Günümüzün hızla tüketen ve her şeyi tek tipleştiren akışında; durup dinlemeye, yavaşlamaya ve bir diğerinin hikâyesine kulak vermeye ne kadar ihtiyacımız var? Adını Ursula K. Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek kitabından alan ve 10 kadının hiyerarşisiz, kolektif emeğiyle şekillenen Boleka, tam da bu soruya verilmiş güçlü ve samimi bir yanıt.
İlk sayılarında Margaret Atwood’dan Orhan Pamuk’a, Aslı Erdoğan’dan Barış Pirhasan’a uzanan edebiyat köprüleri kuran; üçüncü sayılarında ise edebiyat tarihimizin dev isimlerinin hiç yayımlanmamış mektuplarını gün yüzüne çıkaran Boleka ekibiyle edebiyatı, kolektif üretimi ve görsel dille kurdukları ortak hafızayı konuştuk.
Boleka Ekibi Röportaj Özeti

Boleka, 10 kadının kolektif emeğiyle şekillenen bağımsız bir edebiyat dergisi olarak hafıza, dayanışma ve ortak üretim üzerine yeni bir yayın dili kuruyor. Bu röportajda derginin Ursula K. Le Guin’den ilham alan çıkış hikâyesini, kolektif editoryal yaklaşımını, görsel dili nasıl oluşturduğunu ve edebiyat tarihine ışık tutan arşiv çalışmalarını Boleka ekibinden dinliyoruz.

Boleka, Ursula K. Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek kitabından ilham alıyor. Bir yandan “geri dönmeyi” simgelerken diğer yandan “hikâyeleri ileriye taşımayı” hedefliyor. Peki, bugünün dijitalleşen ve hızla “tüketen” dünyasında, edebiyat yoluyla hangi yuvaya dönüyoruz ve orada aslında neyi arıyoruz?
Edebiyat yoluyla döndüğümüz yuvanın güvenli, değişmez bir yer olduğunu düşünmüyoruz. “Yuva” derken de bir coğrafyadan söz etmiyoruz aslında; bir dinleme halinden söz ediyoruz. Çağın bize dayattığı şey hız. Her şeyin aynı anda, aynı hızda, aynı yüzeysellikte akması… Boleka ile birlikte döndüğümüz yuva, o akışın dışına çıkıp durmak, dinlemek. O halde yuva, dilin kendisi de olabilir, daha önce hiç karşılaşmadığımız birinin hikâyesi de.
Orada aradığımız şey hem tanıdıklık hem yabancılık: Kendimizden bir iz bulmak ama aynı zamanda kendi sınırlarımızın dışına çıkabilmek, ötekinin hikayesini dinleyebilmek. Boleka’nın “geri dönüşü” nostaljik bir arayış değil yani, geçmişe kapanmak değil. Aradığımız basit: dikkat. Bir metne, bir hisse, bir sese gerçekten kulak verebilmek için gereken dikkat.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi‘ni, romanla kurduğu bağı ve ziyaret öncesi bilmeniz gerekenleri keşfedin.
Dergiyi “Yalnızca bir derginin değil, bir niyetin adı” olarak tanımlıyorsunuz. Boleka’nın edebiyat dünyasında bozmak istediği en büyük ezber ya da görünür kılmak istediği en net niyet nedir?
On kadının bir araya gelip hiyerarşisiz bir dergi çıkarabileceğini göstermek. Bu, “yalnız yazar” mitine karşı sessiz ama kararlı bir itiraz. Görünür kılmak istediğimiz niyet, kolektif üretimin de en az bireysel deha kadar edebi olabileceği.
Yolculuğunuz Murat Gülsoy’un Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yazarlık atölyesinde, birbirinizin metinlerini okuyarak başladı. Yıllarca aynı masada oturan kadınların “kolektif bir editoryal anlayışla” dergi çıkarması hiyerarşik yayıncılık dünyasından nerede ayrışıyor? Kararları alırken o masadaki çok sesliliği nasıl koruyorsunuz?
Bizim hikâyemiz birbirinizin metinlerini okuyarak başladığı için, Boleka’nın temelinde de bu okuma biçimi var. Aynı masada bulunmak, her konuda aynı fikirde olmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, derginin asıl gücü farklı beğenilerimizden, itirazlardan ve birbirimizin ilk bakışta göremediğini gösterebilmekten geliyor. Kararları tek bir kişinin zevkine göre değil, konuşarak ve gerekçelerimizi birbirimize açarak alıyoruz. Kolektif çalışma kendi kesinliğinden feragat edebilmek demek bir de. Çok sesliliği korumak için hiçbir konuda “son söz” mekanizması kurmadık bilinçli olarak; anlaşamadığımız yerlerde beklemeyi, bir sayı ötelemeyi bile göze alıyoruz.
İlk sayının taslağıyla Margaret Atwood ve Orhan Pamuk gibi dev isimlere ulaşıp hayalinize ortak etmeniz olağanüstü bir başarı. Fatma Özer o mailleri gönderirken ve ardından Atwood’dan şiirler, Pamuk’tan Kara Kitap bölümü geldiğinde masada nasıl bir atmosfer vardı? O an “Evet, biz bu köprüyü kuruyoruz” dediniz mi?

