Saat takmayı sevmeyen bir sanatçı, modern saatçiliği tamamen değiştirdi. Dünyanın en ikonik lüks saat modelleri arasında yer alan Patek Philippe Nautilus ve Audemars Piguet Royal Oak gibi tasarımlara imza atan, “Saatçiliğin Picasso’su” denilen Gérald Genta’nın kızı Alexia Genta, ilk kez geldiği İstanbul’da OGGUSTO’ya konuştu.
Saatçilik kültürüyle ilgilenen kişilerin en çok tanışmak isteyeceği kişi Gérald Genta’dır desek yanlış olmaz. Bir saat tasarımcısı düşünün ki; 1970’lerde tasarladığı saatler, tabuları yıktığı için önce büyük tepkiyle karşılansın, sonra her biri birer ikona dönüşsün; öyle ki günümüzün en çok talep edilen, “bulunamayan-alınamayan” saatlerine dönüşsün, ikinci elleri bile rekor fiyatlara satılsın…
Dahası, sadece kendilerinden ibaret de değil; dev birer kategori yaratsın ve neredeyse her markada benzeri üretilsin, onlar da çoksatar olsun (Genta bugün bile saat sektörünü domine ediyor). Saatçiliğin “Holy Trinity” yani “kutsal üçlü”sü sayılan 3 modelden ikisi onun tasarımı; üçüncü olan 222 de onun yolundan gitmiş bir model. Patek Philippe Nautilus’un, Audemars Piguet Royal Oak, Cartier Pasha, Bulgari Bvlgari, IWC Ingenieur, Omega Constellation C gibi birçok modelin tasarımcısından bahsediyorum.

1931 doğumlu ve 2011’de kaybettiğimiz tasarımcı ile tanışmam mümkün olmadı ama onun (ve saatçilik tarihinin en büyük tasarım arşivlerinden birinin) mirasçısı ve koruyucusu Alexia Genta ile ilk kez geldiği İstanbul’da bir araya gelebildim.
Gérald Genta’nın birçok markaya yaptığı ve belki çoğunu henüz bilmediğimiz tasarımları yanında kendi adını taşıyan bir markası da vardı. Bu marka, 2023 yılında dünyanın en büyük iki lüks grubundan biri olan LVMH çatısı altında bağımsız bir marka olarak yeniden canlandırıldı, Alexia da bağımsız danışman ve küratör olarak markada görev alıyor.
Gérald Genta markasının Türkiye’deki tek resmi satıcısı Salon Kantièm’in Kuruçeşme’deki manzaralı ofisinde, hem de doğum günümde Alexia’yla buluşuyoruz, ona hem mesleki hem de kişisel olarak bol bol babasını soruyorum.
Gérald Genta Kimdir ve Neden “Saatçiliğin Picasso’su” Deniyor?

Alexia, size Gérald Genta hakkında sorular sorabileceğim için çok heyecanlıyım. Önce onun bence şahane olan lakabını sormak istiyorum. Gérald Genta’ya “saatçiliğin Picasso’su” deniyordu. Sizce bu benzetmenin nedeni, onun ikonik saatler tasarlama gücü müydü, kuralları yıkma cesareti mi?
Aslında ikisi de değil: Ona “saatçiliğin Picasso’su” denmesinin iki nedeni vardı: Biri, saat tasarımcısı olmadan önce ressam olmasıydı. Babam bir sanatçı olduğu için sürekli kuralları zorlamaya devam etti. Diğer ve esas nedeni ise şu: Picasso’nun işlerine bakarsanız çok yönlü olduğunu görürsünüz. Picasso’nun Mavi Dönemi, Gül Dönemi, Kübizm Dönemi gibi birçok dönemi vardı. Öyle ki bunlara baktığınızda şunu düşünmemenize imkân yok: “Bir sanatçının bütün bu farklı stilleri resmedebildiğine inanamıyorum.” Bu, babam için de geçerli. Babam da çok yönlüydü: Spor saatler de tasarladı, kadın saatleri de; eşzamanlı olarak objeler ve resimler de yaptı. Ve bence Picasso benzetmesi, bu sebeple her şeyden çok, onun çok yönlülüğüyle ilgili bir yorum.
Babam için Picasso benzetmesi, her şeyden çok babamın sanatçı olması ve onun çok yönlülüğüyle ilgili bir yorum.
Zamanın Ötesinde Tasarımlar: Audemars Piguet Royal Oak ve Patek Philippe Nautilus


