white banner

Nihat Odabaşı "Obsession of Beauty" Sergisini Anlattı: "İyiyle Yetinemedim"

05.06.2026
Nihat Odabaşı "Obsession of Beauty" Sergisini Anlattı: "İyiyle Yetinemedim"

Yazı Boyutu:

Moda ve portre fotoğrafçılığının önde gelen isimlerinden Nihat Odabaşı, Obsession of Beauty sergisiyle güzellik, kusursuzluk ve estetik takıntısı üzerine düşüncelerini OGGUSTO’ya anlattı.

Otuz yılı aşkın kariyeri boyunca Türkiye’nin görsel hafızasına kazınan sayısız moda çekimi, albüm kapağı ve ünlü portresine imza atan Nihat Odabaşı, bu kez objektifini kendi estetik dünyasına çeviriyor. 2–7 Haziran 2026 tarihleri arasında Sevil Dolmacı Gallery‘de gerçekleşen “Obsession of Beauty” sergisi, sanatçının yıllardır peşinden gittiği kusursuz kare arayışını, güzellik kavramına yaklaşımını ve estetik üretim sürecini bir araya getiriyor. Odabaşı ile serginin çıkış noktasını, kusursuzluk fikrine bakışını ve otuz yıllık kariyerinin ardından açılan yeni yaratıcı alanları konuştuk.

Obsession of Beauty Sergisi Hakkında

Nihat Odabaşı'nın Güzellik Takıntısı sergisinden siyah beyaz fotoğraflarla dolu bir galeri duvarı, çeşitli boyutlardaki çerçevelerde kadın ve erkek figürlerinin sanatsal ve duygusal pozlarını sergilerken, tavandaki spot ışıklar ve ahşap zeminle modern bir atmosfer oluşturuyor.

Nihat Odabaşı’nın yeni kişisel sergisi Obsession of Beauty, sanatçının uzun yıllardır moda, portre ve celebrity fotoğrafçılığı üzerinden şekillendirdiği estetik dünyayı bir araya getiriyor. Sergi, güzelliği yalnızca kaydedilen bir görüntü olarak ele almak yerine; ışık, kompozisyon, müdahale ve kurgu aracılığıyla yeniden inşa edilen bir kavram olarak inceliyor.

Villa Ipranosyan’ın tarihi atmosferinde gerçekleşen seçki, Odabaşı’nın kusursuzluk fikriyle kurduğu ilişkiyi, estetik takıntısını ve ikonik kadın imgeleri üzerinden geliştirdiği görsel dili odağına alıyor. Obsession of Beauty, izleyiciyi yalnızca fotoğraflara bakmaya değil, güzelliğin nasıl üretildiği ve zaman içinde nasıl dönüştüğü üzerine düşünmeye davet ediyor.

İstanbul’da ay boyunca görebileceğiniz sergilere göz atın.

Obsession of Beauty ve Güzellik Takıntısı

Uzun yıllardır Türkiye’nin popüler kültür hafızasını, en ikonik celebrity portrelerini ve en cesur moda çekimlerini kurgulayan sanatçıların başında geliyorsunuz. “Obsession of Beauty” sergisi bu kez bizi fotoğrafladığınız isimlerin değil, doğrudan zihninizin içine davet ediyor. Bugüne kadar binlerce kare üretmiş bir sanatçı olarak, kendi estetik evreninizi bir sergiyle görünür kılma fikri nasıl ve ne zaman olgunlaştı?

Teşekkür ederim beni böyle tanımladığınız için. Aslında bu sergi benim kişisel estetik evrenimden çok, profesyonel estetik evrenimin görünür hâli. Ve tabii ki bu profesyonel dünyadaki kusursuzluk obsesyonumun da bir itirafı. Yani sergi; çokça profesyonel, biraz da kişisel bir karışım.

Ama bu serginin benim için en önemli anlamlarından biri; portre ve moda çekimleri üreten bir fotoğrafçının, bu kez dergi sayfaları ve billboardlar yerine galeri duvarlarından sanat platformuna bir selam vermesi.

Çok uzun zamandır üzerinde kafa yorduğum bir konuydu bu: Neden Türkiye’de fotoğrafın bu türü galeriler tarafından temsil edilmiyor? Neden koleksiyonerler tarafından bir resim ya da heykel gibi sanatsal bir eser olarak algılanmıyor? Dünyanın birçok yerinde moda ve portre fotoğrafçılığı uzun yıllardır galerilerin, müzelerin ve koleksiyonların doğal bir parçası.