Mailleri gönderirken bir cevap beklemiyorduk. “Şansımızı deneyelim” demiştik, “Neden olmasın?” ya da “Ya olursa?” Atwood’dan gelen ilk satırı gördüğümüz an, tuhaf bir sessizlik oldu. Sevinçten önce bir inanmama hali. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’tan bir bölümü paylaşması ise bize şunu hissettirdi: Bu büyük isimler, böyle küçük ve iddiasız bir yerden gelen samimiyeti fark ediyorlar. “Köprüyü kuruyoruz” demedik aslında, çünkü kurduğumuzu anlamamız zaman aldı. Bir de o anı yalnızca büyük isimlere ulaşmış olmanın heyecanıyla tarif etmek eksik kalır. Henüz yolun başındayken kurmaya çalıştığımız dünyanın başka insanlar tarafından da görülmesi ve ciddiye alınması çok mutlu etti bizi, cesaretlendirdi.
Boleka’da yazı ve görselin birbirinden ayrı olmadığını, her rengin bir hikâyesi olduğunu belirtiyorsunuz. İlk sayının kapağındaki o meşhur gözün Aslı Erdoğan’ın gözü olması ve kapak renginin onun göz renginden alınması, sürgündeki bir yazara “Unutmadık” demenin en şiirsel hali. Üçüncü sayıda ise görüntülerle hafıza kurmaya devam ediyorsunuz. Bir sayının rengine ve imgesine karar verirken, o sayının edebi ruhunu renklere nasıl tercüme ediyorsunuz?
İlk sayıda Aslı Erdoğan’ı odağa aldığımızda, kapağa sadece onun fotoğrafını koymak istemedik. Aslı’yı uzun süre okuduk, üzerine konuştuk. Bir noktadan sonra bizi en çok gözleri düşündürmeye başladı. Bu yüzden kapakta onun gözünü kullandık.
Aslı Erdoğan uzun yıllardır yalnızca metinleriyle değil, yaşadıklarıyla da hafızamızda yer eden bir yazar. Kapaktaki göz ona ait; kapağın rengi de o gözün renginden geliyor. Belki çoğu okur bunu hiç fark etmeyecek. Ama bizim için bu ayrıntı, sessizce “Biz seni unutmadık” diyebilmenin bir biçimiydi.
Boleka’da tasarım kararları da çoğu zaman böyle oluşuyor. Metnin içinde bizi durduran bir ayrıntının peşine düşüyoruz. Bazen bir göz, bazen tek bir renk, bazen de küçük bir imge… Sayının görsel dili de o ayrıntının etrafında şekilleniyor.
Çerezlik kitapların ötesine geçen, temposu yüksek ve edebi değeriyle öne çıkan kitap önerilerini keşfedin.

