Beril Berker Alkin ve Kemal Arda Alkin, ortak tasarım dillerini Ankara’daki bahçe düğünlerinden Tivoli’deki sakin nikâhlarına taşıdı. Yeşilin belirlediği dekorasyondan kişisel gelinlik ve damatlık detaylarına uzanan hikâyelerini OGGUSTO’ya anlattılar.
Mimar Beril Berker Alkin ile mimar ve yazılım geliştirici Kemal Arda Alkin’in hikâyesi, Bilkent Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde başladı. Yıllar içinde birlikte düşünme ve üretme biçimine dönüşen ilişkileri, düğünlerinin tasarımına da yön verdi. Çift, 22 Ağustos 2026’da Bilkent Otel’in havuzbaşında düzenlenen bahçe davetinin ardından resmî nikâhlarını Tivoli’deki Palazzo San Bernardino’da gerçekleştirdi.
İlk Tanışma ve Evlilik Teklifi

Nasıl tanıştınız? İlişkinizin başlangıcından biraz bahseder misiniz?
Tanışıklığımız Bilkent Üniversitesi Mimarlık Bölümü’ndeki ilk günlerimize uzanıyor. Aynı stüdyo ortamını paylaşmamızla başlayan süreç, kısa sürede yalnızca akademik değil, düşünsel ve yaratıcı bir ortaklığa da dönüştü. Mimarlık eğitiminin doğası gereği birlikte uzun saatler geçirmek; fikir üretmek, tartışmak, eleştirmek ve bir projeyi ortak bir bakışla geliştirmek, birbirimizi oldukça erken bir dönemde çok katmanlı biçimde tanımamıza olanak sağladı.
Aynı meseleye farklı açılardan yaklaşabilmek, fakat sonunda ortak bir düşünce ve estetik zeminde buluşabilmek; hem mesleki hem de kişisel hayatımız boyunca bizimle kalan en güçlü bağlardan biri oldu.
İlişkimizin temeli de aslında bu ortak üretim kültürü içinde şekillendi. Başlangıçta bir proje ortaklığı olarak kurulan yakınlık, zaman içinde hayat ortaklığına evrildi. Birlikte büyüdük, farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşadık, kariyerlerimizi ayrı ayrı inşa ederken birbirimizin dönüşümüne de tanıklık ettik.
Bugün geriye baktığımızda, ilişkimizi en iyi tarif eden şeyin hâlâ o ilk yıllarda kurduğumuz ortak dil olduğunu düşünüyoruz. Aynı meseleye farklı açılardan yaklaşabilmek, fakat sonunda ortak bir düşünce ve estetik zeminde buluşabilmek; hem mesleki hem de kişisel hayatımız boyunca bizimle kalan en güçlü bağlardan biri oldu.

Evlilik teklifi nasıl ve nerede gerçekleşti? O güne dair en çok hangi anı hatırlıyorsunuz?
Evlilik teklifinin nasıl bir ana ait olması gerektiği, ilişkimiz boyunca zaman zaman üzerine konuştuğumuz bir konuydu. İkimizin de ortak arzusu, bunun gösterişli bir kurguya ya da kalabalık bir ana dönüşmesindense, kendi mahremiyetimiz içinde ve yalnızca bize ait bir biçimde gerçekleşmesiydi. Bizim için o anın değeri, ölçeğinden çok taşıdığı samimiyet ve gerçeklikteydi.
O dönem ben İstanbul’da, eşim ise işi nedeniyle Ankara’da yaşıyordu. Bir akşam evde yemek siparişi vermiştim. Zil çaldığında teslimatı kapıya bırakmalarını rica ettim. Bir süre sonra zil yeniden çaldı; aynı şeyi tekrar söyledim. Üçüncü kez çaldığında ise artık biraz sabırsızlanarak kapıya yöneldim. Kapı deliğinden baktığımda, karşımda eşimi gördüm; Ankara’dan gelmiş, elinde çiçekler ve yüzükle kapının önünde duruyordu.

Hafızamda en güçlü kalan şey, o birkaç saniyelik geçiş anı. Son derece sıradan bir akşamın bir anda bambaşka bir anlam kazanması. Kapıyı açtığımda gözyaşlarımı tutamadım. Sanırım teklifin bizim için bu kadar özel olmasının nedeni de buydu; kusursuz biçimde kurgulanmış bir ortamın içinde değil, gündelik hayatın olağan akışında, hiç beklemediğim bir anda ortaya çıkmış olması.
Sonrasında elbette birlikte dışarı çıkıp kutladık. Fakat bugün o günü düşündüğümde, hatırladığım esas şey nerede yemek yediğimiz ya da sonrasında ne yaptığımız değil; kapının açıldığı o ilk an. Çok sade, çok kişisel ve tam da hayal ettiğimiz gibi, yalnızca ikimize ait bir hafıza olarak kaldı.
Önce Düğün, Sonra Nikâh: Tivoli’ye Uzanan Takvim
Düğün öncesinde nişan, bridal shower, bekârlığa veda, gelin hamamı veya başka bir kutlama yaptınız mı? Nasıl bir organizasyondu?