Helmut Newton, Richard Avedon, Peter Lindbergh ve Mario Testino gibi birçok önemli fotoğrafçı bunun en güçlü temsilcileri arasında. Ama Türkiye’de bu alanda çok değerli fotoğrafçılar olmasına rağmen neredeyse hiçbiri sanat platformunda yer bulamıyor. Tıpkı yabancı fotoğrafçıların coffee table book’ları varken Türkiye’de hiçbirimizin bu ölçekte fotoğraf kitapları olmaması gibi.

Altın rengi parlak bir elbise giymiş, kıvırcık saçlı bir model, hastane yatağında uzanmış, güneş gözlükleri ve saç bandıyla stilize edilmiş bir şekilde, kolundaki serumla telefonda konuşurken düşünceli bir ifadeyle alnına dokunuyor, Nihat Odabasi imzası taşıyan bu moda çekiminde.

Mükemmel, iyinin düşmanıdır

Obsession of Beauty sergisinin amacı biraz da bu anlamda bazı ezberleri sorgulamak. “Obsession of Beauty” başlığı oldukça güçlü bir ifade. Bu isim sizin için bir itiraf mı, bir gözlem mi, yoksa bir eleştiri mi?

Obsession of Beauty, kusursuz kare peşinde koşan bir adamın hikâyesi: Kimi zaman bunu yakalayabilen, kimi zaman da çabaladığıyla kalan.

Öncelikle bir itiraf: Renkli duran dünyanın arkasındaki kanın, terin, gözyaşının ve uykusuz gecelerin cümle âleme beyanı. Yıllardır bildiğim ama bir türlü uygulayamadığım bir cümle var: Mükemmel, iyinin düşmanıdır. Ben iyiyle yetinemedim maalesef. Hep biraz daha güçlüsü, biraz daha başarılısı olabilir mi diye titizlenen bir fotoğrafçı oldum. Bence bu işin alametifarikası, çektiğiniz fotoğraf karesinin içine – kimsenin bunu net bir şekilde okuması gerekmese de – bir fikir, bir strateji gizleyebilmek. Ancak bu amaçla çekilen bir kare başarılı olabiliyor ve hafızalara kazınabiliyor.

Sadece iyi bir saç-makyaj değil; belirli bir algı yaratmak için seçilen mekân, güzellik tasarımı, ışık seçimi ya da kostümler de izleyiciyi anlatmak istediğiniz hikâyeye yönlendiriyor çünkü. Çekim öncesinde başlayan araştırma, fikir yaratma ve uygulama süreci; kare teslim edilene kadar sürüyor. Bu kare mi daha güçlü, o mu daha güçlü? Öyle mi çeksem, böyle mi? Tüm süreç müthiş bir iç mücadele, seçim ve stratejik yaratıcılık içeriyor. İşte Obsession of Beauty, tüm bu sürecin sonunda duvarda yerini alan; her karesinin içinde hikâye, fikir ve kararlar taşıyan bir sergi.

2026’da Türkiye’de görmeniz gereken sergileri inceleyin.

Nihat Odabaşı'nın Güzellik Takıntısı sergisi temasına uygun olarak, şeffaf kumaş üzerine kırmızı ve altın işlemeli göz alıcı bir elbise giyen, siyah gerdanlık kolyesinde kalp şekilli mücevherle dikkat çeken genç bir kadın, hafifçe açık ağzıyla vintage mutfak ortamında düşünceli bir ifadeyle sola bakıyor, önünde eski bir yeşil vantilatör duruyor.

Benim için güzellik takıntısı, standart güzellik normları değil

Sergi teması, güzelliği olduğu gibi kabul etmek yerine onu parçalarına ayırıp yeniden inşa etmek üzerine kurulu. Bir görüntünün “güzel” olduğunu ne belirler? Bir yüzü ya da bedeni Nihat Odabaşı’nın gözünde tamamlanmış kılan şey nedir?

Güzelliği sadece kendi hâliyle görüntülemeyi hiç sevemedim. Kendi dokunuşumu, Nihat etkisi eklemezsem ne faydası olur ki zaten deklanşöre basmamın? O güzelliği yorumlama biçimim öne çıkmalı ki benim fotoğrafım olabilsin o kare.