Bugün saatçiliğin “kutsal üçlü”sü sayılan 3 saatten ikisi onun tasarımı ama başlarda bu saatler çok tepki görmüştü: Dalış kaskı ilhamlı Audemars Piguet Royal Oak ilk çıktığında şok yarattı, hatta “ticari intihar” olarak görüldü. Genta, Quartz Krizi’nde çeliğin yüksek saatçiliğe yeniden ilgi çekmek için doğru seçim olduğuna inanıyordu ama satıcılar, çelik bir saatin Submariner’in 10 katı fiyatına, 3.300 İsviçre frangına satılabileceğine inanmadıkları için vitrinlerine koymak istemediler. AP Chronicles’a göre bir yılda 500 adet satılabildi.
Patek Philippe’in ilk lüks çelik spor saati Nautilus de şaşkınlıkla karşılandı. Marka “Dünyanın en pahalı saatlerinden biri çelikten yapılmıştır” reklamları vermek zorunda kaldı ve ancak 10 yılda ikon hale gelebildi. Saat, o kadar ilgi görüyordu ki, Patek Philippe’in CEO’su Thierry Stein çelik Nautilus (5711/1A) çok sattığı ve diğer modellerin önüne geçtiği için üretimini durdurduklarını açıkladı. Bu iki saat de, Gérald Genta tasarımıydı. Sizce babanız nasıl bu kadar zamanının ötesinde tasarımlar yapabildi?
Bunun nedeni en başta bir sanatçı olmasıydı. Babam resme tutku duyuyordu ve saatçilik dünyasına girme nedeni, saatleri sevmesi değildi. Resimden para kazanamıyordu, para kazanması gerekiyordu ve İsviçre’de yaşadığı için saat tasarlamak zorunda kaldı. Her zaman şunu söylerdi: “Eğer Fransa’da olsaydım moda ya da mücevherle ilgilenirdim, İtalya’da olsaydım otomobil tasarlardım, İsviçre’de olduğum için tabii ki saat yapacaktım.” Ve bence sürekli yenilik yapabilmesini sağlayan şey, saat endüstrisine o kadar da tutkuyla bağlı olmamasıydı. Bu yüzden rakiplere ya da insanların ne istediğine bakmıyordu.
Babam yaptığı işin içinde özgürlük bulmaya takıntılıydı. Bir sanatçı her zaman özgürlük arar, saatçilik sektörü ise kısıtlamalarla doludur. Bu da bence onu bir sanatçı olarak saatlerin içinde özgürlük bulmaya itiyordu.
Babamın saatçilik dünyasına girme nedeni, saatleri sevmesi değildi. Resimden para kazanamıyordu ve İsviçre’de yaşadığı için saat tasarlamak zorundaydı.

Bu seçimi saat endüstrisi için bir hediye niteliğinde… Gérald Genta aynı zamanda saatçiliğe birçok yeni fikir de getirdi: Lüks çelik saat, görünür vidalar, entegre bilezik, sekizgen kasa… Bugün bu fikirler, bütün saat pazarını domine ediyor. Siz de bu görüşe katılır mıydınız?
Onun yaptıklarına çok büyük bir hayranlığım var. Bir objeye “ikonik” demek kolaydır ama aslında bir tasarım, ancak zamanın testinden geçtiğinde ikon olur. Babamın durumunda, ister Royal Oak, ister Nautilus, isterse sadece 23 yaşındayken tasarladığı Polerouter olsun ya da Ingenieur, Locomotive, Pasha, Gold & Gold, Gefica… Tüm bu saatlere baktığımızda, bu saatlerin bugün hâlâ hayranlık görmesinin nedeninin zamanın testinden geçmiş olması olduğunu görürüz. İnsanlar hâlâ bu saatleri seviyor. Bu yüzden kızı olarak çok gururluyum.
Bir tasarım, ancak zamanın testinden geçtiğinde ikon olur. Babamın tasarımları zamanın testinden geçti, insanlar hâlâ bu saatleri çok seviyor.
Tasarladığı saatler arasında sizin kişisel favorinizi sorsam?
O kadar çok var ki… Ama galiba, babamın adını kadranda gördüğüm saatlerde her zaman daha fazla duygu hissedeceğim. Ayrıca sürekli özgürlük arayan bir sanatçı olarak, kendi markası için tasarım yaparken daha özgürdü çünkü ortada bir brief yoktu, kimse ona “Şunu değiştir, bunu değiştir” demiyordu. Bu yüzden, diğer bütün güzel markalara kıyasla, Gérald Genta markasında varlığını daha fazla hissedebiliyorum. Ve onun zamanından benim favorim sekizgen ve iskelet Gold & Gold.