Düğün öncesinde, ailelerimizin bir araya geldiği küçük ve samimi bir isteme törenimiz oldu. Ardından yakın arkadaşlarımızla Bodrum’da bir bekârlığa veda kutlaması yaptık. Sevdiğimiz insanlarla birkaç gün birlikte vakit geçirdiğimiz, Bodrum’un yaz ritmine doğal biçimde karışan bir kutlamaydı.
Sürecin asıl beklenmedik tarafı ise düğün ve resmî nikâh takvimimizde ortaya çıktı. İlk planımız temmuz sonunda İtalya’da nikâhımızı gerçekleştirmek, ağustos sonunda da Ankara’da düğünümüzü yapmaktı. Ancak mayıs ayında yaptığımız vize başvurusu beklediğimiz zamanda sonuçlanmayınca takvimimiz değişti. Alışılmış sıralamanın aksine önce düğünümüzü, yaklaşık bir ay sonra da İtalya’daki nikâhımızı gerçekleştirdik.
İtalya, kültürü, gündelik yaşamı, mimarisi ve tarihiyle ikimizin de kendimizi yakın hissettiği; aynı zamanda benim yüksek lisans yaptığım ve hayatımın önemli bir dönemini geçirdiğim bir ülke. Bu bağın bir uzantısı olarak nikâhımız için, her ziyaretimizde bizi kendine hayran bırakan Roma’nın hemen dışındaki tarihi Tivoli’yi seçtik.
Başlangıçta planlarımızı değiştirmek zorunda kalmak bizi üzse de nikâhın düğünden sonra gerçekleşmesi, beklemediğimiz kadar güzel bir duygu yarattı. Düğünün ardından önümüzde hâlâ heyecanla beklediğimiz bir tarih olması, o dönemin mutluluğunu biraz daha uzattı. Böylece Ankara’daki büyük kutlama ile Tivoli’deki sakin nikâh, birbirini tamamlayan ve her birinin tadını ayrı ayrı çıkarabildiğimiz iki özel anıya dönüştü.
Neden Tivoli?

Törenimiz, Tivoli Belediyesi’ne ev sahipliği yapan Palazzo San Bernardino’da gerçekleşti. Yapının tören salonunda, Tivoli’nin efsanevi tarihini ve Tiburtin Sibylla’yı betimleyen, 16. yüzyılın ikinci yarısında resmedilmiş ve günümüze kadar korunmuş freskler yer alıyor. Bizi en çok etkileyen, farklı dönemlerin izlerini bir arada hissedebilmekti. Mimariyle kurduğumuz mesleki bağ, yapının tarihsel karakteri ve Tivoli’nin doğası, burada evlenmeyi ikimiz için de çok anlamlı kıldı. Yüzyıllardır farklı hikâyelere tanıklık etmiş, fresklerle çevrili bir mekânda nikâh imzalarımızı atmak, o tarihe kendi küçük izimizi eklemek gibi hissettirdi. Bir gün çocuklarımızın da aynı yerde evlenmeyi seçebileceği düşüncesi bile bize çok romantik geliyor. Tivoli böylece bizim için geçmişle geleceği birbirine bağlayan bir aile hikâyesinin başlangıcı oldu.
Ankara’daki düğünümüzün ardından, burada kutlamanın daha sakin ve kişisel bir hâlini yaşadık. Düğünde yüzlerce insanı ağırlarken herkese yetişmeye ve gecenin akışını takip etmeye çalışıyorsunuz. Tivoli’de ise yalnızca ailelerimiz ve en yakınlarımızla birlikteydik. Günün içinde durup yaşadıklarımızı hissedebildiğimiz, birbirimize ve sevdiklerimize zaman ayırabildiğimiz daha mahrem bir kutlamaydı.
Mekândan Atmosfere: Düğün Hazırlıkları
Düğününüzü ne zaman ve nerede gerçekleştirdiniz? Mekânı seçmenizde hangi özellikler etkili oldu?
Düğünümüzü 22 Ağustos 2026’da Ankara’da, Bilkent Otel’in havuzbaşında gerçekleştirdik. Aslında ilk tarihimiz 24 Temmuz’du; ancak sonrasında 22 Ağustos’a aldık ve bugün geriye dönüp baktığımızda bunun ne kadar doğru bir karar olduğunu daha iyi anlıyoruz. 24 Temmuz’da Ankara’da ciddi bir fırtına uyarısı vardı ve gün boyunca yoğun yağış hâkimdi. Dolayısıyla tarih değişikliği, bütün planlama sürecinin içindeki küçük ama anlamlı şanslardan biri oldu.
Mekân seçiminde Ankara bizim için çok doğal bir başlangıç noktasıydı. İkimiz de burada doğup büyüdük; sonrasında eğitim ve iş hayatımız bizi farklı şehirlere ve ülkelere taşısa da ailelerimiz, yakın arkadaşlarımız ve hayatımızın farklı dönemlerine tanıklık etmiş insanların büyük bölümü hâlâ Ankara’da. Bu nedenle düğünün, yalnızca estetik olarak bize hitap eden bir yerde değil, hayatımıza dokunmuş insanların da rahatlıkla dâhil olabileceği bir şehirde gerçekleşmesi bizim için önemliydi.

