Çağdaş sanatın dijital ve formel yapılarla kurduğu ilişkiyi sıra dışı bir boyuta taşıyan Sergen Şehitoğlu, izleyiciyi zihinsel ve mekânsal bir labirentin içine davet ediyor. Sanatçının, adını Jorge Luis Borges’in ikonik öyküsünden alan “Çatallanan Yollar” başlıklı kişisel sergisi, 4 Haziran – 18 Temmuz 2026 tarihleri arasında Beyoğlu’ndaki SANATORIUM’da sanatseverlerle buluşuyor.
Mühendislik geçmişinin getirdiği analitik yaklaşımı estetik bir formun ötesine geçirerek matematiği bağımsız bir özneye dönüştüren Şehitoğlu, bu sergide 64×64’lük bir komşuluk matrisinden doğan fiziksel bir labirent ile 17 dakikalık bir videoyu karşı karşıya getiriyor. OGGUSTO olarak, kontrol sistemleri, kararsızlıklar ve insan zihninin döngüleri üzerine kurulan bu büyüleyici kapalı sistemi ve arkasındaki felsefeyi Sergen Şehitoğlu ile konuştuk.
Çatallanan Yollar Sergisi Hakkında Bilgiler
- Sanatçı: Sergen Şehitoğlu
- Yer: SANATORIUM, Beyoğlu
- Tarih: 4 Haziran – 18 Temmuz 2026
- Ziyaret Saatleri: Pazartesi hariç her gün 11.00-18.00 (Pazar günleri 12.00-17.00)
- Instagram: @sanatorium_
Sergen Şehitoğlu’nun Çatallanan Yollar başlıklı kişisel sergisi, matematik, mühendislik ve çağdaş sanatı ortak bir zeminde buluşturuyor. Jorge Luis Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe öyküsünden ilham alan sergide, 64×64’lük bir komşuluk matrisinden üretilen fiziksel bir labirent ile 17 dakikalık bir video yan yana ilerliyor. Matematiği estetik bir araç olarak değil, kendi kurallarıyla işleyen bağımsız bir dil olarak ele alan Şehitoğlu, karar verme, yön bulma ve düşünme süreçlerini merkeze taşıyor. Mühendislik geçmişinden beslenen yaklaşımıyla, matematiksel sistemler ile insan zihni arasındaki ilişkiyi farklı bir perspektiften ele alıyor.
Matematik, dünyayı anlatan bir dil

Sergi adını Borges’in ikonik öyküsü Yolları Çatallanan Bahçe’den alıyor. Borges’in labirenti edebiyatta sonsuz olasılıkları ve zamanın kırılmalarını anlatırken, sizin SANATORIUM’daki labirentiniz adeta bir “algoritmik zorunluluğu” ve yönlendirilmiş seçimleri temsil ediyor. Edebi bir özgürlük/olasılık metaforunu, günümüzün kaçışsız dijital gözetim mekanizmasıyla çarpıştırma fikri nasıl doğdu?
Görsel: Feride Çelik ve Sergen Şehitoğlu
Aslında bu serginin çıkış noktası günümüzün dijital gözetim mekanizmaları değil. Ben farklı zamanlar arasında özsel bir ayrım olduğunu düşünmeyen biriyim. İçinde bulunduğumuz teknolojik koşullar değişiyor, kullandığımız araçlar değişiyor ama insanın karar verme, düşünme ve seçim yapma biçimi aynı temel sorular etrafında dönmeye devam ediyor. Bu nedenle benim ilgilendiğim şey, belirli bir dönemi eleştirmekten çok, bu yapının kendisi.
Borges de benim için tam bu noktada çok önemli bir düşünür. Onun hikâyelerinde labirent yalnızca bir mekân değil; düşüncenin işleyişi, olasılıkların düzenlenişi ve dünyanın kurulma biçimidir. Beni yıllardır etkileyen de bu. Matematiği bir konu olarak değil, dünyayı kuran bir dil olarak kullanması.