Sizce babanızın en yanlış anlaşılan veya yeterince konuşulmayan tasarımı hangisi?
Çok fazla çünkü kimsenin ona ait olduğunu bilmediği çok tasarım var. Ben bir süredir onun izini bulmak için farklı markaların arşivlerine giriyorum. Eldivenleri takıp arşivlerde geziniyorum ve sürekli yeni işler keşfediyorum. Mesela insanlar babamın Van Cleef & Arpels için ne kadar çok tasarım yaptığını bilmiyor. Ya da Bulgari, Omega için… Hâlâ yapılacak çok keşif var.

Gérald Genta’nın kızı olmanın yanında bir tasarım dehasının mirasının koruyucususunuz. Onunkisi, horoloji tarihinin en büyük tasarım arşivlerinden biri. Babanızın adını taşıyan bir dernek olan Gérald Genta Heritage Association neden kuruldu ve bu miras nasıl korunur, anlatır mısınız?
Derneği annemle birlikte babam vefat ettikten sonra kurmuştuk. Annem ve ben, COVID-19 döneminde saat fiyatları çılgınca artarken ve insanlar saatlere hücum ederken bir kez daha fark ettik ki, babamın adı Royal Oak ve Nautilus nedeniyle sürekli gündeme geliyor. Ve biz de şunu hissettik: İnsanlar onun daha fazlasını yaptığını bilmiyorlar, dolayısıyla çalışmalarını daha çok duyurmalıyız. Derneğin amacı bu. Ben insanların onu, hayatını, tasarımlarını bilmesi hakkında çalışmalar yürütmek konusunda çok hazır ve istekliyim.
Bunun babamın hoşuna gideceği bir şey olduğunu, ikincisi de bunun yeni nesil tasarımcılara ilham verebileceğini düşünüyorum. Koleksiyonerlere ilham verebilir çünkü babamın hikâyesi, iş dünyasından, rekabetten ya da trendlerden etkilenmeyen ve takip ettiği net, tekil bir sanatsal vizyonu olan bir sanatçının hikâyesi. Bence bugün insanların böyle hikâyeler duymaya ihtiyacı var çünkü saatler daha çok yatırım olarak görülüyor. Saat endüstrisi biraz daha soğuk ve iş odaklı. Bu yüzden ben sanatı, insani kökenleri bu sektöre geri getirmek istiyorum.

Gérald Genta hakkında bir biyografi var mı?
Birkaç tane var ama istediğim kadar kapsamlı değil; çalışmalara devam ediyoruz.
Saatçilik tarihinde bu kadar büyük bir anlam taşıyan bu mirası taşımak sizde baskı yaratıyor mu?
Bu, hayatımın en büyük ayrıcalığı. Çok şanslıyım, güzel bir miras devraldım. Benim için bir yandan babam hakkında daha fazla şey öğrenebilmek inanılmaz, ama aynı zamanda sanki ona bir şeyleri geri verebileceğimi hissediyorum çünkü yaşarken istediği kadar tanınmış değildi. Bu yüzden hayatımı temelde bunun için, bunu ona vermek için yaşıyorum.
Sotheby’s Müzayedesinde Rekor Kıran Nautilus Çizimi

Annenizle birlikte, onun orijinal çizimlerinin 100 adedini Sotheby’s’te “Gérald Genta: Icon of Time” başlığıyla satışa sundunuz ve ciddi bir alıcı buldu. Mesela bu müzayedede Patek Philippe Nautilus çizimi 727 bin dolara alıcı bulmuştu. Satışa sunulanlar arasında “Bu çizim bizde kalmalıydı” dediğiniz bir çizim var mıydı?
Biz 100 çizim sattık ama elimizde babamın daha on binlerce çizimi var. Babamın sanat eserlerinin elimizden çıkması benim için çok zor ve duygusal bir süreçti. Ama bunun iyi bir nedeni vardı. İnsanların onun yaptıklarına dikkat çekmenin tek yolu buymuş gibi hissettik. Öte yandan babam da eski tasarımlarına dönüp bakan biri değildi, umursamazdı. Her zaman çekmecelerimiz tasarımlarla dolu olurdu ve tasarımlara bakmaya hiç gitmezdi. Onun için hep ileriye bakmak vardı. Bu yüzden bunu yapmak bizim için onun çok yönlülüğünü sergileme yoluydu ve haklı çıktığımız için mutluyum. Çünkü bu satıştan sonra markalar bizi dinlemeye, gazeteciler bizimle konuşmaya ve birden insanlar şöyle düşünmeye başladı: “Biz sadece Nautilus’a bakıyoruz ama çok daha fazlası var.”

