5 Kasım’da New York’ta GODS TDMK’nın eserlerini ENTITLED1’in sunumuyla izleyiciyle buluşturan Destina Ecem Bulut’la sanatçı seçimlerini, küratörlüğü ve koleksiyonerlerin eserlerle kurduğu bağı konuştuk.
Bir eserle ilk karşılaşma, bir sanatçıyla çalışmaya nasıl dönüşür? Destina Ecem Bulut’la sanatçı seçerken nelere dikkat ettiğini, sergilerini nasıl hazırladığını ve koleksiyonerlerin eserlerle kurduğu bağı konuştuk. Venedik, Hamptons ve New York’taki projeleri üzerinden, eserlerin farklı mekânlarda nasıl karşılık bulduğuna da baktık.
Sanatçı Seçiminde İlk İzlenim ve Güven

Bir eserin sizi kişisel olarak etkilemesi, o sanatçıyla çalışma kararınızda ne kadar belirleyici?
Kişisel etki her zaman ilk kapıdır. Bir eserin önünde durup oradan ayrılamadığım an, bir sanatçıyla kurulacak ilişkinin ilk cümlesi olur. Karar ise zamanla verilir. Yıllarca birlikte yol yürüyeceğim bir sanatçı için o ilk sarsıntının derinleşip derinleşmediğine bakarım. Eser ikinci, üçüncü karşılaşmada hâlâ bana yeni bir şey söylüyorsa, orada yalnızca güçlü bir iş yoktur; arkasında yaşayan bir pratik vardır.
Bazen ilk karşılaşmada sizi etkileyen şey, eserin görsel gücüdür; zamanla onun düşünsel katmanlarını keşfedersiniz. Bazen de tam tersi olur: İlk anda mesafeli kaldığınız bir iş, üzerine düşündükçe daha fazla açılır. Bu nedenle ilk heyecanı önemsiyorum ama onu tek başına yeterli bulmuyorum. Benim için asıl mesele, bir eserin zihnimde ne kadar süre kalabildiği ve her karşılaşmada yeni bir alan açıp açmadığı.
Bir sanatçıya duyduğunuz güveni sınamak için kendi beğeninizin dışında nelere bakarsınız?
Sanatçının pratiğinin kendi içinde bir mantığı olup olmadığına bakarım. Hangi kaynaklardan beslendiği, sanat tarihi içinde nerede konumlandığı, görsel dilini nasıl geliştirdiği ve üretiminin zaman içinde hangi yönlere evrilebileceği benim için önemli. Bir sanatçının yalnızca güçlü işler üretmesi değil, kendi üretimi üzerine düşünmesi ve kararlarının sorumluluğunu alması da güven duymamı sağlar.
Ne kadar iyi bildiği kadar, neye hayır diyebildiğini de önemserim. Her fırsatı değerlendirmek, her talebe karşılık vermek veya piyasanın beklentilerine göre yön değiştirmek zorunda hissetmeyen sanatçılar bana daha güçlü bir karakter gösterir. Bu, değişime kapalı olmak değil; değişirken kendi merkezini kaybetmemek.
Perrotin’de Takashi Murakami’nin işleriyle çalışırken, büyük ve tanınabilir bir sanatsal dünyanın arkasında ne kadar kapsamlı bir üretim disiplini bulunduğunu yakından gözlemledim. Bir sanatçının dünyası bir anda oluşmuyor; yıllar içinde alınan kararlar, tekrarlar, araştırmalar ve vazgeçişlerle inşa ediliyor. Güven benim için biraz da bu sürekliliği görebilmek.