Bununla birlikte, zihnimizdeki düğün hiçbir zaman klasik bir şehir oteli ya da kapalı salon atmosferine ait değildi. Daha çok yazın hafifliğini taşıyan, sınırları peyzajla tariflenen, açık havayla doğrudan ilişki kuran ve misafirlerin kendilerini bir organizasyonun içinde değil, uzun bir yaz akşamının doğal akışı içinde hissettikleri bir davet hayal ediyorduk. Deniz kıyısındaki bir yazlık yerleşimin ferahlığıyla, iyi kurgulanmış bir bahçenin mahremiyetini aynı anda taşıyan bir atmosfer arıyorduk.
Bilkent Otel havuzbaşını bizim için ayıran nokta tam olarak buydu. Bilkent’in hikâyemizde zaten kişisel bir karşılığı vardı; birlikte okuduğumuz üniversitenin bir parçası olması, çocukluğumuzdan beri bildiğimiz ve farklı dönemlerimize ait anılar taşıyan bir yer olması, mekânı yalnızca fiziksel bir seçim olmaktan çıkarıyordu. Burada geçmişimizle bugünkü hayatımız arasında kendiliğinden kurulan bir bağ vardı.
Bizim için mekânın çekiciliği yalnızca nasıl göründüğünde değil; yıllardır hayatımızın farklı katmanlarına temas eden bir yer olarak taşıdığı hafızada ve o hafızanın düğün günümüzde yeniden anlam kazanmasındaydı.
Mekânı ilk gördüğümüzde bizi etkileyen, havuzun, ağaçların ve yapıyı geri planda bırakan yeşil dokunun birlikte oluşturduğu atmosferdi. Peyzajın sağladığı mahremiyet ve doğal gölgeler, belirgin bir otel hissinden uzak, Ankara’nın ortasında şehirden kopabildiğimiz dingin ve zamansız bir ortam yaratıyordu.
Mimarlıkta bir yerin yalnızca fiziksel özelliklerini değil, hafızasını, atmosferini ve insanda bıraktığı duyguyu da tarif etmek için kullanılan “genius loci” kavramı, Bilkent’te hissettiğimiz şeyi oldukça iyi karşılıyor. Bizim için mekânın çekiciliği yalnızca nasıl göründüğünde değil; yıllardır hayatımızın farklı katmanlarına temas eden bir yer olarak taşıdığı hafızada ve o hafızanın düğün günümüzde yeniden anlam kazanmasındaydı. Sanırım kararımızı kesinleştiren de tam olarak bu oldu.
Yeşilin Belirlediği Bir Bahçe Daveti
Düğününüzün konsepti ve genel atmosferi nasıldı? Hazırlık sürecinde size ilham veren belirli bir tema, renk, mevsim veya mekân var mıydı?

Düğünün tasarım yaklaşımı da mekânın bu karakterinden beslendi. Her detayı düşünülmüş fakat kendini fazla belli etmeyen, doğal bir bütünlük yaratmak istedik. Bizim için asıl lüks, mekânın var olan karakterini doğru okuyup incelikli dokunuşlarla güçlendirmekti.
Konsepti, samimi bir bahçe davetinin daha rafine bir yorumu üzerinden geliştirdik. Misafirlerimizin kendilerini bize ait bir bahçede, uzun bir yaz akşamı için ağırlanıyormuş gibi hissetmelerini istedik. Bu hayalin merkezinde ise yeşil vardı. Doğada bulunan sıcak ve derin tonlarıyla yeşil, hem renk paletimizin temelini hem de davetin sakin ve samimi karakterini belirledi. Peyzajın içindeki farklı yeşilleri nedimelerin elbiselerinden menülere, mendillere ve masa üzerindeki küçük detaylara kadar taşıdık. Bu tonların bir araya gelişi, tüm detayların bahçenin doğal bir devamı gibi hissedilmesini sağladı. Yeşil böylece düğünün görsel kimliğini tanımlayan, mekânla aramızdaki bağı görünür kılan ana unsur oldu.
İkimizin de mimarlık ve tasarım eğitimi almış olması bu süreçte önemli bir ortak zemin yarattı. Mekân, oran, malzeme ve renk konusunda benzer bir görsel hafızaya sahip olduğumuz için pek çok kararda kendiliğinden buluştuk. Düğünün estetik dili de bütün parçaların aynı atmosferi desteklediği, doğal ve tutarlı bir kompozisyon olarak şekillendi.
Organizasyon sürecinde kimlerle çalıştınız? Hayalinizdeki düğünü anlatırken ekibinizle paylaştığınız ilk fikir neydi?
Organizasyon sürecine başlarken, aslında ne istemediğimizi de ne istediğimiz kadar net biliyorduk. Yıllar içinde yakın çevremizde çok sayıda düğüne katılmış olmamızın yanı sıra, ikimizin de mimarlık ve tasarım altyapısından geliyor olması, mekâna ve atmosfere daha en başından belirli bir görsel çerçeveyle yaklaşmamızı sağladı.

