preloader

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

11.08.2022
Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

Kadınları beden olmaktan çıkarıp, çizgilerle eserlerine taşıyan sanatçı Ali Atmaca ile sanatı, eserleri ve sergileri hakkında konuştuk.

Renkli ve figüratif eserleriyle tanınan, İtalya, Japonya, Kanada, ABD başta olmak üzere birçok ülkede özel koleksiyonda ve Fransa, Nice Modern Sanatlar Müzesi ile Antibes, Picasso Müzesi’nde eserleri bulunan Ali Atmaca ile Bodrum’da başlayacak sergisinden önce Gümüşlük’teki atölyesinde keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca
Ali Atmaca

Çok farklı yerlerde yaşamışsınız; Adana’da doğup kariyerinizin belli bir kısmını bir sanat başkenti olan Paris’te geçirip sonra Bodrum’a geliyorsunuz. Nasıl etkiledi bu üçgen sizi? Hepsi birbirinden çok farklı dünyalar; size ve sanatınıza ne kattı?

Bazen insan düşünüyor ve iç güdüleri ile hareket ediyor. Paris’e gittim sonra oradan Roma’ya gittim ve Roma’da iki yıl yaşadım, Paris’te ise 20 yıl. Aslında ben büyük şehirleri pek sevmem. İstanbul’da 10 yıl yaşadım ve hiçbir zaman sevmedim. Sonra Bodrum’a gelip buraları gezdikten sonra yaşamımı basitleştirmek istedim. Gidip bir yere saklanmak, bir yere kaçmak istiyor insan. Zaten benim bütün yaşamım kaçmak ile ilgiliydi. Aslında kırmızı bir valizim vardı benim, gittiğim her yere onunla giderdim.

Paris olağanüstü bir yermiş. Ben gittiğimde her şey bozulmuştu zaten. 1980 yılında gittim. Sanatçılara kiralık ev bile vermiyorlardı, atölye kiralamıyorlardı. Yani Paris’in o eski sanatçıları koruma, onlara sahip çıkma duygusu yok olmuştu. Buna rağmen 20 yıl direndim. Tabi ki bana çok şey kattı, önemli sergiler gördüm, önemli müzisyenler dinledim, önemli tiyatrolar, önemli festivaller deneyimledim. Bunu bir noktada sabitlemek, bana şunu kattı demek çok zor. Yani duyarlı bir insan olduğum için işime gelen, daha doğrusu yararlı olan her şeyi çabuk özümserim ben. Neler kattığını şu an söyleyemem ama bir sürü şey katmıştır. Örneğin; Roma da bana çok şey kattı. Ben bir koleksiyoncunun daveti üzerine  Roma’ya gittim ve iki yıl çalıştım, resim yaptım. İstanbul bana hiçbir şey katmadı. Sonra kırmızı valizimi alıp İstanbul’dan da kaçtım çünkü orada da 10 yıl kaldım. Hep kaçışlar 10 yılda birdi.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca
Ali Atmaca ve Özlem Güsar

Keşke burada olsa o kırmızı valiz, neler saklıyor görsek…

Valiz sonra yırtıldı. Fermuarı bozuldu, derisi yırtıldı, iplerle bağlıyordum. Sonra da tabii öldü valiz. Bütün buraları gezdikten, uzun süre yaşadıktan sonra tekrar İstanbul’a bir sergi için geldim. Daha doğrusu İzmir’e bir sergi için geldim ve orada bir kız bana aşık oldu. Ben 40’lı yaşlardaydım, kız ise 20 yaşında ama o bana aşık oldu. Sonra ben de ona aşık oldum tabii ki. Onunla birlikte 10 yıl İstanbul’da yaşadım. Sonra yine kırmızı valizimi alıp, uzaklaştım. Kaçma duygusu bana 10 yılda bir oluyor yani. İstanbul’dan kaçma duygusuna kapıldım. Onunla birlikte Bodrum’a kaçtım, sonra da o benden kaçtı.

Ama hiç resimden kaçmamışsınız…

Hayır resimden kaçmadım çünkü resim çocukluğumdan başlayarak benim için bir yaşam şekline dönüştü. Yani soluk almak, su içmek, yemek yemek gibi bir şeye dönüştü. Örneğin; resim yapmadığım zaman yemek yemekten zevk alamıyorum, tatile gitmekten zevk alamıyorum. Sürekli kafamda şu var “hak edilmiş bir yaşam”, “hak edilmiş bir dinlenme”, “hak edilmiş bir yemek” kavramı var, nereden geliyor bilmiyorum tabii. Çalışmadığım zaman sanki günü hak etmemişim duygusu yaşıyorum. Bir de resim yapmayınca olmuyor, yaşadığımı da hissetmiyorum. Böyle bir şeye dönüştü.

