Hara İstanbul’un direktörü Faika Ergüder ile yaratıcı fikirlerin buluştuğu çok disiplinli sanat mekânının kurucu vizyonunu, kolektif küratöryel süreçlerini ve gelecek projelerini konuştuk.
İstanbul’un dinamik kültür-sanat haritasında kısa süre önce yerini alan ve yaratıcı fikirlerin kesişim noktasına dönüşen çok disiplinli sanat mekânı Hara, geleneksel sergileme biçimlerinin ötesine geçen yaklaşımıyla dikkat çekiyor. Görsel sanatlardan performansa, sesten tasarıma kadar geniş bir yelpazede üretimi destekleyen Hara, şehirden uzak ve doğayla iç içe konumuyla ziyaretçilerine yeni bir buluşma alanı sunuyor.
Bu yapının arka planını, kurucu vizyonunu ve gelecek projelerini Hara’nın direktörü Faika Ergüder ile konuştuk. Ergüder, mekânın kolektif küratöryel süreçlerinden genç sanatçılara açtığı üretim alanlarına, vakıflaşma sürecinden disiplinler arası projelere kadar Hara’nın sanat ekosistemindeki yerini anlattı.
Bir Bakışta Hara İstanbul

Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz

Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz
- Açılış: 1 Eylül 2022 (Güneş Terkol’un Ses Manzaraları sergisiyle)
- Kurucu: Canan Bozbağ (Sanatçı)
- Yer: Uskumruköy, Sarıyer, İstanbul
- Adres: Uskumruköy Mah. Salihpaşa Cad. No. 107, 34450 Sarıyer/İstanbul
- Ziyaret günleri ve saatleri: Cuma, cumartesi ve pazar 12.30–18.30
- Web sitesi: haraistanbul.com
- Instagram: Hara İstanbul
- Telefon: +90 532 669 48 21
- E-posta: [email protected]
- Toplu taşıma: Uskumruköy durağından geçen 152 ve 59HS numaralı otobüsler
- Otopark: Ziyaretçilere açık otopark ve vale hizmeti bulunmuyor
Hara İstanbul, sanatın farklı disiplinlerini-görsel sanatlardan performansa, tasarımdan ses sanatına kadar-bir araya getiren dinamik bir alan. Bu çok disiplinli yapıyı kurgularken çıkış noktanız neydi? Hara, İstanbul’un mevcut sanat ekosisteminde nasıl bir boşluğu doldurmayı hedefliyor?
Hara’da bizi yönlendiren temel düşünce, yaratıcı düşüncenin önünü açmak. Bir kavramı ya da meseleyi tek bir yerden ele almak yerine, ona farklı açılardan bakmayı ve derinleşmeyi önemsiyoruz. Sergiler, performanslar, müzik, konuşmalar ve öğrenme programları bu nedenle birbirinden bağımsız program başlıkları değil; bir konuyu başka açılardan düşünmenin yolları. Bazen bir sergide karşılaştığımız düşünce bir konuşmada bilimsel bir perspektifle başka bir boyut kazanıyor, bazen müzik ya da performans aynı konuya bambaşka bir yerden yaklaşmamızı sağlıyor. Hara’nın çok disiplinli yapısı da bu meraktan doğuyor.
İstanbul’un sanat ekosistemi zengin ve güçlü. Biz bir “boşluğu doldurmak” iddiasından çok, kendi odağımızı netleştirmeye çalışıyoruz. Farklı seslere ve bakışlara alan açmak, alıştığımız isimlerin ve çevrelerin ötesine bakmak ve yeni isimlerin üretimlerini görünür kılmak bizim için çok önemli. Hara’nın bu ekosisteme yapabileceği en değerli katkılardan birinin, yeni isimlerin önünü açmak ve sanat dünyasındaki sesleri çoğaltmak olduğuna inanıyorum.
İstanbul’daki güncel sergiler, öne çıkan sergi durakları ve müze programlarını keşfedin.
Bir mekânın mimarisi ve ruhu, içinde sergilenen veya gerçekleşen sanatla sürekli bir diyalog halindedir. Hara’nın fiziksel alanı, sergilenen işleri ya da gerçekleşen performansları nasıl dönüştürüyor? Sanatçılara nasıl bir “oyun alanı” sunuyorsunuz?