Bu nedenle organizasyona yalnızca sözlü bir tarifle gitmek yerine, doğrudan görsel bir brief hazırladık. Mekânın mevcut fotoğrafları üzerinden çalışarak, eşimin geliştirdiği ve yapay zekâ destekli görselleştirme imkânı sunan “Archly” platformunu kullanıp, hayal ettiğimiz atmosferi mekânın kendi bağlamı içinde yeniden kurguladık. Moodboard’lar, referans görseller ve mekâna uygulanmış görselleştirmelerden oluşan bir sunum hazırlayarak ekiple paylaştık. Böylece yalnızca estetik tercihlerimizi değil; ölçek, yoğunluk, masa düzeni ve genel atmosfer konusunda nasıl bir deneyim hedeflediğimizi de mümkün olduğunca net aktarabildik.
İlk ve en temel yaklaşımımız, mekâna ait olmayan bir dekor dili yaratmamak üzerineydi. Şamdanlar, yoğun yapay çiçek düzenlemeleri ya da gösterişi kendi başına amaç hâline getiren öğeler yerine, var olan çevreyle daha doğal bir ilişki kuran, kontrollü ve ölçülü müdahaleler istedik. Bize göre dekorasyon, mekânın önüne geçmemeli; onun karakterini görünür kılan, atmosferi güçlendiren ikincil bir katman olarak çalışmalıydı.


Dekorasyon, çiçekler, masa düzeni ve davetiye gibi ayrıntılarda özellikle önem verdiğiniz seçimler nelerdi?
Dekorasyon kararlarında bizim için en önemli mesele, estetik etkinin sohbetin ve paylaşımın önüne geçmemesiydi. Masa düzeninde misafirlerin birbirleriyle rahatça göz teması kurabildiği, yüksek aranjmanlar ve hacimli objelerle kalabalıklaşmayan bir kurgu istedik. Daha alçak, aralarında boşluklar bırakan ve belirli bir ritim içinde ilerleyen masa üstü düzenlemelerini tercih ettik. Böylece dekorasyon, insanların bir arada olma hâlini destekleyen bir arka plan oluşturdu.
Oturma planını da mekânın genel akışıyla birlikte ele aldık. Nikâh alanından yemek ve kutlama alanına geçişi, görüş açılarını, servis akışını ve misafirlerin konforunu birlikte değerlendirdik. Organizasyon ekibimizle dikdörtgen, S ve yuvarlak masaları bir arada kullanarak dengeli ama tekdüze olmayan bir yerleşim oluşturduk. Farklı masa formları mekâna hareket katarken, dolaşım için yeterli alan bırakmaya ve misafirler arasındaki iletişimi kolaylaştırmaya özen gösterdik.


Çiçeklerde de aynı yaklaşımı sürdürdük. Masaların ölçeğine uyum sağlayan, mevcut peyzajın doğal bir devamı gibi hissedilen düzenlemeler seçtik. Çiçeklerin yeşil dokuyla bütünleşmesini ve genel atmosferi tamamlamasını istedik.
Davetiye ve diğer grafik detaylarda, düğünün bütünüyle uyumlu bir görsel dil izledik. Renk, tipografi ve malzeme seçimlerini bir arada düşünerek davetiyeden masa üzerindeki menülere, tekstillerden çiçeklere kadar tüm unsurlar arasında bir süreklilik kurduk.
Hayal ettiğimiz düğün, iyi kurgulanmış bir yaz akşamı sofrasının daha törensel ve rafine bir yorumu gibiydi. Her detayın bilinçli biçimde seçildiği, hiçbir unsurun kendini gereğinden fazla göstermediği; bütünlüğünü ölçü, ritim ve doğallıktan alan bir atmosfer yaratmak istedik.

Düğüne sizi ve ilişkinizi yansıtan kişisel bir detay eklediniz mi?
Aslında düğüne bizi yansıtan tek bir kişisel detay eklemekten ziyade, düğünün bütününün bizi temsil etmesini istedik. Bizim için kişiselleştirme, belirli bir obje ya da sembolü öne çıkarmaktan çok; alınan her kararın aynı düşünsel ve estetik çerçevenin parçası olmasıyla ilgiliydi.
Mekân seçiminden masa yerleşimine, renk paletinden grafik dile, müzikten davetin ritmine kadar her unsurun bizim ilişki kurma biçimimizi, estetik anlayışımızı ve birlikte oluşturduğumuz hayatı doğal biçimde yansıtmasını önemsedik. Bu nedenle düğünün herhangi bir noktasında “bizi anlatan detay” diye işaret edebileceğimiz tekil bir unsur yoktu; aksine, bütün detayların bir araya geldiğinde bize ait bir atmosfer oluşturmasını hedefledik.
Tabiri caizse, “Biz bir düğün olsaydık nasıl görünürdük, nasıl hissettirirdik?” sorusunun cevabını aradık. Sonunda ortaya çıkan şey de yalnızca bizi temsil eden birkaç detay değil, bütünüyle bize ait bir dil oldu.
Dans bütün bu akışın içinde yalnızca ikimize ait küçük bir alan yarattı.
Hazırlık sürecinde sizi en çok heyecanlandıran ve en çok zorlayan kararlar hangileriydi?
Hazırlık sürecinde bizi en çok heyecanlandıran şeylerden biri kesinlikle dans dersleriydi. Benim ritmik jimnastik geçmişim, eşimin de farklı spor disiplinlerindeki deneyimi sayesinde beden koordinasyonuna zaten aşinaydık; ancak birlikte bir koreografi çalışmak bizim için bambaşka bir deneyimdi.
Dans hocamızın söylediği bir cümle süreç boyunca aklımızda kaldı: Düğün hazırlıkları içinde, gerçekten yalnızca kendiniz için yaptığınız nadir şeylerden biri bu dans; tadını çıkarın. Sanırım biz de tam olarak öyle yaptık. Düğünün büyük kısmında aslında ev sahibi rolündesiniz; yüzlerce detayı düşünüyor, insanların iyi vakit geçirmesini sağlamaya çalışıyor ve oldukça büyük bir organizasyonu yönetiyorsunuz. Dans ise bütün bu akışın içinde yalnızca ikimize ait küçük bir alan yarattı.
Hem misafirlerimize keyifli ve hatırlanabilir bir an yaşatmak, hem de o birkaç dakikayı gerçekten birbirimizle paylaşmak bizim için çok kıymetliydi. Bu nedenle dansı yalnızca programın bir parçası olarak değil, hazırlık sürecinin içinde kendimize ayırdığımız en özel anlardan biri olarak hatırlıyoruz.
Bizi en çok zorlayan konu ise LCV süreciydi. Sürecin bir şirket aracılığıyla yürütülmesi ve bazı detayların bizim dışımızda şekillenmesi, tüm planı takip etmeyi zaman zaman zorlaştırdı. Katılım durumları netleştikçe davetli listesini ve oturma düzenini yeniden ele almamız gerekti. Herkesin kendini rahat hissedeceği bir akşam yaratmak istediğimiz için bu aşama düşündüğümüzden daha fazla zaman ve efor gerektirdi.
Aslında hazırlık sürecinin iki zıt kutbu tam da buydu: Bir tarafta yalnızca ikimize ait, özgür ve keyifli bir alan açan dans; diğer tarafta ise herkesin kendini rahat hissedeceği bir akşam yaratabilmek için sürekli yeniden düşünülmesi gereken detaylar. Belki de düğün hazırlığının doğası tam olarak bu iki hâlin arasında şekilleniyor.
Düğün Günü: Spontane Anlar ve İlk Dans

