruhunu da kaybedersiniz. Çağdaş sunum anlayışıyla kendi mutfak mirasımızı harmanladığımızda, bunun dünyanın her yerinde karşılık bulabildiğini gördüm.
Yalınlık mutfaktaki en zor sınavdır çünkü saklanacak hiçbir yeriniz yoktur.
Cihan Kıpçak
Aynı gece dört güçlü şefin art arda tabak sunduğu bir menüde ilk tabağı hazırlamak, gecenin ritmini ve misafirlerin beklentisini de belirliyor. Diğer şeflerle menüyü oluştururken tabaklar arasındaki geçişler ve ortak anlatı üzerine nasıl çalıştınız?
Gastronomi dünyasına yön veren böylesine değerli şeflerle bir arada olmak müthiş bir sinerji yaratıyor. İlk tabağı sunmak, orkestranın açılış notasını çalmak gibidir. Damağı uyandırmanız ama sonrasında gelecek yoğun lezzetlere de alan bırakmanız gerekir.
Menüyü tasarlarken bireysellikten çok bütüne odaklandık. Benim tazelik ve asiditeyle başlattığım hikâye, diğer şeflerimizin Ege’den ilham alan lezzetleri, ustalık gerektiren teknikleri ve derinlikli tabaklarıyla kusursuz bir gastronomi deneyimine dönüştü.
Stefano Ciotti: Bodrum Ruhunu Taşıyan İtalyan Mutfağı
The Trattoria’da Michelin yıldızlı mutfak deneyiminizi, geleneksel İtalyan aile sofralarının sıcaklığı, anıları ve sadeliğiyle buluşturuyorsunuz. Güçlü bir teknik altyapıya sahip bir şef olarak, sade görünen bir tabağı kusursuz hazırlamanın en büyük zorluğu nedir?
Stefano Ciotti
En büyük zorluk, gerektiği yerde durabilmek. Teknik altyapıya sahip olduğunuzda, tabağa daha fazla malzeme, daha fazla teknik ve daha fazla katman ekleme isteği duyabilirsiniz. Oysa gerçek sadelik, kusursuzluğu gerektirir.
Yalnızca üç malzemeden oluşan bir tabak hazırlıyorsanız, hiçbir kusuru gizleyemezsiniz. Her malzemenin mükemmel olması, kullanılan tekniğin ise misafir tarafından hissedilmeyecek kadar doğal kalması gerekir. Amacımız klişelerden uzaklaşarak yemeğin yalın ama duygusal tarafını ön plana çıkarmak; bunu yaparken de fine dining disiplininden ödün vermemek.
İtalyan ve Ege mutfakları; zeytinyağı, mevsimsel sebzeler, deniz ürünleri ve mevsimselliğe duyulan saygı gibi pek çok ortak değeri paylaşıyor. Bodrum’un yerel ürünleri İtalyan mutfağı yorumunuzu nasıl etkiledi? Burada keşfedip mutfağınızın vazgeçilmezlerinden biri hâline gelen bir malzeme oldu mu?
İtalyan ve Ege mutfağı arasında çok doğal bir uyum var. Her ikisi de yerel ürünlere, mevsimselliğe ve sürdürülebilirliğe büyük önem veriyor. Bodrum olağanüstü ürünlere sahip.
Güneşte olgunlaşmış domatesler, yarımadaya özgü yabani otlar ve yüksek kaliteli yerel zeytinyağı mutfağımın doğal bir parçası hâline geldi. Özellikle Ege’nin yerel otları ve kıyıdan günlük olarak gelen deniz ürünleri beni çok etkiledi. Bu ürünler İtalyan mutfağı kimliğimi değiştirmiyor; aksine onu zenginleştiriyor ve Bodrum’un ruhunu taşıyan bir İtalyan mutfağı sunmama olanak sağlıyor.
Gerçek sadelik, kusursuzluğu gerektirir.
Stefano Ciotti
“4 Chefs of EDITION” akşamında menüye risotto ile katkıda bulundunuz. İtalyan mutfağının en ikonik yemeklerinden biri olan risottoyu, diğer şeflerin hazırladığı Anadolu ve Ege esintili tabaklarla uyum sağlayacak şekilde nasıl yorumladınız?