“Diyalog” demenizi çok sevdim, çünkü bence Hara’da her şey biraz da mekânla kurulan bu ilişkiyle başlıyor. Üstelik mekân derken sadece mimariyi kastetmiyorum. Ormanı, doğası, rüzgârı, havası, suyu, İstanbul’un merkezinden uzaktaki konumu… Hara’nın bütün bunlardan oluşan kendine özgü bir kimliği ve duygusu var.
Sergileri kurgularken de bundan beslenmeyi önemsiyoruz. Bir fikir burada doğayla, mimariyle ya da bambaşka bir köşeyle buluştuğunda hiç düşünmediğiniz bir yere gidebiliyor. Sanatçıların buradan beslenmesi, belki daha önce düşünmedikleri bir şeyin peşine düşmeleri çok değerli. Hara kendini dayatmadan üretimin bir parçası oluyor ve ortaya çıkan şeyi buraya özgü kılıyor.
Hara İstanbul’daki sergi, performans ve küratöryel projelerin haritası nasıl çiziliyor? Dışarıdan sanatçı ve küratörlerden başvuru/proje önerisi kabul ettiğiniz açık bir çağrı (open call) mekanizması var mı, yoksa program tamamen sizin veya danışman kurulunuzun davet usulü kurguladığı bir kürasyon üzerinden mi ilerliyor?
Sergi programımızı kolektif bir süreçle oluşturuyoruz. Farklı disiplinlerden gelen sanatçı, akademisyen ve Hara ekibinden oluşan 11 kişilik bir Sergi Kurulumuz var. Genç isimlerin de yer aldığı kurul iki yılda bir yenileniyor; böylece farklı bakışların ve yeni seslerin karar süreçlerine dahil olmasını önemsiyoruz.
Her kurul üyesi en fazla üç-dört sanatçı ya da küratör öneriyor. Bir araya gelip bu isimleri konuşuyor, tartışıyor ve oyluyoruz. Sonunda beş sanatçı ve beş küratör seçerek kapalı çağrı yapıyor ve Hara için proje geliştirmelerini istiyoruz. Final seçimini de isimlerden çok gelen projeler üzerinden yapıyoruz. Hedefimiz iki proje seçmek; ama çok güçlü projeler geldiğinde kendimizi bu sayıyla sınırlamıyoruz.
Bu yöntemle seçtiğimiz ilk sergi Canavarların Vaatleri oldu. Küratörü Ezgi Hamzaçebi bir akademisyen ve tezini bir sergiye dönüştürme arzusu vardı. Hara’da bu düşünce bir projeye dönüştü ve Canavarların Vaatleri aynı zamanda onun ilk küratöryel deneyimi oldu. Bence bu, kurmaya çalıştığımız yapıyı çok güzel anlatıyor: güçlü bir düşüncenin başka bir üretim alanına taşınmasına ve yeni seslerin kendilerine yer bulmasına imkân vermek.
Bugün için açık çağrımız yok; ama programımız da tek bir kişinin daveti ya da beğenisi üzerinden şekillenmiyor. Farklı gözlerle bakıp sonunda bizi gerçekten heyecanlandıran fikrin peşinden gidiyoruz.
Programlamayı yaparken farklı sanat disiplinleri (örneğin dijital sanat, yerleştirme, canlı performans, söyleşi) arasında nasıl bir denge gözetiyorsunuz? Bir projenin Hara’da yer bulabilmesi için taşıması gereken temel sanatsal kriterler veya ortak paydalar nelerdir?