Nikâh töreninden veya düğün gecesinden hafızanızda en çok kalan an hangisi?
Tek bir an seçmek oldukça zor ama hafızamızda çok farklı nedenlerle yer eden iki an var.
Gecenin ilerleyen saatlerinde sahneye çıkıp eşimle birlikte Yüksek Sadakat’in “Haydi Gel İçelim” şarkısını söyledik. Şarkı bittiğinde arkadaşlarımız “bir daha” diye ısrar edince, hep birlikte bir kez daha söylemeye başladık. Bir buçuk-iki dakikalık çok kısa bir andı belki ama gecenin bütün spontane enerjisini içinde taşıyordu. Bir noktada sahneyle davetliler arasındaki sınırın kaybolduğu, herkesin aynı anın parçası olduğu o kolektif his, düğünden zihnimizde en canlı kalan görüntülerden biri oldu.
Diğeriyse çok daha sessiz, yalnızca ikimize ait bir andı. Hazırlık süreci boyunca kendi aramızda hep, “Nikâh ve ilk dans bitsin, sonrasında artık yalnızca eğleneceğiz,” diyorduk. İlk dansımızın sonuna geldiğimizde birbirimize sarıldığımız ve ikimizin de aynı anda “tamam, şimdi gerçekten gecenin tadını çıkarabiliriz” diye düşündüğümüz o birkaç saniyeyi hâlâ çok net hatırlıyorum.
Sanırım bu iki an, geceyi bizim için en iyi özetleyen iki farklı duyguya karşılık geliyor: biri arkadaşlarımızla paylaştığımız tamamen kendiliğinden, coşkulu bir an; diğeri ise bütün hazırlığın ve heyecanın ardından birbirimize dönüp o geceyi nihayet gerçekten yaşamaya başladığımız, çok kişisel bir eşik.
İlk dansınızı hangi şarkıyla yaptınız? Gecenin müzik programını nasıl oluşturdunuz?

İlk dans şarkımızı seçerken romantik ve anlamlı olmasını istedik; ancak aşırı dramatik ya da duyguyu gereğinden fazla ağırlaştıran bir seçimden özellikle uzak durduk. Gecenin enerjisini aşağı çekmeyen, aksine romantizmi belirli bir hafiflik ve hareket duygusuyla taşıyan bir parça arıyorduk. Aynı zamanda misafirlerimizin de bildiği, isterlerse bize eşlik edebileceği, ortak hafızaya ait bir şarkı olması bizim için önemliydi. Bu nedenle ilk dansımızı “Can’t Take My Eyes Off You” ile yaptık. Zamansız ve oldukça klasik bir parça olmasına rağmen, içinde aradığımız o romantizm ve enerji dengesini taşıyordu.
Gecenin müzik programını ise tek bir tür ya da dönem etrafında değil, davetin farklı anlarına eşlik edecek bir akış olarak kurguladık. Nikâh bölümünde daha sakin, hafif ve pop-jazz ile başlayıp, zarif ama fazla resmî olmayan bir müzikal doku yaratmak istedik. İlk dansın ardından tempo kademeli olarak yükseldi; yemek boyunca farklı dönemlerden ve türlerden parçalarla devam eden akış, pasta sonrasında daha belirgin biçimde eğlenceye dönüştü.
After party’de ise DJ olarak çalan yakın bir arkadaşımız bize eşlik etti. Bizi ve müzik zevkimizi yakından tanıdığı için repertuvarı birlikte şekillendirdik. Böylece gecenin son bölümü de hayatımızın farklı dönemlerine ait şarkıların bir araya geldiği; biraz nostaljik, biraz güncel ama bütünüyle bize tanıdık gelen bir seçkiye dönüştü.
Gecenin Playlisti
İlk Dans: “Can’t Take My Eyes Off You”
Geceye Damga Vuran Şarkı: Yüksek Sadakat – “Haydi Gel İçelim”
After Party: DJ Cem Gökalp