Kariyerim boyunca karşımdaki kişiyi, onu oluşturan parçalarına ayırıp kendi birikimim ve yorumumla yeniden birleştirmeye çalıştım. Şaşırtmaya da uğraştım bazen. “Demek böyle de görünebiliyormuş” dedirtmek için. Bazen de hiç bilmediği bir duygusunu bulup ona: “Bak, benim gözümde sen böyle güzelsin.” demek istedim.

Bunun bir reçetesi yok. Her seferinde değişen bir yapboz hikâyesi gibi. Onun en güzel hâlinin, benden çıkmış yeni bir sureti belki de. Deli işi biraz. Boşuna demiyorum ya; çok çektim diye… Güzellik takıntısı da standart güzellik normları değil benim için. Bazen bir kusur. Bazen bir bakış. Bazen de tarif edemediğiniz bir enerji. Bir yüzü ya da bedeni tamamlayan şey ölçüler değil; size hissettirdiği şey. Bir stili, gizli de olsa bir yeniliği, güçlü bir fikri ve karşı tarafa geçirebildiği duyguyu taşıyan kare benim için tamamlanmış karedir, ki benim için en zor şey de bu. Otuz yıldır peşinden koştuğum işte bu kareleri yakalamak.

2026’da Avrupa’dan Amerika’da, dünyadaki moda sergilerine göz atın.

İkonik Yüzler, Güzellik Algısı ve Yapay Zekâ

Kariyeriniz boyunca birçok ikonik yüzün görsel hafızamıza kazınan karelerini ürettiniz. Sizce bir kişiyi yalnızca tanınan biri olmaktan çıkarıp ikona dönüştüren şey nedir?

Ne mutlu bana… Tanınmak başka bir şey, ikonik olmak başka bir şey kuşkusuz. İkonik insanlar sadece güzellikleriyle ya da yaptıkları işle simgeleşmiyorlar. Onları hafızalara kazıyan şey; sahip oldukları benzersiz tarz, zamansız etki ve yaşadıkları döneme bıraktıkları kültürel izdir.

Amy Winehouse’dan Lady Diana’ya, Kate Moss’tan Marilyn Monroe’ya, Cahide Sonku’dan Türkan Şoray’a, Ajda Pekkan’dan Tarkan’a kadar baktığınızda ortak noktaları salt güzellikleri ya da işlerini iyi yapmaları değil aslında. Hepsinin kendine ait, kitleleri etkisi altına alan bir tarzı, bir imzası, bir duruşu var. O isimle anılan göz makyajından tutun, sahne dansına, tavrına, hatta mesleki kurallarına kadar…

Ben de yıllardır o insanların sadece güzel görünen fotoğraflarını çekmeye değil, onları unutulmaz yapan özelliklerini kendimce yeniden yorumlamaya, başka formlarda göstermeye çalıştım ve çalışıyorum. Kolay mı? Değil. Her seferinde başarıyor muyum? Tabii ki hayır… Ama pes etmek yok işte. Birilerinin yıllar önce çektiğiniz bir fotoğrafa bakıp “Bilmez miyim ben bu kareyi…” demesi bütün o çabaya değiyor.

2026’da dünyayı gezmeye değer sergiler: Londra, Paris, New York ve dahası

Yerde uzanmış, parıltılı ve fırfırlı detaylara sahip bir elbise içindeki bir modelin siyah beyaz fotoğrafı; uzun siyah eldivenlerle yüzünü kapatırken, üzerine düşen güçlü ışık ve gölge çizgileriyle dramatik bir moda çekimi atmosferi sunuyor.
Kristina Peric
Fotoğraf: Nihat Odabaşı

Bazen bir insanı unutulmaz yapan şey, tam da onu farklı kılan tarafı oluyor

Sergi boyunca kusursuzluk fikriyle karşılaşıyoruz. Özellikle 1990’lar sonu ve 2000’ler başında hâkim olan acımasız güzellik, zayıflık ve estetik -dolayısıyla da kusursuzluk- algısı şimdilerde çok eleştiriliyor. Son yıllarda güzellik standartlarının beden algısı ve özsaygı üzerindeki etkileri daha fazla tartışılıyor. Sizin bakış açınız bu tartışmaların neresinde yer alıyor?