Risotto benim için hem güçlü bir ana karakter hem de farklı mutfaklar arasında köprü kurabilen bir tabak. İtalyan köklerime sadık kalırken, diğer şeflerin ortaya koyduğu yaratıcı enerjiyle uyum sağlayacak bir yorum sunmak istedim.
Bulunduğumuz kıyı coğrafyasını yansıtan malzemeleri tercih ederek tabağa çağdaş bir karakter kazandırdım. Bir yandan klasik bir risottodan beklenen kremamsı ve konforlu hissi korurken, diğer yandan menünün başlangıç tabaklarıyla açık ateşte pişirilen ana yemekleri arasında doğal bir geçiş oluşturacak tazeliği yakalamayı hedefledim.
Michelin yıldızı kazandığınız Nostrano’dan uluslararası lüks otellerde yönettiğiniz mutfaklara kadar farklı ülkelerde İtalyan mutfağını temsil ettiniz. Sizce İtalyan mutfağının özgün kimliğini korurken, bulunduğunuz destinasyonun kültürünü ve yerel ürünlerini mutfağınıza dahil etmenin dengesi nasıl kuruluyor?
Benim için İtalyan mutfağının gerçek özgünlüğü, yalnızca tariflerde değil, mutfak felsefesinde saklı. İtalyan mutfağının özü; bulunduğunuz coğrafyanın en taze, en mevsimsel ve en kaliteli ürünlerini kullanmaktır.
Bu yüzden Bodrum’un kültürünü ve ürünlerini mutfağıma dahil etmek, aslında İtalyan mutfağına bağlılığımı güçlendiriyor. Teknikleri, paylaşım kültürünü ve sofranın sıcaklığını korurken; bulunduğunuz coğrafyanın renklerini tabağa yansıtıyorsunuz. Bence unutulmaz ve sürdürülebilir gastronomi tam da bu denge sayesinde ortaya çıkıyor.
Sıkça sorulan sorular
4 Chefs of EDITION nedir?
4 Chefs of EDITION, The Bodrum EDITION çatısı altında farklı mutfak anlayışlarına sahip şefleri bir araya getiren özel bir gastronomi projesi. Proje; Ege ve Anadolu mutfağından İtalyan mutfağına uzanan farklı yaklaşımları aynı deneyimde buluşturuyor.
4 Chefs of EDITION şefleri kimler?
4 Chefs of EDITION'da Osman Sezener, Mehmet Akdağ, Cihan Kıpçak ve Stefano Ciotti yer alıyor. Dört şef de kendi mutfak kimliğini ve deneyimini The Bodrum EDITION'ın gastronomi yaklaşımıyla buluşturuyor.
The Bodrum EDITION'da hangi restoranlar bulunuyor?
Röportaj dosyasında Kitchen by Osman Sezener, DAHA Mehmet Akdağ, Zula ve The Trattoria by Stefano Ciotti öne çıkıyor. Her restoran farklı bir mutfak anlayışı ve şef vizyonuyla The Bodrum EDITION'ın gastronomi deneyiminin bir parçasını oluşturuyor.
Osman Sezener The Bodrum EDITION'da hangi restoranın şefi?
Osman Sezener, Kitchen by Osman Sezener ile The Bodrum EDITION'da yer alıyor. Kitchen'ın mutfak anlayışının merkezinde Ege ve Anadolu mutfağı, yerel ürünler, mevsimsellik ve özellikle Bodrum'da denizin sunduğu ürünler bulunuyor.
The Bodrum EDITION'ın gastronomi yaklaşımı nasıl?
The Bodrum EDITION, gastronomiyi yalnızca otel içinde sunulan bir hizmet olarak değil, deneyimin merkezindeki unsurlardan biri olarak konumlandırıyor. Yerel ve mevsimsel ürünler, farklı mutfak kültürleri ve şeflerin kendilerine özgü yaklaşımları bu anlayışın temelini oluşturuyor.