Misafirleriniz için düğün hediyesi ya da özel bir sürpriz hazırladınız mı?
Gecenin sürprizlerinden biri, eşimle birlikte sahneye çıkıp Yüksek Sadakat’in “Haydi Gel İçelim” şarkısını söylememizdi. Bunun dışında misafirlerimize bırakacağımız hatırayı da klasik düğün hediyesi anlayışından biraz farklı ele almak istedik.
Düğünlerde verilen hediyelerin çoğu zaman kullanılmadığını, menü kartlarının ise gecenin sonunda işlevini tamamladığını düşündük. Bu nedenle daha işlevsel ve kalıcı bir alternatif tasarladık: Bir yüzünde menünün yer aldığı, arka yüzünde baş harflerimizin işlendiği ve ucunda zarif bir püskül bulunan yelpazeler.
Böylece tek bir obje; gece boyunca kullanılabilen bir aksesuar, masa düzeninin bir parçası ve sonrasında eve götürülebilecek küçük bir hatıraya dönüştü. Bizim için sürdürülebilirlik de tam olarak buydu: bir detayın yalnızca o geceye değil, sonrasına da ait olabilmesi.
Zamansız Bir Gelinlik ve Kişisel Detaylar


Gelinliğinizi nasıl seçtiniz? Tasarımcısı, modeli ve tercih sürecinizden bahseder misiniz?
Gelinliğimi aramaya başladığım ilk günden beri brief’im aslında çok netti: Zamansız olmalı, günümüzün tasarım dilini taşımalı ama yıllar sonra baktığımda belirli bir döneme ait görünmemeliydi. Yıllar sonra fotoğraflarıma baktığımda ilk gördüğüm şeyin gelinliğin kendisi değil, gelinlikle bütünleşmiş hâlim olmasını istiyordum.
Gelinliği giyip aynaya baktığım ilk anda gözyaşlarımı tutamadım.
Bazı gelinlikler başlı başına çok güçlü bir ifade kuruyor; bu elbette tamamen kişisel bir tercih ve kendi içinde çok güzel. Ben ise tasarımın gelinin önüne geçmediği, aksine onu taşıdığı bir denge arıyordum. Dolayısıyla sadelik benim için bir eksiltme değil; oran, kalıp ve detayların çok daha görünür hâle geldiği bilinçli bir tasarım kararıydı.
Uzun süre çok farklı siluetler denedim. Herkesin söylediği klasik bir cümle vardı: “Doğru gelinliği bulduğunda anlayacaksın.” Açıkçası bir süre buna pek inanmıyordum. Beğendiğim, üzerimde güzel duran birçok model oldu ama hiçbirinde tam anlamıyla kendimi göremedim.

Sonra yolum çok sevgili Özlem Süer ile kesişti. Özlem Hanım’ın atölyesinde denediğim ilk gelinlik, aynı zamanda orada denediğim tek gelinlik oldu. Gelinliği giyip aynaya baktığım ilk anda gözyaşlarımı tutamadım. O güne kadar biraz klişe bulduğum o cümlenin gerçekten bir karşılığı olduğunu ilk kez anladım. Kendimi o gelinlikle yürürken, eşimin yanında ve düğün gününün içinde hayal edebildim.
Asıl etkileyici olan ise, henüz ona kendi brief’imi anlatmadan Özlem Hanım’ın beni gelinlik ile gördüğünde neredeyse benim kullandığım cümlelerle gelinliği tarif etmesiydi: “Zamansız, gelinin zarafetini öne çıkaran ve kendi varlığını onun önüne koymayan bir tasarım.” O anda aynı estetik dili konuştuğumuzu ve doğru kişiyle çalıştığımı anladım.

Gelinliğin ilk bakışta oldukça yalın bir çizgisi vardı; fakat bu yalınlık kusursuz bir kalıp, çok temiz bir konstrüksiyon ve hassas bir işçilik gerektiriyordu. Zamansız ve romantik silueti, üzerindeki modern dikiş detaylarıyla günümüze bağlanıyordu. Tam da aradığım denge buydu: Kendi dönemini bütünüyle reddetmeyen ama ona teslim de olmayan bir tasarım.
Özlem Hanım’la süreç yalnızca bir gelinlik tasarlama deneyimi olarak kalmadı. Provalar, sohbetler ve birlikte alınan küçük kararlarla oldukça kişisel ve keyifli bir sürece dönüştü. Yıllara dayanan deneyimi ve tasarım vizyonuyla, ne istediğimi ben daha tarif etmeden anlayabilmesi benim için çok özeldi. Annemin düğünde giydiği elbisenin de Özlem Hanım’ın tasarımı olması, bu süreci beraber paylaştığımız değerli bir hatıraya dönüştürdü.
Ayakkabı, takı, duvak ve diğer aksesuarlarınızda özel bir hikâyesi bulunan parçalar var mıydı?
Duvak bizim için gelinliğin en kişisel detaylarından biriydi. Özlem Hanım ile özenle seçtiğimiz dantel çerçeveli duvağın üzerinde inci işlemeleri kullandık; böylece gelinliğin modern ve sade çizgisine daha romantik, ancak hâlâ kontrollü bir katman ekledik.