Bu tartışmaları son derece değerli buluyorum. Çünkü hiçbir insanın kendini bir ölçüye, bir bedene ya da tek bir güzellik tarifine sıkıştırmak zorunda kalmaması gerektiğine inanıyorum. Ama açıkçası benim güzellik anlayışım da hiçbir zaman sadece zayıflık, gençlik ya da kusursuzluk üzerinden şekillenmedi. Bu sergide gördüğünüz fotoğraflar da zaten bir güzellik manifestosu değil. Kariyer yolculuğum boyunca içinde bulunduğum dünyanın içinden çıkan kareler.

Benim ilgimi çeken şey her zaman güzelliğin kendisinden çok, onun nasıl yorumlandığı oldu. Çünkü bazen bir kusur, bir kırışıklık ya da bir yara; kusursuz bir yüzden çok daha fazla şey anlatabiliyor. Bazen bir insanı unutulmaz yapan şey tam da onu farklı kılan tarafı oluyor. O yüzden kendimi güzellik standartlarının savunucusu ya da karşıtı olarak görmüyorum. Ben daha çok karşıma çıkan şey her neyse, onun içindeki güzelliği bulmaya çalışan taraftayım. Bazen bir süpermodelde, bazen bir kırışıklıkta, bazen de tarif etmesi zor bir enerjide.

Nihat Odabasi imzalı bu sanatsal siyah beyaz çekimde, gür kıvırcık saçlı Ezra parlak elbisesi, güneş gözlükleri ve elindeki serumla bir hastane yatağında uzanırken, Tuba ise desenli zarif kıyafetiyle yanında durarak, modern moda ve güçlü teatral anlatımı bir araya getiriyor.

Ben yaratıcılığın demokratikleşmesinden korkmuyorum

Sosyal medya filtreleri, yapay zekâ araçları ve estetik müdahaleler sayesinde herkes kendi görüntüsünü yeniden tasarlayabiliyor. Bir zamanlar profesyonel fotoğrafçıların sunduğu dönüşüm, bugün birkaç uygulamayla herkesin erişebildiği bir şeye dönüştü. Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Öncelikle bir fotoğrafçının sunduğu şeyin sadece filtresel bir dönüşüm kadar kolay algılanması üzer beni. Çünkü önce de söylediğim gibi; her fotoğrafın okunur ya da okunmaz bir alt metni, bir amacı var ya da olmalı. Seçtiğiniz kostümden çektiğiniz mekâna, makyaj tarzından ışığına kadar… Bunların illa çok derin anlamları olması gerekmiyor ama hiç kuşkusuz sayfalarca anlatabileceğim nedenleri var. Başarıya ulaşır ulaşmaz, derdi anlaşılır ya da anlaşılmaz, o ayrı. Ama eğer yaptığımız şey sadece pürüzsüz bir cilt, ince bir bel ya da uzun bir bacak olarak görünüyorsa, o zaman açalım Tarkan’dan “Yak Bütün Fotoğrafları”yı.

Ben hiçbir zaman bunun peşinde olmadım. Benim ilgimi çeken şey, dünkü senden yarın olmak istediğin sana giderken araya biraz da kendi gözümden bir “sen” eklemek. Sonra ortaya yeniden yeni bir sen çıkarmak. Kulağa biraz deli işi geliyor biliyorum. Ama gerçekten yaptığım şeyin buna daha yakın olduğunu düşünüyorum. Bazen bu dev bir kampanya çekiminde oluyor. Bazen bir albüm kapağında, bazen de gece evde giydiğin bir tişörtle, saçın hiç taranmamışken… Ve belki tam da o anda sana en çok benzeyen seni ortaya çıkarırken.

Benim için mesele hiçbir zaman rötuş değildi. Her işte, her kampanyada, her portrede objektifimin karşısındaki kişinin ya da hikâyenin başka bir ihtimalini görünür kılmaya çalıştım. Yapay zekâ da, filtreler de, yeni teknolojiler de bunu insanların eline veriyorsa ne güzel. Çünkü ben yaratıcılığın demokratikleşmesinden korkmuyorum. İnsanların kendilerini yeniden hayal edebilmelerini heyecan verici buluyorum.