Dünya onu Royal Oak ve Nautilus üzerinden tanıyor. Siz babanızı hangi anla hatırlıyorsunuz?
Babam diğer babalar gibi değildi. Öncelikle yaşça büyüktü ve gerçek bir sanatçıydı. Bana her zaman ödevimi yapmamamı ya da dışarı çıkıp doğaya bakmamı söylerdi. En güçlü anılarım, yaşadığımız yer olan Monaco’da Roseraie Princesse Grace adlı özel küçük bir bahçeye gittiğimiz zamanlara ait. Babam orada bana bir gülü, bir yaprağı, doğanın düzenini göstermeye çok zaman ayırır ve doğayı nasıl gözlemleyeceğimi öğretirdi. Kabul ediyorum, o zamanlar sabırlı bir öğrenci değildim. Bazen “Hadi artık gidebilir miyiz!” derdim. Bugün söyleyebilirim ki, doğaya nasıl bakacağımı bana babam öğretmiştir.
Babam diğer babalar gibi değildi. Bana her zaman ödevimi yapmamamı ya da dışarı çıkıp doğaya bakmamı söylerdi.

Çocukken onun çizim yaptığı anlara tanıklık ettiniz. Bir Gérald Genta tasarımı doğarken odadaki atmosfer nasıldı, nasıl çalışırdı?
Bu da benim güçlü anılarımı oluşturuyor. Okul üniformamı giymiş okula gitmeye hazırlanırken babam takım elbisesiyle masasının başında oturuyor olurdu. Bence çok fakir bir geçmişten ve çok mütevazı başlangıçlardan geldiği için Hermès kravat takabilmekten, iyi takımlar giymekten gurur duyuyordu. Artık sahip olabildiği şeylerden ötürü, başardığı için mutluydu.
Masasının başında oturur, mavi kâğıdını alırdı. Bir pergeli vardı; pergeli alır, bir daire çizer ve sonra bir boya fırçası alıp saati boyardı.
Ben eve döndüğümde en az dört farklı saat modelini tasarlayıp çizimi bitirmiş olurdu. Öğleden sonrasını da resme ayırırdı. Her seferinde ona şunu sorardım: “Bu fikirler nereden aklına geliyor?” Bana sanki dünyanın en aptal sorusunu sormuşum gibi bakardı çünkü fikirler içinden gelirdi. Sanatı duygusal ve içgüdüseldi. Araştırma yapmıyordu, eskiz çizmiyordu. Tasarımı bitirir, dışarı çıkar ve bir sonraki tasarıma geçerdi.
Babam ben her gün okuldan eve döndüğümde en az dört farklı saat modelini tasarlayıp çizimi bitirmiş olurdu.

Onun tasarım masasında ilk baktığı şey neydi: Form, oran, bilekteki duruş, mekanizma, ışık, malzeme?
Her şeye aynı anda bakar ve her şeyin birlikte nasıl çalıştığına dikkat ederdi. İlginç olan şu ki, saati tam ölçeğinde tasarlardı. Oran onun için çok önemliydi. Çok keskin açılardan ziyade daha yuvarlak açıları severdi, sonra da mesele renge gelirdi. Yine bu aşamada ressam yanını görürdünüz. Her zaman onu etkileyen renkleri seçtiğini söylerdi. Ve bunu taş seçerken de, resimde renkleri seçerken de yapardı. Genel olarak referansı doğaydı. Yani ona mesela “Kırmızı ve yeşil birlikte olur mu?” diye sorsam, “Doğada gördüysen evet.” cevabını verirdi. Daima bir sanatçı içgüdüsüne sahipti.