Bizim meselemiz disiplinler arasında bir denge kurmak değil. Serginin kavramsal çerçevesi ve sanatçıların üretimleri bizi nereye çağırıyorsa, o ifade biçimlerine alan açmaya çalışıyoruz. Bazen bu bir yerleştirme, bazen performans, ses ya da bambaşka bir ifade biçimi olabiliyor.
Proje bir kez seçildiğinde ise işin içine biraz “Hara etkisi” giriyor diyebilirim. Küratör ve sanatçılarla birlikte, projenin buranın doğasından, mimarisinden ve farklı alanlarından nasıl beslenebileceğine bakıyoruz. Bir kalıp dayatmak yerine, projenin kendi kimliğini koruyarak Hara’da başka hangi kapıları açabileceğini merak ediyoruz.
Belki ortak paydamız da bu: iyi bir fikrin peşinden gitmek ve açabileceği yeni ihtimallere alan bırakmak.
Yükselmekte olan genç sanatçılar ve bağımsız küratörler için Hara İstanbul nasıl bir kuluçka veya sergileme alanı sunuyor?
Hara’da yeni isimlere alan açmayı ayrı bir destek programı olarak değil, programımızın doğal bir parçası olarak görüyoruz. Sesleri çoğaltmanın yolu da biraz buradan geçiyor.
Üstelik bu alan yalnızca sergilemekle sınırlı değil. İhtiyaç olduğunda sanatçıları Hara’da misafir edebiliyor, burada zaman geçirmelerine, çalışmalarına ve hatta kalmalarına imkân sağlayabiliyoruz. Bence bazen üretime alan açmak gerçekten bu kadar basit: zaman ve yer verebilmek.
Geleneksel “beyaz küp” (white cube) galeri anlayışının ötesinde, sanatın yaşamla iç içe geçtiği bir deneyim alanı sunuyorsunuz. Ziyaretçilerin buradaki sanatsal etkinliklerle kurduğu ilişkiyi nasıl gözlemliyorsunuz? Pasif bir izleyiciden ziyade aktif bir katılımcı dönüşümü hedefleniyor mu?

Hara, “bir uğrayayım” denecek bir lokasyonda değil; buraya gelmek başlı başına bir seçim. İnsanlar zaman ayırarak, biraz da şehirden uzaklaşmak ve kendilerine bir ara vermek için geliyorlar. Bence bu, Hara’yla kurdukları ilişkiyi de en başından farklılaştırıyor.
Biz ziyaretçiyi mutlaka “aktif katılımcıya” dönüştürmeye çalışmıyoruz. Daha çok, burada geçirdiği zamanı nasıl zenginleştirebiliriz, ona bakıyoruz. Bir konser, performans, workshop ya da konuşma yeniden gelmek için başka bir neden olabiliyor; hafta sonu sergi turlarımız da sergiyle daha derin bir ilişki kurmaya alan açıyor. Her gelişlerinde başka bir şeyle karşılaşmalarını ve belki yeni bir soruyla ayrılmalarını önemsiyoruz.
Hara’da deneyim programla da sınırlı değil. Bahçesi ve kafesi başlı başına burada zaman geçirmek için bir neden. Yalnızca gelip çalışan, okuyan, birkaç saatini burada geçiren ziyaretçilerimiz de var. Sıcak bir yaz gününde Emre’nin “cool lime”ıyla serinlemek de Hara’da geçirilen zamanın bir parçası.
White cube’un dışına çıkmak biraz da böyle bir şey değil mi?
Etkinlik takviminizde önümüzdeki dönemde sanatseverleri heyecanlandıracak, disiplinleri birbirine karıştıran (örneğin gastronomi ile performans sanatını ya da ses ile mimariyi buluşturan) ne tür hibrit projeler izleyeceğiz?