Ben de bu sergide önce belirli koşulları olan matematiksel bir sistem kurdum. 64×64’lük bir komşuluk matrisi oluşturdum ve bu matris, belirlediğim kurallar doğrultusunda zorunlu olarak bu labirenti üretti. Dolayısıyla burada özgürce ve estetik kararlarla çizilmiş duvarlar değil, matematiksel ilişkilerin zorunlu sonucu olan bir yapı var. Ama tam da bu noktada Borges devreye giriyor. Çünkü tek bir algoritma içinde bile çok sayıda olasılık bulunabiliyor. Hepimiz aynı dünyayı paylaşsak bile, o dünyanın içinde farklı yollar yürüyor, farklı kararlar veriyor ve farklı deneyimler yaşıyoruz.
Teknoloji bugün bu yapıyı daha görünür hâle getiriyor olabilir ama serginin asıl meselesi teknoloji değil. Labirent benim için bugünün değil, insanın içinde bulunduğu koşulların alegorisi.
İstanbul’da, ay boyunca ziyaret edilmesi gereken tüm sergilere göz atın.
Ben görünmez hâle geldikçe iş görünür oluyor

Makine mühendisliği geçmişiniz, son dönem üretimlerinizdeki algoritmalar ve matematiksel sistemlerle kusursuz bir paralellik gösteriyor. Sergide Descartes’ın analitik geometrisinden ve 64×64’lük katı bir komşuluk matrisinden besleniyorsunuz. Genelde sanatçılar matematiği “estetik bir form” yaratmak için kullanırken, siz onu kendi kurallarıyla işleyen, temsiliyetten uzak, bağımsız bir özne olarak konumlandırıyorsunuz. Bir mühendis ve sanatçı olarak, matematiğin bu “soğuk ve duygusuz” yapısı size nasıl bir sanatsal özgürlük alanı tanıyor?
Ben matematiği hiçbir zaman estetik üretmenin bir aracı olarak görmedim. Tam tersine, estetik kararları mümkün olduğunca geri plana çekmeye çalışan bir yapı olarak görüyorum. İlgi duyduğum şey, belirli girdiler verildiğinde zorunlu olarak oluşan sonuçlar.
Bu yaklaşımın kökleri birkaç yıl önce başladığım “Denemeler: Fonksiyon Üzerine” çalışmalarına kadar uzanıyor. O dönem beni en çok etkileyen şey, bir fonksiyonun cebirsel gösterimiyle geometrik gösteriminin hayranlık verici denkliğiydi. Bir tarafta yalnızca semboller ve sayılar varken, diğer tarafta duygular uyandırabilen bir çizim ortaya çıkıyor. Aradaki dönüşüm bana hâlâ hayret verici geliyor.
Bu nedenle matematik benim için sadece sayılar ve işlemler değil; nedensellik, mantık ve zorunluluk demek. Üretimlerimde mümkün olduğunca keyfî kararları azaltmaya çalışıyorum. Bir işe baktığımda “sanatçı burayı böyle istediği için yapmış” hissinden çok, “bu yapı başka türlü olamazdı” hissini oluşturmak istiyorum.
İşin ilginç tarafı da tam burada ortaya çıkıyor. Matematik çoğu zaman soğuk ve duygusuz olarak tanımlanıyor ama ben tam tersini hissediyorum. Dünyayı anlatan ve anlayan bir dil olarak sıcak, duygulu ve güzelliğe açık bir alan. Sezgisellik de azımsanmayacak derecede matematiğin içinde. Tüm bu özellikler, benim üretimlerimi de özgürleştiriyor. Çünkü matematik benim üzerimden her yöne açılabilen, üzerine her şeyin söylenebileceği (pansemik) yorum katmanlarını, böylece ortaya çıkan yapıyla aramızda çok daha açık bir ilişki kurulabiliyor. Ben görünmez hâle geldikçe iş görünür oluyor. Sanırım bana özgürlük hissi veren de bu.