Bir saat markası için tasarladığı ilk saat hangisiydi?
Bildiğimiz kadarıyla, 23 yaşındayken Universal Genève için Polerouter’i tasarladı. Ama bu bilinen ilk saat. Ben daha fazla bilgi arıyorum. Hamilton’ın ne zaman devreye girdiğini bilmiyorum mesela; bunun öncesi miydi sonrası mı? O zamanlar babamın çalışma şeklini düşünün: Geceleri saatler tasarlıyor ve ertesi gün fabrikaların kapısını çalıp “Tasarımlarımı satın almak ister misiniz? Sizin için şunları tasarladım” diyordu. Her markaya özel bir tasarım yapardı. Polerouter için ise teklif Universal Genève’den gelmişti.
Daha fazla bilgiye erişmek için ben hep diğer markalara çağrı yapıyorum; eğer biri daha fazla şey biliyorsa lütfen bana gelsin.

Bugün Royal Oak ve Nautilus’un fiyatları, bekleme listeleri ve kült statüsü çok konuşuluyor. Babanız yaşasaydı buna nasıl bakardı? Ve siz bu saatlerin birer fenomene dönüşmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hiç şüphem yok ki, bayılırdı; tüm bu ilgiyi, bu hayranlığı çok severdi. Babamın sanatçı egosu vardı ve markalar onun adını anmadığında ya da takdir görmediğinde çok üzülürdü. O zamanlar bir saati kimin tasarladığını söylemek yaygın bir tutum değildi. Kimse bundan bahsetmezdi. Bu yüzden babam da kendini biraz kandırılmış hissetti.
Bu yüzden bu iki saat etrafındaki bu kadar büyük ilgi ve heyecan onu çok ama çok mutlu ederdi diye düşünüyorum; kendisi de onlarla çok gurur duyuyordu.
Patek Philippe Nautilus ve Audemars Piguet Royal Oak etrafındaki bu kadar büyük ilgi ve heyecan onu çok mutlu ederdi diye düşünüyorum; kendisi de onlarla çok gurur duyuyordu.

Royal Oak’u bir gecede, Nautilus’u ise beş dakikada çizdiği doğru mu?
Nautilus için beş dakika bence biraz abartı. Onun çizme sürecini bildiğim için bunun gerçek olduğunu düşünmüyorum ama peçete üzerine çok hızlı çizdiğini biliyorum. Ama tüm tasarımın bitmesi muhtemelen bir iki saatini almıştır. Royal Oak için de aynı şey geçerli. Mesele şu ki, Royal Oak efsanesi, bir efsane değil, gerçek ama bu gerçek onun tüm tasarımları için geçerli. O böyle tasarlardı. Tasarımı bitirmesi uzun sürmezdi. Daha önce söylediğim gibi, bir sabahta dört yeni model çizerdi.
Bence onun ayrıca çok büyük bir inancı vardı. Kendine çok güvenirdi. İçgüdüsüne o kadar çok güvenirdi ki doğrudan çizimi yapardı ve anında “Bu tamam, buna dokunmamıza gerek yok” diyebilirdi. Ona bu anlamda hayranım.
Lüks Saatçilikte Kuralları Yıkan Öngörü: Genta’nın Mickey Mouse Saatleri

Genta’nın Disney/Fantasy saatleri bugün koleksiyonerler için çok özel. O zamanlar, Genta ciddi saat dünyasında çizgi film karakterini kadranında taşıyan bu saatleri yapınca çok tepki görmüş, hatta bu saatleri tanıttığı saat fuarını terk etmek zorunda kalmıştı. Bugün ise pek çok marka, eğlenceli figürler taşıyan saatler üretiyor. Yine bir Genta öngörüsü. Babanızın yüksek saatçilikle popüler kültürü aynı bilekte buluşturma cesareti hakkında ne düşünüyorsunuz?
Disney saatlerinin başlama hikâyesi şöyle: O zamanlar Disney’in CEO’su olan Michael Eisner önemli bir saat koleksiyoneriydi ve Gérald Genta saatleri topluyordu. Bir gün babamdan Gold & Gold’un üzerine Bambi figürü koymasını istemiş. Babam yapınca kendisi de bayılmış ve “Ben başka saatlerimde de bu figürü kullanabilir miyim?” diye sormuş. Tabii o zamanlar böyle büyük şirketlerle bu tür kontratları yapmak bugüne göre daha kolaydı.
Sonra babam Montres et Bijoux Saat Fuarı’na bu saatlerle gelmiş. Burada dev markalar, dakika tekrarlayıcılı, daimi takvimli ciddi saatlerini duyururken babam Mickey saatleriyle gelince, bütün bu markalar babama gelip “Yaptığınız şey saat endüstrisine hakarettir!” demişler. “Biz ciddiyiz ve siz bizimle dalga geçiyorsunuz.” Bugün bu tepkileri düşünmek şaşırtıcı geliyor çünkü şimdi herkes yapıyor. Ama o zaman gerçekten şok yaratmış.
Babam onlara dönüp şöyle demiş: “Ben Walt Disney’in insanların yüzünü hepinizden daha fazla güldürdüğüne inanıyorum.” Saatlerini koyduğu çantasını kapıp fuardan çıkmış. Ertesi gün bunu Tribune de Genève gazetesi “Gérald Genta Ayrıldı” başlığıyla manşetten vermiş. Bu, babamın başına hep gelmiş aslında: Sizin de söylediğiniz gibi, Royal Oak çıktığında da kimse beğenmemiş. IWC Ingenieur çıktığında da aynı şekilde. Ama insanlar şoke olsa da babamda müthiş bir inanç ve özgüven vardı: “Ne düşündükleri umurumda değil, ben haklı olduğumu biliyorum” diyordu. Ve öyle görünüyor ki, haklı da çıktı.
Royal Oak çıktığında da kimse beğenmemiş. IWC Ingenieur çıktığında da aynı şekilde. Ama insanlar onun tasarımlarına önce tepki gösterse de babamda müthiş bir inanç ve özgüven vardı: ‘Ne düşündükleri umurumda değil, ben haklı olduğumu biliyorum.” diyordu. Ve öyle görünüyor ki, haklı da çıktı.