Geçmişten Geleceğe Fotoğrafçılık

Bir önceki serginiz “No Photo Please”, görünürlük ve gizlenme kavramları etrafında şekilleniyordu. “Obsession of Beauty” ile birlikte düşündüğünüzde, bu iki sergi arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Aslında aralarında düşündüğünüzden daha güçlü bir bağ var. “No Photo Please” biraz çift anlamlı ve kelime oyunlu bir isimdi zaten. Evet, bir yandan gizlenmek, görünmek istememek ama bir yandan da tabii ki; görüneceksen N.O. (Nihat Odabaşı) fotoğrafıyla lütfen.

İki serginin ortak noktası bence her koşulda görünmek değil, en güzel halinle görünmek istemek. Ama buradaki güzellikten sadece kaşı, gözü, cildi ya da estetik müdahaleleri kastetmiyorum. Bir insanı güzel yapan şey bazen enerjisi, bazen duygusu, bazen taşıdığı hikâye, bazen de büründüğü personanın gerçekliği. Ben parlak ışıklı dünyaları çekerken tanıştım sizlerle. Bu süre boyunca objektifimi daha çok o dünyalara tuttum. Güzelliğin o yüzünü anlattım. Obsession of Beauty de biraz bununla ilgili.

Ama güzelliğin başka yüzleri de var. Bu sergide size onlardan sadece birini gösteriyorum. Yeni yolculuklarda başka güzellikleri de göstereceğim. Çünkü güzellik dediğimiz şey tek başına bir yüz, bir beden ya da bir standart değil, bir bütünün toplamı. Ve bazen o bütünü oluşturan parçaların hiçbiri tek başına kusursuz değildir. Ama bir araya geldiklerinde ortaya çok güçlü bir “güzel” çıkar. Belki de bütün kariyerim boyunca peşinden koştuğum şey tam olarak buydu.

Villa Ipranosyan biraz benim gibi: Yaşanmışlıkları, izleri, kusurları ve anıları olan bir yapı

Sergi, Villa Ipranosyan’ın tarihi atmosferinde gerçekleşiyor. Yaşanmışlıkları, izleri ve kusurlarıyla ayakta duran bu yapı ile fotoğraflarınızdaki titizlikle inşa edilmiş estetik dünya arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz?

Aslında o ilişkiyi fotoğraflarımla değil, fotoğrafçıyla kuruyorum. Villa Ipranosyan biraz benim gibi: Yaşanmışlıkları, izleri, kusurları ve anıları olan bir yapı. Ama bütün bunlara rağmen hâlâ dimdik ayakta. Hâlâ yeni hikâyelere ev sahipliği yapıyor. Hâlâ kendini yeniliyor.

Ben de kendimi biraz öyle hissediyorum. Otuz yılın getirdiği izler, deneyimler, hatalar ve doğrular var tabii ki. Ama onlar beni eskiye bağlamaktan çok yeni şeyler üretmeye itiyor. Villa nasıl her gün başka bir sergiyi, başka bir hikâyeyi ağırlıyorsa ben de hâlâ yeni fotoğrafların, yeni fikirlerin ve yeni hayallerin peşindeyim. Belki de bu yüzden orada kendimi evimde gibi hissettim. İkimiz de yaşanmışlıklarımızla ayaktayız. Ve ikimiz de hâlâ yeni hikâyeler ağırlıyoruz.

Nihat Odabaşı, koyu renk denim ceketini ve pantolonunu giymiş, sol elinin işaret parmağı alnına hafifçe dokunurken düşünceli ve etkileyici bir ifadeyle kameraya bakıyor, aksesuar takılı sol bileği ve duruşu genel kompozisyonda öne çıkıyor.

Teknolojiyi hiçbir zaman yaratıcılığın rakibi olarak görmedim

Geçtiğimiz yıl Tamer Yılmaz ile yaptığımız röportajda analog dönemin özgürlük hissini ve zorluklarını konuşmuştuk. Siz de sektörün her iki dönemine tanıklık etmiş biri olarak, analog fotoğrafçılığın o gerilimli büyüsünü mü özlüyorsunuz, yoksa dijital dünyanın sunduğu sınırsız müdahale alanını mı tercih ediyorsunuz?

Analog dönemin tabii ki damağımda kalan çok özel bir tadı var. Filmi beklemek, sonucu günler sonra görmek, o belirsizlik ve gerilim… Bunların hepsi işin romantik tarafıydı. Ama dürüst olmak gerekirse bugün bana “Analog mu, dijital mi?” diye sorsanız dijitali seçerim. Çünkü anında cevap alabilmek, deneyebilmek, müdahale edebilmek ve sınırları sürekli genişletebilmek yaratıcı bir insan için müthiş bir özgürlük alanı.