“Hibrit bir proje yapalım” diye yola çıkmıyoruz; kavramsal çerçeve bizi nereye götürüyorsa onun peşinden gidiyoruz.
Ama bu sorunuz bana Hara’nın yeni döneminde üzerinde çalıştığımız başka bir alanı anlatma fırsatı verdi. Vakıflaşma sürecimizi tamamladık ve artık Hara’nın arkasında, kurucumuz Canan Bozbağ’ın vizyonuyla şekillenen Hara Vakfı var. Bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir sanat ve kültür alanı olarak toplumsal fayda yaratırken, sürdürülebilirliği de düşünmek zorundayız.
Önümüzdeki dönemde bu nedenle sanat programımıza kaynak yaratacak, Hara’nın ruhuna uygun özgün deneyimler geliştirmek istiyoruz. Gastronomi ile sanatı bir araya getiren, kurumlarla birlikte geliştirebileceğimiz deneyim odaklı projeler bunlardan biri olabilir. Belki sorunuzdaki “hibrit” yaklaşımın Hara’daki karşılığı da burada ortaya çıkacak.
Hara’nın bugüne kadar ev sahipliği yaptığı ya da hazırlık aşamasında olan projeler arasında sizi kişisel olarak en çok heyecanlandıran, mekânın ruhunu tam anlamıyla yansıttığını düşündüğünüz an/proje hangisiydi?
Buna beğeni üzerinden cevap vermek istemem. Her sergi Hara için başka bir öğrenme ve olgunlaşma süreci oldu. Geriye baktığımda daha çok, Hara’nın bugün nasıl bir yer olduğuna katkı sağlayan dönüm noktalarını düşünüyorum.
Bir Yer Var, Canan Bozbağ ve Onur Karaoğlu’nun seçtikleri Sena Başöz, İnci Furni, Ekin Kano, Cansu Yıldıran ve İrem Nalça’nın katkılarıyla gelişen çok kolektif bir süreçti. Birlikte düşünme ve üretme biçimimizin temelleri bu sergide atıldı.
Cansu Yıldıran’ın Vargit Çiçekleri, sanatçıyı Hara’da misafir etmenin, burada zaman geçirmenin ve fikirleri birlikte geliştirmenin üretime neler katabileceğini gösterdi; bugün düşündüğümüz “residency” yaklaşımının da ilk deneyimlerinden biri oldu.
Canavarların Vaatleri ise Sergi Kurulumuzun yeni seçim modeliyle belirlediği ilk proje ve bu anlamda başka bir eşik. Her biri Hara’ya başka bir şey öğretti. Benim için asıl heyecan verici olan da Hara’nın her projeyle kendi yöntemini biraz daha bulması.
Hara’yı önümüzdeki 3-5 yıl içinde ulusal ve uluslararası sanat haritasında nerede hayal ediyorsunuz?

Üç-beş yıl sonrasını düşündüğümde Hara’nın sanat haritasında nerede duracağından çok, nasıl bir kurum olacağı, nasıl algılanacağı ve etki alanını nasıl genişleteceğiyle ilgileniyorum. Bağımsızlığını koruyan, sürdürülebilir ve yeni seslere alan açmaya devam eden bir Hara hedefliyoruz ve attığımız her adımda bu algıyı oluşturmayı önemsiyoruz.
Uluslararası alanda da bizi güçlendirecek, aynı zamanda Hara’da alan açtığımız isimlere katma değer sağlayacak iş birlikleri kurmak istiyoruz. Buradan dışarıya ve dışarıdan buraya uzanan gerçek bir güç birliği yaratabilmek benim için çok değerli.
Bütün bunları yaparken benim için asıl mesele “nerede” olduğumuzdan çok, “nasıl” olduğumuz. Odağımızı ve değerlerimizi koruyarak fayda yaratmaya devam edebiliyorsak, bence doğru yerdeyiz.
Sanatın sınırlarını esneten, doğayla ve disiplinler arası düşünceyle beslenen yapısıyla Hara, şehrin kültürel hafızasına yepyeni ve taze bir soluk getirmeye devam ediyor. Faika Ergüder’in liderliğinde şekillenen bu yaratıcı ekosistemin önümüzdeki dönemde atacağı adımları ve hayata geçireceği ilham verici projeleri biz de büyük bir merakla takip edeceğiz.
2026’da Türkiye’de görülmesi gereken sergilerden yaz aylarında sahillere taşınan dikkat çekici seçkilere kadar yılın sanat ajandasını keşfedin.