Başta ilgi duymadığınız bir sanatçıyı sonradan farklı bir gözle görmenizi sağlayan bir karşılaşmayı paylaşır mısınız?
Yıllar önce bir fuarda, işleri bana fazla yüksek sesli gelen bir sanatçının standının önünden hızla geçmiştim. Birkaç ay sonra atölyesine gittiğimde aynı işlerin eskizlerini, defterlerini, vazgeçtiği denemeleri gördüm. O gürültünün altında son derece titiz, neredeyse sessiz bir düşünme süreci vardı.
Atölye ziyareti, eserin tamamlanmış hâliyle karşılaşmanın ötesinde bir deneyim sunuyor. Sanatçının neyi denediğini, neleri elediğini, hangi soruların peşinden gittiğini görmek, işin arkasındaki düşünceyi daha iyi anlamanızı sağlıyor. O gün, bir esere yönelik ilk tepkimin sanatçı hakkında nihai bir yargıya dönüşmemesi gerektiğini hatırladım.
Bir işin fuarda, galeride, atölyede ya da bir koleksiyonun içinde farklı karşılıklar yaratabileceğine inanıyorum. Bu yüzden bir sanatçı hakkında son sözü söylemeden önce üretimini mümkün olduğunca kendi bağlamında görmeye çalışıyorum. Bazen bir sanatçıyı yeniden keşfetmek için esere değil, ona bakma biçiminize mesafe koymanız gerekiyor.
Londra’nın 2026 Sanat Takvimi: Kaçırılmaması Gereken Sergiler
Venedik ve Hamptons’ta Sergilerin Perde Arkası

Venedik’teki Black Grass projesinde 70’i aşkın kişi üretime katıldı. Bu kadar insanın katkısına açık bir işte, küratör olarak neye müdahale edip neyi kendi akışına bırakıyorsunuz?
Müdahale ettiğim alan çerçevedir: malzeme, ölçek, bahçenin Palazzo Nani Bernardo ile kurduğu ilişki ve izleyicinin işle karşılaştığı an. Gretsky+Kats ile bu çerçeveyi birlikte netleştirdikten sonra içini katılımcılara bıraktık.
Yaklaşık yirmi bin plastik kelepçeden oluşan enstalasyonda, yetmişin üzerinde kişinin katılımı yalnızca sayısal bir unsur değildi. Katılımcılar üretim sırasında kendi anılarını ve geleceğe dair düşüncelerini sürece dahil etti. Böylece her bir parçanın fiziksel yapının yanında kişisel bir iz de taşıdığı bir deneyim ortaya çıktı.
Bu tür bir projede her şeyi kontrol etmeye çalışmak, işin en değerli tarafını ortadan kaldırabilir. Benim görevim, farklı katkıların bir arada var olabileceği zemini korumak ve işin bütünlüğünü gözetmekti. Küratöryel müdahalenin bazen yön vermek, bazen de geri çekilmek olduğunu düşünüyorum. Her şeyin önceden belirlenmediği bir süreçte, ortaya çıkabilecek olanı da kabul etmek gerekiyor.
Hamptons’taki sergiyi fuar haftasında özel bir mülkte düzenlediniz. Ziyaretçilerin burada, fuarda bulamayacakları neyle karşılaşmasını istediniz?
Zamanla, yakınlıkla ve daha kişisel bir karşılaşmayla. Fuarlar çok önemli bir görünürlük alanı yaratıyor; ancak ziyaretçilerin yoğun bir program içinde çok sayıda işi kısa sürede görmesi gerekiyor. Southampton’daki mekânda ise Naleye ve GODS MGMT’nin işleri yaşayan bir evin parçasıydı. Bir salonda, koridorun sonunda ya da gün ışığının değiştiği bir duvarda karşılarına çıkabiliyorlardı.
Bu yerleşim, sanat eserini yalnızca sergilenen bir nesne olarak değil, gündelik yaşamla ilişki kurabilecek bir şey olarak düşünmeye alan açtı. Ziyaretçilerin eserlerin önünde oturması, konuşması, yeniden dönüp bakması benim için önemliydi. Bir koleksiyonerin bir eserle nasıl yaşayabileceğini hayal etmesi için, onunla zaman geçirmesi gerekiyor.
Özel bir mekânda sergi düzenlemek, sanatın daha samimi bir ortamda karşılık bulmasını sağlayabiliyor; ama bunun yalnızca dekoratif bir deneyime dönüşmemesi önemli. Benim için asıl değer, mekânın eserleri daha yakından düşünmeye imkân vermesiydi. O haftanın en anlamlı anları da çoğu zaman bu yavaş sohbetlerin içinde ortaya çıktı.
New York Sunumu ve Gelecek Planları