Peki Bodrum kaç yıl oldu?

Bodrum 18 yıl oldu. Bodrum’dan kaçamıyorum. Benim asıl yaşamım Bodrum’da başladı. Sanat yaşamım Bodrum’da başladı çünkü ben çocukluğumdan beri çok okuyan, okuduklarından da ders alan ve öğrenen bir insanım. Entelektüel çevre dediğimiz çevreyi hiçbir zaman sevemedim çünkü çok yoz, yani yarım cahillerden oluşan bir entelektüel kitlesi var. Bu beni hep sıktı, beni hep yordu. İstanbul sanat ortamından biraz da bu yüzden kaçtım.

Burada köylüler ile çok mutluyum; çünkü samimi. İşin ilginç tarafı bu; bağırıyorlar, çağırıyorlar, kavgalar oluyor ve bu beni hiç rahatsız etmiyor. Çünkü doğanın içindeyim diye düşünüyorum. Yani bir köpek havlaması, bir atın kişnemesi ya da bir ineğin böğürmesi beni nasıl rahatsız etmiyorsa buranın yerlilerinin bu tip kavgaları, bağırış çağırışları beni rahatsız etmiyor. Yani ben burada, Bodrum’da, Gümüşlük’te bir tür doğallığı buldum. Aradığım da buymuş zaten. Beni rahatsız eden şu; örneğin yarım entelektüel biri geliyor burada ev alıyor, bağıra bağıra telefonda konuşuyor. O beni çok rahatsız ediyor.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

İhtiyaç buymuş demek…

Evet ihtiyaç buymuş çünkü edindiğim kültürel birikim bana yetiyor zaten, başkasına gereksinim duymuyorum yani.

Şimdi bizim sanat editörümüz şöyle bir cümle yollamış bana: Ali Bey’in eserlerini genel olarak tanımlayacak olursak, geleneksel unsurla çağdaş yaratım anlayışı ile sentezlenmiş… Siz kendi cümlelerinizle nasıl söylersiniz kendi eserlerinizi?

Şöyle özetleyeyim, ben mağara resimlerinden yola çıktım. Tüyo veriyorum şimdi. 11.000 – 20.000 yıl önce mağara duvarlarında önce çizgi vardı. Şimdi dikkat ederseniz ben önce o çizgiyi aldım sonra bunu modern resmin en son geldiği yere uygulamaya çalıştım. Örneğin; şu resme baktığınızda orada uzanmış bir kadın figürü var. Aslında o benim için resmin fonu. Benim için resim orada mavide, kırmızıda, sarıda ve siyah lekelerde. Kadını kaldırdığımızda geriye soyut geometrik figürlerden oluşmuş modern bir resim kalıyor. Yani onu birleştirmeye çalıştım. Tabi bunu çok az insan görüyor ama gören bir iki kişi oldu.

Her desen bir simge mi? Kuş mesela bir şeyi simgeliyor olabilir mi? Veya balık veya kadın? Ya da kırmızı? Bunlar neyi simgeliyor?

Benim anam. Ben ana demeyi seviyorum, anne değil de daha doğrusu sağlam oluyor. Benim anam şaman kökenliymiş. Ayrıca biz Bektaşi bir aileyiz. Şamanizim’de var olduğu gibi Bektaşilik de bir bilim dalı gibi aslında, çok yaşamsal bir felsefe. İnsanlar kendilerini bir hayvan ile özdeşleştiriyorlar. Örneğin; birisi kendisine kurdu yakın buluyor, kurtla özdeşleşiyor. Birisi kaplumbağayı, birisi atmacayı… Tabii ben bunun farkında değildim, yıllar sonra bunun farkına vardım. Bir de çocukluğumda ben çok kuş öldürürdüm çünkü yoksul bir aileydik. Anam, “Oğlum git üç tane sığırcık vur getir, bulgur pilavı yapacağım” derdi. Ben sapanımı alır gider, üç dört tane sığırcık vurur gelirdim. Yediğimiz et o olurdu zaten. Ben çok kuş öldürdüm. Hatta sonra bir yazı yazdım, yazının adı; Kuşları Ben Vurmadım Miki Vurdu. Bilmiyorum nereden geliyor, ne oluyor da benim resim objelerime dönüştüler. Dünya resim sanatına baktığınızda balık ve kuş çizen çok insan var, çok sanatçı var. Kelebek, balık, kuş… Ben kaplumbağa da çiziyorum tabii.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca
Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

Sizin en çok etkilendiğiniz sanatçılar Miro ve Keller mi?