Duvakta ayrıca eşimle benim baş harflerimizin yer aldığı, çerçeve formunda dantellerden özel bir işleme vardı. Bizden bir iz taşımasını istedik; bu nedenle duvak, yalnızca görünümü tamamlayan bir aksesuar değil, gelinliğin içine yerleştirilmiş kişisel bir detay hâline geldi.
Duvakta ayrıca eşimle benim baş harflerimizin yer aldığı, çerçeve formunda dantellerden özel bir işleme vardı. Bizden bir iz taşımasını istedik; bu nedenle duvak, yalnızca görünümü tamamlayan bir aksesuar değil, gelinliğin içine yerleştirilmiş kişisel bir detay hâline geldi.
Benim için modern gelinlik fikrinin en güzel tarafı da buydu: Geleneksel bir parçayı tamamen terk etmek yerine, onu daha kişisel ve güncel bir dille yeniden yorumlamak.


Saç ve makyajınız için nasıl bir görünüm tercih ettiniz, kimlerle çalıştınız?
Gelinliğin silueti oldukça akışkan ve romantik olduğu için saçta da aynı hareket duygusunun devam etmesini istedim. Elbisenin özellikle etek bölümündeki dökümlü yapıyla saçın birbirinden bağımsız iki unsur gibi değil, aynı görünümün parçaları gibi hareket etmesi benim için önemliydi.
Bu nedenle Ömer Saka ile daha konstrüktif ve sıkı bir topuz yerine, yarım toplu; doğal hacmini koruyan, yumuşak dalgalardan oluşan bir saç tercih ettik. Romantik bir referansı vardı ama yorumunun güncel kalmasını istedim.
Makyajda da aynı yaklaşımı sürdürdük. Yüzümü başka bir ifadeye dönüştüren ya da düğün makyajını başlı başına bir odak noktası hâline getiren bir görünüm istemedim. Mustafa Revan ile tenin doğal dokusunu koruyan, yüzün kendi hatlarını incelikle belirginleştiren ve yıllar sonra fotoğraflara baktığımda da zamansız hissettirecek sade bir makyaj üzerine ilerledik.
Gelin buketinizde hangi çiçeklere yer verdiniz? Seçiminizin özel bir anlamı var mıydı?

Buketimin, düğünün genel renk paletini ve çiçek dilini devam ettirmesini istedim. Beyaz hypericum dalları ve gala çiçeklerini, düğün dekorasyonunda da kullandığımız yeşil amarantuslarla bir araya getirdik. Galaların heykelsi formu ve amarantusların dökümlü yapısı, beyaz ağırlıklı bukete hareket ve dokusal zenginlik kattı. Sembolik bir anlamdan çok, düğünün estetiğiyle bütünleşen sade ve çağdaş bir kompozisyon olmasını önemsedim.
Damatlık: Klasik Smokin Kodlarına Kişisel Dokunuşlar
Damatlık nasıl seçildi? Marka, model ve aksesuarlarda nelere dikkat edildi?
Damatlık seçiminde de oldukça fazla alternatif denedik. Farklı modellerin her birinde sevdiğimiz başka bir detay vardı; dolayısıyla süreç, tek bir hazır görünümü seçmekten çok, doğru oranları ve detayları bir araya getirmek üzerine ilerledi.
Renk konusunda beyaz ve siyah arasında uzun süre kaldık. Beyaz smokin ceketler son yıllarda yeniden güçlü bir biçimde öne çıkıyor ve oldukça çekici bir seçenekti; ancak düğünün genelinde aradığımız zamansızlık duygusunu devam ettirmek adına eşim siyahı tercih etti. Siyahın, gelinliğimin yalın ve klasik çizgisiyle de daha güçlü bir bütünlük kuracağını düşündük.

Şal yaka tercih ettik ve özellikle ceketin oranları üzerinde oldukça detaylı çalıştık. Kol detaylarından yakanın kıvrımına, farklı köşelerde kullanılan radyusların birbiriyle kurduğu ilişkiye kadar küçük görünen pek çok unsurun silueti ne kadar değiştirdiğini süreç içinde daha net fark ettik. Ceketin iç astarında kendinden desenli, daha romantik bir doku kullanırken; kol düğmeleri, ceket düğmeleri ve diğer detayların da aynı bütünlüğü taşımasına dikkat ettik.

Pileli gömlekte ise yalnızca form değil, kişisel detaylar da önemliydi. Gömleğin manşetine baş harflerimizi, yakasına ise düğün tarihimizi işlettik. Bunların ilk bakışta fark edilen detaylar olmasından çok, yalnızca bize ait küçük izler olarak kalmasını sevdik. Böylece düğün sonrasında da kullanılabilecek klasik bir gömlek, aynı zamanda o güne ait kişisel bir hatıraya dönüştü.
Aslında damatlık sürecinde en çok fark ettiğimiz şey, dışarıdan bakıldığında oldukça sade görünen birkaç temel parçanın; oran, işçilik ve incelikli detaylarla ne kadar karakter kazanabildiğiydi. Sonuçta eşim kendi zevkini oldukça net biçimde ortaya koydu; birlikte verdiğimiz kararlarla klasik smokin kodlarını koruyan, fakat detaylarında tamamen ona ve bize ait bir görünüm ortaya çıktı.
Toskana’dan Riviera’ya Balayı Rotası
Balayı için nereyi tercih ettiniz? Bu rotayı seçmenizin özel bir nedeni var mıydı?
Tivoli’deki nikâhımızın hemen ardından balayına geçtiğimiz için, arka arkaya gelen organizasyonların, seyahatlerin ve uzun hazırlık sürecinin ardından biraz yavaşlamanın ikimize de iyi geleceğini düşündük. Bu nedenle ilk durağımızı Toskana’nın Chianti bölgesinde, Radda in Chianti çevresinde seçtik.