Eskiden bir test baskısı görmek için film gönderip günlerce bekliyorduk. Bugün ise fikrinizle sonuç arasındaki mesafe neredeyse yok oldu. Ben teknolojiyi hiçbir zaman yaratıcılığın rakibi olarak görmedim. Tam tersine, yaratıcı insanın elindeki araçları güçlendiren bir şey olarak görüyorum. Bugün yapay zekâdan yeni görsel üretim teknolojilerine kadar yaşadığımız dönüşüm beni korkutmuyor; aksine heyecanlandırıyor. Gerçek zekânızla yapay zekâyı bir araya getirip yaratıcılığınızı yeni alanlara taşıyabilmek çok etkileyici bir şey.

Sanırım benim kariyerimi tanımlayan şey de biraz bu. Hiçbir zaman geçmişin muhafızı olmadım. Hep bir sonraki kapının arkasında ne olduğunu merak eden tarafta durdum. Belki bu yüzden bugün hâlâ yeni işler üretmek, yeni alanlara girmek, yeni teknolojileri öğrenmek ve henüz bilmediğim şeylerle karşılaşmak beni heyecanlandırıyor. Dünü seviyorum, özlüyorum da… Ama beni asıl canlı tutan şey yarına duyduğum merak.

Tamer Yılmaz’ın 35 yıllık kariyerini ve TAMERA sergisini OGGUSTO’ya anlattığı röportajı okuyun.

Nihat Odabaşı’nın Bugünü ve Sonraki Adımı

Yaratıcı enerjiyi sürekli bu kadar yüksek tutmak, her projede kendini yeniden doğurmak zihinsel olarak çok yorucu olmalı. İş bittiğinde, o deklanşör sesleri sustuğunda zihninizi sıfırlamak için sığındığınız bir kişisel lüksünüz veya ritüeliniz var mı?

Olmaz mı hiç? Meditasyon yapıyorum, Tai-Chi yaparak ruhumu dinlendiriyorum(!) diyeceğim ama… Keşke diyebilsem. İşin gerçeği bu değil.

Yoğun dönemlerimin değişmez yeri kanepemdir. Yoğun bir sürecin sonunda derhal eve gider ve kanepedeki yerimi alırım. Kara kızım (kedim) Naomi’ye sarılır, birlikte gözümüz kapanana kadar film izleriz. Kızım da bana benzedi sanırım… Uykusuz gecelerin en azimli asistanı, en sadık film arkadaşı.

Sanırım kafamdaki sesleri susturmanın tek çaresi başka sesleri duymak. Çünkü benim zihnim pek sessiz bir yer değil. Sürekli yeni fikirler, yeni görüntüler, yeni projeler dolaşıyor içinde. O yüzden bazen en büyük lüksüm başka bir hikâyenin dinleyicisi olmak. İlla sanatsal ya da çok derin bir film olması da gerekmiyor. İyi anlatılmış bir hikâye yeterli.

Bir süreliğine kendi dünyamdan çıkıp başka birinin dünyasına misafir olmak hoşuma gidiyor. Belki bu yüzden sinemayı da bu kadar seviyorum. Bazen ilham almak için değil, sadece zihnimi dinlendirmek için. Tabii ki spor yapmak, biraz uzaklara kaçmak ya da sevdiklerimle vakit geçirmek de beni dinlendiren şeyler. Ama dürüst olmak gerekirse, yoğun bir dönemin sonunda beni en hızlı toparlayan şey hâlâ aynı: Kanepem, iyi bir hikâye ve Naomi.

Nihat Odabaşı'nın moda çekiminde, Natalia Vodianova şehir sokağında, arkasında trafik akan ve kaldırımda çöp torbalarının yığıldığı, sandalyelerinde oturan iki adamın ve merdivenlerde duran bir başka kişinin eşlik ettiği özgün bir ortamda koyu renk tulumu ve turuncu eldivenleriyle dikkat çekici bir poz veriyor.

İstanbul, bir fotoğrafçı için bitmeyen bir görsel katmanlar bütünü gibi

Gözü bu kadar estetiğe alışmış biri olarak, sizi en çok besleyen şehir hangisi? Mimarisini, ışığını ya da insan dokusunu düşündüğünüzde ilk aklınıza neresi geliyor?