Keller’dan hâlâ etkileniyorum. O bir heykeltıraş ama heykelleri de gerçekten tablo gibi. Resim yaptığım süreçte onlarca sanatçıdan etkilendim gerçekten. Yani bunu açıkça söylüyorum, işin doğasında kaçınılmaz olarak bu var. Ama şimdiye gelirsek o ustaların hepsini öldürdüm. Ben kaldım geriye, yalnız kaldım.

Geriye bir tek siz kaldınız…

Yalnız kaldım. Evet.

Zaten bir sanatçının ulaşmak istediği nokta bu değil mi?

Yani, evet. Öldürdüğümü mecazi anlamda kullanıyorum.

Peki bu serginizin konusu, bir çıkış noktası, bir teması, bir rengi var mı? Ya da ismi ne?

İsmi netleşti. “Les Femmes Innocents/Masum Kadınlar.” Şimdi öncelikle kadınlar karşı çıkıyor, kadınları masum sanıyorsun filan diyorlar. Sonra ben dedim ki “Ben tamam kadınların hepsi masum demiyorum. Sadece masum kadınlar diyorum.” Değil mi? Cümle ortada.

Tuvallerdeki kadınlar masum. Onların günahlarına da inanmam ama bu deyimi kullanmak zorundayım, Onlar günah işleyemezler, onlar tuvalden çıkıp zina yapamazlar. Sevgililerini ya da kocalarını aldatamazlar, bunu rastgele söylüyorum, ben aldatmaya da inanmıyorum yani aldatma diye bir şey yok yaşamda, bir gereklilik var sadece değil mi? Niye yapsın yoksa durup dururken. Bunu altını çizeyim yani.

Ve beni buraya getiren ne oldu derseniz 20 – 30 yıl önce erkek figürleri de çiziyordum. Türkiye’ye döndükten sonra kadın ölümleri ve İslam ülkelerindeki kadını aşağılama durumu, kadını bir et parçası olarak görme ve onu bir insan olarak kabul etmeme durumu beni çok kötü etkiledi. Çocukluğumdan, tanık olduklarımdan beri süre gelen bir şeydi bu. Daha sonra bu duyarlılığım daha çok arttı ve özellikle İslam ülkelerindeki erkek figürünü kendim de dahil olmak üzere kafam reddetti; böyle erkeklik olamaz.

Ömer Hayyam’ın dediği gibi “Aklıma sordum kim bu adamlar? Soysuzlar, şerefsizler, kafasızlar dedi aklım.” Böyle bir şiiri var. Yani bazılarımız gelişiyoruz, belli bir noktaya geliyoruz. Kadının ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz ama buna rağmen bilinçaltımıza yerleşmiş. Yine de çocukluğumuzdan, çevremizdeki öğretilerden gelen bir tutukluluk var; yani düşünsel olarak ortaya çıkıyor. Bu durumu aşamıyoruz. Yani kadının bir insan olduğunu onun bedenini kullanma hakkına sahip olduğunu, onun önce insan olduğunu sonra kadın olduğunu bir türlü kabullenemiyoruz. Böyle korkunç bir durum ile karşı karşıyayız. O yüzden protesto olarak erkek figürü çizmiyorum, hep kadın figürü çiziyorum.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

Güvenilir kaynaklarım bana bir de basılmamış romanınız olduğunu söyledi. Biraz söz etmek ister misiniz? Bir ressamı daha yakından tanımak için yazdığı bir kitabını okumak büyük şans. İçinde siz var mısınız?

Roman basılıyor; sözleşmesi geldi ve üzerinde çalışıyoruz. Aslında bütün yazarlar zaman zaman kendi yaşamlarından yola çıkarlar. Örneğin; Gabriel Garcia Marquez’in “Yüz Yıllık Yanlızlık”ı bir aile romanı, kendisi de var içinde. Kolombiya’yı bırakıyor, Paris’e okumaya geliyor. Tabii ki işin içinde ben varım ama sonuçta bir kurgu. Kitabın adı; Benim İçin Soyun.

Peki bir şey söyleyeceğim, ilham aldığınız ya da size yön gösteren sanatçıların hepsini öldürdüm ya da öldüler dediniz bir şekilde ama yine de keşke şu eseri ben çizmiş olsaydım diyebileceğiniz bir şey var mı hayatınızda? Bir sanatçının bir eseri?