Bizi buraya çeken şey yalnızca manzarası değil, bölgenin yaşam biçimiydi. Üzüm bağları, zeytinlikler ve kendi üretimiyle kurduğu gastronomik kültür sayesinde tempo doğal olarak yavaşlıyor. Kaldığımız yerde de mutfak büyük ölçüde bahçeden gelen ürünlerle şekilleniyor; kendi zeytinyağlarını üretiyor, çevredeki bağlarla ve Chianti’nin güçlü şarap kültürüyle doğrudan ilişki kuruyorlardı. Birkaç gün boyunca hiçbir yere yetişmek zorunda olmadığımız, yalnızca iyi yemek, iyi şarap ve doğanın ritmi etrafında şekillenen bir deneyim yaşamak istedik.
Chianti’den sonra ise bilinçli olarak atmosferi değiştirdik ve Cannes’a geçtik. Birkaç günlük dinginliğin ardından deniz kenarında yürüdüğümüz, akşamları dışarı çıktığımız ve yavaş yavaş şehir hayatının ritmine döndüğümüz daha hareketli bir ikinci bölüm oldu.
Balayımızın son günü aynı zamanda eşimin doğum gününe denk geliyordu. Bu nedenle yolculuğu Monako’da, bizim için özel ve unutulmaz bir akşamla tamamladık. Geriye baktığımızda rotanın en sevdiğimiz tarafı da bu oldu: Toskana’nın sakinliğiyle başlayıp Riviera’nın daha canlı enerjisine geçmesi ve sonunda çok kişisel bir kutlamayla kapanması.
Düğün Hazırlığı Yapan Çiftlere Öneriler
Düğün hazırlığı yapan çiftlere kendi deneyiminizden hareketle vereceğiniz en önemli öneriler neler olurdu?
Bu süreçte bize söylenen ve aklımda en çok kalan cümlelerden biri, “Hayatınız boyunca vereceğiniz en büyük partilerden biri bu olacak,” olmuştu. Kimin söylediğini artık hatırlamıyorum ama süreç ilerledikçe ne kadar doğru olduğunu anladım.
Bizim için asıl mesele bir noktadan sonra “kusursuz düğün” fikrinden çok, gecenin bize ait olup olmadığıydı.
Bu nedenle “hiç stres yapmayın, her şeyi akışına bırakın” gibi bir tavsiyenin çok gerçekçi olduğuna inanmıyorum. İnsanlar sizin için geliyor, onları ağırlıyorsunuz ve doğal olarak her şeyin olabildiğince güzel olmasını istiyorsunuz. Bunun yarattığı heyecan ve endişe bence sürecin son derece doğal bir parçası. Önemli olan bunu yok etmeye çalışmak değil, doğru yere yönlendirmek.
Bizim için asıl mesele bir noktadan sonra “kusursuz düğün” fikrinden çok, gecenin bize ait olup olmadığıydı. Çünkü her organizasyonda son dakika değişiklikleri, küçük aksaklıklar ve kontrolünüzün dışında gelişen detaylar mutlaka oluyor. O gün geldiğinde bunların bir kısmını bilinçli olarak geride bırakabilmek gerekiyor.
Aylarca hazırlanıyorsunuz ve bütün o süreç birkaç saat içinde geçip gidiyor. Dolayısıyla en kıymetli şey, o birkaç saatin içinde gerçekten orada olabilmek. Çift ne kadar eğlenir ve gecenin içine girerse, o enerji çok doğal biçimde misafirlere de geçiyor.
Sanırım verebileceğimiz en önemli tavsiye şu olurdu: En mükemmel olanı değil, yıllar sonra hatırladığınızda hâlâ “bu tam olarak bizdik” diyebileceğiniz şeyleri seçin. Çünkü sonunda geriye kalan, kusursuz bir organizasyondan çok, birlikte nasıl hissettiğiniz oluyor.
Künye
Davet Mekânı: Bilkent Otel Havuzbaşı
Organizasyon: Florin Project
Fotoğraf ve video: Düğün Öyküsü
Gelinlik ve Duvak: Özlem Süer
Damatlık: Milimetric
Saç aksesuarları: Kübra Pak Design
Saç: Mustafa Revan – Ömer Saka
Makyaj: Mustafa Revan
Gelin buketi ve çiçek tasarımı: Florin Project
Dekorasyon ve Davetiye: Florin Project
Müzik / Orkestra: Sak Organizasyon, Ankara Live – Çiğdem Durdağ
DJ: Cem Gökalp
Pasta: Bilkent Otel
Catering / Menü: Bilkent Otel
Düğün hediyelikleri: Florin Project
Balayı: Chianti, Cannes, Monako