İkinci sayıda “Derinlik Sarhoşluğu” temasıyla Barış Pirhasan’ı odağa aldınız ve kapak rengini onun bir şiirinden seçtiniz. Edebi bir metnin içindeki bir imgenin, derginin görsel kimliğine dönüşme süreci nasıl işliyor?
Aslında burada iki ayrı katman var: dosyanın teması ve tasarım imgesi. Biz önce sayının edebi omurgasını kuruyoruz; ardından tasarımın taşıyacağı imgeyi arıyoruz. Bu ikisi her zaman aynı şey olmak zorunda değil.
Tasarım imgesi, sayının görsel dilini kuran ana metafor aslında. Kapağın renginden tipografiye, kullanılan formlardan sayfa içindeki küçük ayrıntılara kadar bütün tasarım kararları o imgenin etrafında şekilleniyor. “Derinlik Sarhoşluğu” ikinci sayının temasıydı; kapakta kullandığımız renk ise Barış Pirhasan’ın şiirinde karşılaştığımız bir ayrıntının izini sürüyordu. Böylece tasarım, metni açıklayan bir yüzeye dönüşmek yerine onunla konuşan, kendi anlamını da üreten bağımsız bir katman hâline geliyor.
Bu yüzden edebi bir imge, bizim için yalnızca ilham veren bir unsur değil; tasarımın düşünme biçimini de belirleyen bir başlangıç noktası. Görsel kimlik, metni tekrar etmek yerine onunla aynı dünyada var olabildiğinde anlam kazanıyor.
Okur kitlenizin %89’unun kadın olması, Boleka’nın sadece bir dergi değil, “birbirinin sesine yer açan bir topluluk” olduğunu kanıtlıyor. Peki, bu sayfalar aracılığıyla coğrafyalar arası kültürel bir köprü kurarken, farklı kültürlerden gelen kadınların ortak hafızada buluştuğu o “en evrensel” duygu sizce hangisi?
Bize göre o duygu, “duyulmadan önce susmak zorunda kalma” deneyimi. Hangi coğrafyadan gelirse gelsin, kadın yazarların çoğu bir noktada aynı şeyi yaşamış: söyleyeceği sözü, söylemeden önce bir kez daha ölçmek, yumuşatmak, bazen hiç söylememek zorunda kalmak… Boleka’nın sayfalarında bu farklı dillerden, farklı kuşaklardan gelen kadınlar birbirini tanıyor çünkü o “ölçülü susma” halini paylaşıyorlar. Dergimiz bir bakıma sözün yeniden söylenme yeri ve bu ortak deneyim, herhangi bir ulusal ya da kültürel sınırdan çok daha derin bir bağ kuruyor.
Üçüncü sayıda Attila İlhan’dan Ece Ayhan’a, Abidin Dino’dan İlhan Berk’e, Bülent Ecevit’ten Uğur Kaynar’a kadar çok önemli isimlerin daha önce hiç yayımlanmamış mektuplarını gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Bu mektupları derlemek bir nevi edebiyat arkeolojisi. Bu arşivlere ulaşırken sizi en çok sarsan ya da şaşırtan keşif ne oldu?

Bizi en çok şaşırtan şey tek bir mektup değildi; mektupların ortak diliydi. Bugün isimlerini büyük bir saygıyla andığımız yazarların, şairlerin ve sanatçıların mektuplarında şaşırtıcı bir gündeliklik vardı. Bir kitabın son teslim tarihi, geçim sıkıntısı, sağlık sorunları, özlem, kırgınlık, sevgi… Edebiyat tarihinin içinde gördüğümüz isimler, bir anda çok yakınımızdaki insanlara dönüştü.
Bir yandan da bu mektuplar bize dergiciliğin hafızasını gösterdi. Sayfaların arasında dolaşırken yalnızca yazarları değil, bir dönemin yayıncılık iklimini de görmeye başladık. Bekleyişler, maddi sıkışmışlıklar, sonu gelmeyen hazırlıklar, tükenmeyen heyecan… Aradan onca yıl geçmişti ama edebiyatı ayakta tutan emek de onun yükü de neredeyse hiç değişmemişti.
Bir eseri okurken yazarın sesini duyarsınız; ama mektupta çoğu zaman onun duraksamasını, telaşını, bekleyişini de duyarsınız. Bu sayıyı hazırlarken kendimizi bir arşivci gibi değil de emanetçi gibi hissettik. Çünkü bu mektuplar yalnızca edebiyat tarihine ait belgeler değil; bir dönemin çalışma biçimini, ilişkilerini ve hafızasını da bugüne taşıyor.
2026’nın en iyi kitap önerilerini keşfedin; yeni çıkanlar, çok satanlar ve zamansız klasikleri buluşturan bu liste düzenli olarak güncelleniyor.