Nereye gitsem yine dönüp dolaşıp İstanbul diyorum. Toprağım, köküm sonuçta. Tek bir şehir gibi de değil burası. Tarih var, kaos var, kabalığının içinde hiç beklemediğin bir zarafet var. Hüzünlü bir yorgunluk ama aynı anda da deli bir enerji… Bana farklı dünyaların yan yana güzel olabileceğini öğretti. Bir fotoğrafçı için bitmeyen bir görsel katmanlar bütünü gibi. Biraz da birbirimize benziyoruz açıkçası, ikimizde de ne ararsan var; kaosu da, eskisiyle yenisinin yan yana duruşu da, dramı da, sahile çıktığında hissettirdiği o tarifsiz keyif de…

Tabii başka şehirlerin de üzerimde büyük etkisi oldu. İspanya ve özellikle İtalya’nın tarihi dokusu, sıcaklığı, insanları ve sokakları beni her zaman besledi. İtalyan sinemasının tadı ve duygusu da görsel dünyamı etkileyen şeylerden biri oldu. Los Angeles ise birçok insanın aksine bende görsel olarak büyük bir şey uyandırmıyor. Ama yeniden başlamanın cesaretini yaşadığım şehir oldu. Bir zamanlar gözümde çok büyüttüğüm, gidince aslında orada da Nihat Odabaşı olabileceğimi hissettiğim yerdi. New York bambaşka. Orada kendimi daha güçlü hissediyorum. Sanki o dev binalarla savaşabilecek kadar… Dünyanın kalbinde gibi. Ya da yıllarca izlediğim filmlerin başrol kahramanı gibi.

Ama dönüp baktığımda beni en çok besleyen şeyin şehirlerden çok insanlar olduğunu görüyorum. Çünkü her insan ayrı bir dünya, ayrı bir hikâye taşıyor. Belki de bu yüzden benim asıl şehrim insan.

Karelerimden çok, izim kalsın isterim

Bugün kariyerinizin tamamına dışarıdan bakan biri olsanız, insanların işlerinize baktığında hatırlamasını en çok istediğiniz şey ne olurdu?

“Çok çekti adam” diye hatırlasınlar… Şaka bir yana, insanların beni sadece iyi fotoğraflar çekmiş biri olarak hatırlamasını istemem. Karelerimden çok, izim kalsın isterim. Hayal kurmaktan vazgeçmemiş biri olarak hatırlasınlar isterim. Elimde yıllardır taşıdığım bir dövme var, “Work.” yazıyor. Ama bu benim için sadece iş ya da kariyer demek değil: Daha sabırlı olmak için çalışmak, daha cesur olmak için çalışmak, daha iyi bir insan olmak için çalışmak.

Kolay olan güdülere teslim olmak yerine kalp kasını çalıştırmak gibi… Hayatım boyunca yapmaya çalıştığım şey biraz buydu aslında. Kendimi geliştirmeye çalışırken çevreme de ışık taşımak. Mesleğimde ve sektörümde kendi yolumu açmaya çalışırken arkadan gelenlere de cesaret verebilmek. Belki birilerinin ilham aldığı, “Ben de yapabilirim” dediği bir örnek olabilmek.

Çünkü yıllar geçtikçe şunu anladım: Yaptığınız işler kadar, o işleri yaparken sergilediğiniz duruş da kalıyor geriye. Bu yüzden sadece çektiklerimle değil, mesleğime ve hayata bıraktığım izle hatırlanmak isterim. Ve eğer bir gün biri çıkıp; “Bu adam çok çekti ama iyi ki çekti.” derse, sanırım benim için en güzel cümle o olur.

Siyah beyaz çekilmiş bu fotoğrafta, koyu renk gömlek giymiş, hafif sakallı ve saçları grileşmiş, karizmatik bir adam, arkasına yaslanmış bir sandalyede sağ işaret parmağını kaldırarak, Nihat Odabaşı'nın Güzellik Takıntısı sergisinden bir kare olarak, izleyiciye anlamlı bir bakış atıyor.