Ankara, Antalya, İzmir gibi büyük şehirlerden Bodrum, Alaçatı, Datça gibi yazlık bölgelerdeki yaz sergileri ile öne çıkan sanat duraklarını keşfedin.
Labirentin bütünü hiçbir noktadan ele geçirilemiyor

Sergideki en dikkat çekici enstalasyonlardan biri, metal plakaların iplerle havada asılı durduğu, adeta satranç tahtasını andıran o katmanlı yapı. Mekâna baktığımızda hem katı bir matematiksel düzen görüyoruz hem de plakaların hafifliğiyle her an uçup gidecekmiş hissi veren kırılgan bir denge var. İzleyicinin bu labirentin etrafında dolaştığında nasıl bir bedensel ve zihinsel deneyim yaşamasını hedeflediniz?
Bu yerleştirme serginin görünen başlangıç noktası. Galeriye ilk girdiğinizde karşınıza çıkan ilk yapı ve aslında size bulunduğunuz yerin sanat mekânı olduğunu söyleyen ilk nesne.
Ama benim için asıl önemli olan, sergiyi gezdikten sonra aynı yapıyla ikinci kez karşılaşmanız. Özellikle videoyu izledikten sonra aşağı indiğinizde, başlangıçta yalnızca matematiksel bir nesne gibi duran yapı artık başka anlamlar taşımaya başlıyor. Sadece video ile değil, galeri kapısının dışıyla da konuştuğunu düşünüyorum. İçerde ve dışarda olma hali ve dışardayken, yapının uzayda-zamanda parçalarına ayrılmış, bir anlamda açık edilmiş koşullarına bakabilme.
Soyut bir form olan matematiksel bir ifadeyi görünür kılmak için metalin sertliğinden faydalanıyorum. Ayrıca tüm yapıyı havada tutan metal teller, tavandaki metal kelepçeler, zemin ve tavan plakaları, bu maddesellik ve inşa edilmişlik vurgusunu tamamlıyor. Aslında bu yerleştirme hassas sayısal verilerden üretilmiş, tüm ölçüleri ve konumları önceden belirlenmiş bir dijital yapının görünür halinden başka bir şey değil. Bir formun maddeyle olan ilişkisi, kurmaya çalıştığım ikiliklerden biri.
İzleyicinin yapının etrafında dolaşmasını da önemsiyorum çünkü her açıdan farklı bir ilişkiler ağı görüyorsunuz. Hafif yansıtıcı bir metal seçmemin nedeni de bu. Yapının etrafında dolaşırken her bir plakanın yüzeyinde kendi yansımanızla, belli belirsiz de olsa karşılaşıyorsunuz. Labirentin bütünü, yani temel formu, hiçbir noktadan tam olarak ele geçirilemiyor. Böylece izleyici, dışarıdan baktığını düşündüğü yapının aslında kendisini de içerdiğini fark etmeye başlıyor.
Video, labirentin alternatifi değil

Sergideki o katı, rasyonel ve kapalı labirent düzenine tezat oluşturan 17 dakikalık bir video yer alıyor. Bu videonun dış dünyanın akışına, duygulara ve içsel yönelimlere odaklandığını belirtiyorsunuz. Matematiksel formun o “kusursuz çıkmazları” ile insanın o “öngörülemez, rasyonel olmayan iç dünyası” bu videoda nasıl el sıkışıyor?
Ben aslında bu ikisini tam anlamıyla karşıt olarak görmüyorum. Serginin giriş katında matematiksel yapının kendisiyle karşılaşıyoruz. Üst katta ise artık bu yapının içinde hareket eden bir özne var. Video, labirentin alternatifi değil; onun içinde oluşabilecek düşüncenin kendisi.
Ben önce yaklaşık on yedi dakikalık bir metin yazdım. Bu metin dört farklı düşünsel katmandan oluşuyor. Bazıları doğrudan duyduğumuz iç sesler, bazıları daha belirsiz ve daha uzaktan gelen ilhamlar. Bir zihin ama farklı zihin durumları. Sonra video bu metnin üzerine inşa edildi.