5 Kasım itibarıyla New York’ta eserlerini sunduğunuz GODS TDMK, kimliğini açıklamadan çalışıyor. Onun işlerini ilk kez görecek birine sanatçıyı nasıl tanıtıyorsunuz?
GODS TDMK’yı anlatmaya çalışmadan önce izleyiciyi işleriyle baş başa bırakmayı tercih ediyorum. İsim, yüz ve biyografi geri planda kaldığında, izleyicinin dikkatini doğrudan eserin kendisine yöneltmesi mümkün oluyor. İşin ne söylediği, nasıl bir duygu yarattığı ve hangi soruları ortaya çıkardığı daha görünür hâle geliyor.
Anonimlik burada yalnızca merak uyandıran bir unsur değil; sanatçının üretimiyle izleyici arasındaki ilişkiye dair bilinçli bir tercih. Günümüzde sanatçı kimliği, biyografisi ve kişisel hikâyesi çoğu zaman eserin algılanma biçimini belirleyebiliyor. GODS TDMK’nın yaklaşımı ise bu alışkanlığı bir süreliğine askıya alıyor.
İzleyiciye sanatçının kim olduğunu açıklamak yerine, işlerin onda nasıl bir karşılık yarattığını sormayı daha anlamlı buluyorum. ENTITLED1’in New York’taki sunumunda da bu doğrudan karşılaşmanın korunmasını istiyorum. Bazen bir eseri anlamaya başlamak için bilmeniz gerekenlerden çok, bilmeden karşılaşabilmeniz önemlidir.

Venedik, Hamptons, Londra ve şimdi New York… Bundan sonra yapacağınız işlerde kendinize daha fazla alan açmak istediğiniz konu ne?
Uzun soluklu ilişkiler ve sanatın daha geniş çevrelerle buluşabileceği yapılar. Bir sergi birkaç hafta sürebilir; ancak sanatçının üretimi, koleksiyonerin yaklaşımı ve bir kültürel yapının kimliği yıllar içinde şekillenir. Bundan sonra yalnızca tekil projeler üretmek değil, bu projelerin birbirini beslediği daha sürdürülebilir ilişkiler geliştirmek istiyorum.
İstanbul, Abu Dhabi ve New York gibi farklı coğrafyalar arasında çalışırken, bu şehirlerin birbirine aktarabileceği çok fazla bilgi ve deneyim olduğunu görüyorum. Bu ilişkiyi tek yönlü bir hareket olarak düşünmüyorum. Farklı sanat ortamlarının birbirini yalnızca tanıması değil, birbirinden öğrenmesi ve kendi bakış açılarını karşılıklı olarak dönüştürmesi gerektiğine inanıyorum.
Özellikle bölgeden gelen sanatçıların uluslararası sanat sahnesinde kalıcı ve kendi üretimlerinin niteliğine dayanan bir yer edinmesi, önümüzdeki dönemde daha fazla emek vermek istediğim alanlardan biri. Bunun yanında sanat bilgisinin yalnızca belirli profesyonel çevrelerde dolaşmaması, daha geniş bir izleyici kitlesine ulaşması da önemli.
Benim için yeni bir alan açmak, yalnızca daha fazla proje yapmak değil; yaptığım işlerin etkisini daha uzun bir zamana yayabilmek. Sanatçıların üretimlerini geliştirebilecekleri, koleksiyonerlerin daha bilinçli ilişkiler kurabilecekleri ve farklı kültürel çevrelerin birbirini gerçekten duyabileceği bir yapı üzerinde çalışmak istiyorum.
Seyahat Planınıza Ekleyin: Dünyada Öne Çıkan Sergiler ve Sanat Etkinlikleri