İnsanların ‘Bunu da mı Nihat yaptı?’ diyeceği sürprizler yapmak istiyorum

Bu sergi, bir anlamda bugüne kadar inşa ettiğiniz o görkemli görsel dünyanın bir manifestosu, bir iç dökümü gibi. Peki, “Obsession of Beauty” ile bu estetik takıntı zirve noktasına ulaşıp izleyiciyle buluştuktan sonra, Nihat Odabaşı’nın görsel dilinde nasıl bir yeni sayfa açılacak?

Aslında ben bunu bir zirve ya da final olarak görmüyorum. Tam tersine, bir başlangıç gibi görüyorum. İnsanlar beni otuz yıldır fotoğrafçı olarak tanıyor. Moda çekimleriyle, portrelerle, kliplerle, reklamlarla…

Ama bütün bunlar Nihat Odabaşı’nın sadece bir yüzü. Bu dönemde sanat galerilerine yaklaşmamın, sergi dünyasının içine girmemin sebebi de buydu. Kendime yeni alanlar açmak, yeni hikâyeler anlatmak ve henüz kimsenin tanımadığı bir “ben”le tanıştırmak. Bu sergi, insanların yıllardır bildiği Nihat’ın bir özeti gibi görünebilir ama aslında benim için yeni bir yolun ilk adımlarından biri.

Önümde uzun zamandır hayalini kurduğum projeler var. Bir coffee table book, daha büyük sergiler, bir belgesel ve farklı disiplinlerde üretilecek işler… Ama beni heyecanlandıran şey sadece bunlar değil. Hâlâ üretmek istiyorum. Hâlâ yeni şeyler denemek istiyorum. Hâlâ insanların “Bunu da mı Nihat yaptı?” diyeceği sürprizler yapmak istiyorum.

Çünkü insanın kendini tekrar etmeye başlaması biraz yaşlanması gibi geliyor bana. Bir yandan yeni işler üretirken, bir yandan da yıllar içinde öğrendiğim şeyleri paylaşabileceğim bir alan yaratma fikri beni çok heyecanlandırıyor. Her insanın içinde yaratıcı bir taraf olduğuna inanıyorum. Belki bundan sonraki dönemde yapmak istediğim şeylerden biri de insanların o taraflarını ortaya çıkaracak bir topluluk ve üretim alanı yaratmak olacak.

Ama bütün bunların merkezinde yine aynı şeyler var: Üretmek, merak etmek, kendimi şaşırtmak ve umarım başkalarını da şaşırtmaya devam etmek. Bence insanların önümüzdeki yıllarda göreceği şey, tanıdıkları Nihat’ın devamı değil; henüz tanışmadıkları Nihat olacak.

Sıkça sorulan sorular
Nihat Odabaşı kimdir?

Nihat Odabaşı, moda, reklam, müzik ve portre fotoğrafçılığı alanlarında çalışan Türk fotoğrafçı ve yönetmendir. Uzun yıllardır Türkiye'nin önde gelen sanatçıları, oyuncuları ve markalarıyla gerçekleştirdiği projelerle tanınmaktadır.

Obsession of Beauty sergisi nedir?

Obsession of Beauty, Nihat Odabaşı'nın güzellik, kusursuzluk ve estetik algısı üzerine ürettiği fotoğrafları bir araya getiren kişisel sergisidir. Sergi, güzelliğin nasıl yorumlandığı ve yeniden inşa edildiği üzerine düşünmeye davet eder.

Obsession of Beauty sergisi nerede gerçekleşiyor?

Obsession of Beauty sergisi, İstanbul'daki Sevil Dolmacı Gallery'nin tarihi mekânı Villa Ipranosyan'da sanatseverlerle buluşuyor.

Obsession of Beauty sergisinin konusu nedir?

Sergi; güzellik, kusursuzluk, estetik müdahale ve görsel algı kavramlarını ele alıyor. Nihat Odabaşı, fotoğraflarında güzelliği yalnızca belgelemek yerine kendi estetik yorumuyla yeniden şekillendiriyor.

Nihat Odabaşı'nın fotoğrafçılık anlayışı nedir?

Nihat Odabaşı, fotoğrafı yalnızca bir görüntü üretme aracı olarak görmüyor. Sanatçıya göre her fotoğraf; ışık, mekân, stil, duygu ve hikâye gibi unsurların bir araya gelmesiyle oluşan yaratıcı bir kurgu taşıyor.

Zeynep Merve Kaya
Zeynep Merve Kaya Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için