Dolayısıyla videodaki yürüyüş, dış dünyada gerçekleşen fiziksel bir hareketten çok zihinsel bir dolaşma hâli. Gördüğümüz görüntüler de bu nedenle tam olarak gerçek ile hayal arasında duruyor. Belirtmek gerekir ki video, belirlediğim yönergeler doğrultusunda seçilmiş çok sayıda görüntünün bir araya gelmesiyle oluşuyor.
Matematiksel yapı burada ortadan kalkmıyor. Hâlâ orada. Ama bu kez yapının kendisinden çok, o yapının içinde bulunmanın nasıl bir deneyim olduğu üzerine düşünmeye başlıyoruz. Sanırım serginin en önemli dönüşümü de burada gerçekleşiyor. İlk katta yapıya bakıyoruz; üst katta ise o yapının içinde düşünmeye başlıyoruz. Tüm sergi ve proje için, matematiğin katı görüntüsünü, açık bir yapıt haline getiren de bu dönüşüm. Bu açıklık sayesinde, sergi diyaloğa açık hale geliyor. Bunu da izleyicilerden gelen birçok bildirim ve öneriyle anlıyorum.
Çıkmaz sokaklar düşünmenin zorunlu biçimleri

Sergi bülteninde labirentin sadece mekânsal değil, aynı zamanda bireyin kararsızlıkları, tekrar eden zihinsel süreçleri ve yön arayışları için de bir model olduğu söyleniyor. Bugünün modern insanı, her gün binlerce bildirim, veri ve yapay zeka yönlendirmesi arasında kendi “çatallanan yollarını” seçerken aslında hepimiz görünmez bir labirentin “dead-end” (çıkmaz sokak) noktalarında mı sıkışıp kaldık?
Teknolojinin bugün karar verme süreçlerimizi etkilediği açık. Algoritmalar, öneriler, bildirimler ve yapay zekâ sistemleri yaşadığımız dünyanın önemli parçaları hâline geldi. Ama ben bunları labirentin sebebi olarak değil, labirentin günümüzdeki görünür biçimlerinden biri olarak profesyonelce görüyorum.
Benim ilgilendiğim mesele çok daha temel. İnsan, hangi çağda yaşarsa yaşasın, zamanı deneyimleyen, seçim yapan, geri dönen, yanılan, vazgeçen ve yeniden başlayan bir özne. Çıkmaz sokaklar da yalnızca başarısızlık değil; bazen düşünmenin zorunlu biçimleri.
Bu nedenle sergideki labirent bir karamsarlık önerisi sunmuyor. İçinde bulunduğumuz yapının farkına varmayı öneriyor. Dışarıdan bakabildiğimiz anda, aynı yapının içine yeniden döneceğimizi de biliyoruz. Çünkü yaşamaya devam ettiğimiz sürece karar vermeye, ilerlemeye ve yeni çatallanmalara ulaşmaya devam edeceğiz.
Ben sergiden çıkarken izleyicinin “labirentten kurtuldum” diye düşünmesini istemiyorum. Tam tersine, biraz önce dışarıdan baktığı yapının aslında yaşamaya devam edeceği dünyanın kendisi olduğunu fark etmesini önemsiyorum. O farkındalık bile, bence yeni bir düşünme biçimi başlatabilir.
OGGUSTO Notu: Sergen Şehitoğlu, “Çatallanan Yollar” ile formüllerin soğuk dünyasını zihnimizin en kuytu köşeleriyle, kararsızlıklarımızla ve yaşamın non-lineer doğasıyla ustalıkla yüzleştiriyor. Algoritmaların ve kontrol sistemlerinin çevrelediği bir dünyada mahremiyeti ve insanın varoluş koşullarını sorgulayan bu benzersiz sergiyi kaçırmamak için 18 Temmuz 2026 tarihine kadar yolunuzu SANATORIUM’a düşürmeyi unutmayın.
Londra’dan Paris’e, New York’tan Amsterdam’a uzanan, dünyadaki büyük sergi takvimini inceleyin.