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca
Bubi’nin “İkonalar” adlı sergisinden “Don Kişot” adlı eseri

Şu durumda yok ama ben rakipsiz yaşayamam. Şimdi benim en büyük rakibim ve dostum Bubi. Kasnaklar yapıyor. Rakip olarak ve dost olarak onu seçtim çünkü insanın bir rakip seçmesi çok önemli ve çok iyi, yaratıcılığı kamçılayan bir şey olduğunu düşünüyorum.

Bubi’nin “İkonalar” sergisinden “Don Kişot” eserini, serginin ilk eserini almıştım. Sonra Bubi, resimleri kimler aldı diye sormuştu ve alan isimler arasında benim de ismim geçiyordu. Bunun üzerine “Siz Ali’den para mı alacaksınız?” demişti ve yanındakiler “Satın aldı” demişlerdi. “Hayır, hayır böyle bir şey yapamazsınız. Ali bana bir resim göndersin” demişti. Sanatçılık bu işte.

Sanat dünyası nereye gidiyor? Bu sergi özelinde siz ne dersiniz?

Ben olayı biraz genişleteyim. Aslında ben hâlâ daha bir çırağım. Öğrenme aşamasındayım, bunu alçak gönüllülükle gerçekten söylemiyorum. Zaten çıraklık bittiği zaman her şey bitiyor. Her gün bir şeyler öğreniyoruz, o yüzden bizim sanatçı çevresi ile birlikte olmak istemiyorum. Herkes büyük sanatçı, herkes Türkiye’nin en büyüğü. Adam gelmiş 80 yaşına hala daha 200 yıl önceki gibi resim boyuyor, farkında değil ne yaptığının. Günümüzde resim sanatının nereye geldiğinin bilincinde değil, büyük sanatçı olarak ortalıkta dolaşıyor. Şimdi bunu nasıl kaldırırsınız ya da onunla nasıl dostluk yapabilirsiniz? Anlatmaya çalışıyorum, “Arkadaşlar” diyorum, Şimdi arabalar kaç ton çekiyor, diyelim 3 ton değil mi?  50 yıl önce yapılan arabalar kaç ton çekiyordu 10 ton saatte 70 – 80 kilometre hız yapıyorlardı. Şimdiki arabalar ne kadar hız yapıyor? 200, 250, 300 kilometre saatte hız yapıyor. Şimdi sen kalkıyorsun yine tenekeleri bilmem neleri döve döve 15 tonluk bir araba yapıyorsun, saatte 50 kilometre gidiyor. Her şey böyle gelişirken, değişirken, roman da değişiyor resim de değişiyor. Sanat da değişmeli. Şimdi her şey böyle gelişmişken Empresyonistlerden daha aşağı 200 yıl önceki teknikle nasıl resim boyuyorsun kardeşim? Avrupa’ya gidiyorsun, müze geziyorsun, internet denen bir şey var, bütün dünya müzelerine gidiyorsun. En son kim neler yapmış, resim sanatı nereye gelmiş? İnanılmaz bir şey yani. Bakıyorlar görmüyorlar, söz geliyor işitmiyorlar.

Sanatçı Sohbetleri: Ali Atmaca

Yeni, genç sanatçılardan zekâ gördüğünüz kimler var?

Burada gördüklerim içinde genç bir heykeltıraş vardı. Evren Erol. Yaptığı şeyde zekâ var çünkü artık sanat eseri kafa ile yapılıyor, el ile değil. Yani bu duruma geldik. Eskiden klasik resimde, Rönesans’ta bileğin ne kadar güçlüyse o kadar iyi sanatçısın derlerdi, zaten hepsi kopya. Modelsiz hiçbiri çalışmıyormuş. Hep modeli kopya etmişler. Şimdi modern sanatta öyle bir yere geldik ki artık emekti şuydu buydu bunlar çok geri planda kalıyor, kafa ile yapılan bir işe dönüştü olay. Zekâ dediğimiz şey de aklın parlamasıdır çünkü akıl herkeste var. Tabiatta hepimize bir akıl verilmiş ama parlamayan bir akıl ne işe yarar.

Nisan ve mayıs aylarında İstanbul’da bir sergi olacak bildiğim. Onunla ilgili fikirler başladı mı? Son görüşmemizde “Beyaz çizmekten sıkıldım” demiştiniz.

Evet Gümüşsuyu’nda bir sergim olacak, bu çizgilik resimleri de tamamen bırakıyorum. İstanbul’daki sergi için aklımda müzisyenler serisi yapmak var. Değişik bir doku, değişik bir şey ile bu sergiyi yapmayı düşünüyorum. Beyaz resmi bırakıyorum.

{775147}