Babanızın çizimlerinden birine bakarken hâlâ sizi şaşırtan detaylar gördüğünüz oluyor mu?
Beni şaşırtan şey şu: Farklı markalar için yaptığı tasarımlarda ortak bir tema, imza var. Bu fil rouge’u (temel fikir) arşivlere baktıkça daha net görüyorum. Bu yüzden bir tasarımın Gérald Genta’ya ait olup olmadığını anlamak benim için kolay. Beni şaşırtan bir diğer şey ise şu: Hep cesur, hep yenilikçiydi, endüstriye meydan okuyordu ama provokatif değildi. Bir şekilde bunu dengelemeyi ve zarafeti korumayı başarıyordu. Saatleri her zaman gömlek kolunun altına sığacak kadar ince olurdu. Saat tasarımlarında bir sanat eseri niteliği taşıyan zarif bir dokunuş olurdu, yeniliklerinin amacı sektörü provoke etmek değildi.

Gérald Genta, adını taşıyan saat markasını 1969’da kurmuştu, finansal zorluk yaşayan markayı önce The Hour Glass, sonra Bulgari aldı, sonra Bulgari’nin çatısı altına girdiği LVMH bünyesine katılınca bağımsız bir saat markasından dev bir şirketin parçası oldu. LVMH, 2023’te Gérald Genta’nın kendi adını taşıyan markasını Bulgari’nin bünyesinden çıkarıp yeniden bağımsız bir marka olarak konumladı.
Arşivleri bu canlandırılan marka için ilk kez açtınız, en güzel yanı da şu an röportajda yanımızda olan ve markanın bugün de saat ustaları olan Michel Navas ve Enrico Barbasini’nin bizzat Gérald Genta ile çalışmış kişiler olması. Markanın LVMH atılımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dürüst olmak gerekirse rahatlamış hissediyorum çünkü gerçekten sahip olabileceğimiz en iyi ekiple çalışıyoruz. Bu ekibin ve LVMH’in bir tasarımı alıp modernize edip yeniden piyasaya sürmek gibi alışıldık bir yoldan gitmemesini seviyorum. Mesela ilk seri için ünlü olmayan bir tasarımla çıkmayı seçtiler, bu, zamanında belki 10-20 adet üretilmiş küçük bir seriydi (Gentissima). “Gérald Genta bugün yaşasa ne yapardı?” diye düşünerek hareket ettiler. Gérald Genta bugün Gold & Gold’u ve Gefica’yı mı yapardı, yoksa markasını gerçekten cesur ve beklenmedik bir seriyle mi yeniden başlatırdı? Doğru kararı vermek için onun zihniyetini anlamaya çalıştılar. Elbette gelecekte ikonik modellerin üretimi de düşünülüyor ve bunların geleceğe nasıl taşınabileceğine bakıyoruz ama babam daha çok risk almak, duygu yaratmak ve ilk yeni saatimiz gibi cesur tasarımlar ortaya koymakla ilgileniyordu. Özellikle bu yeni seriyle doğru yönde gittiğimizi hissediyorum.
Diğer konu ise şu: Louis Vuitton’ın yüksek saatçilik üretim merkezi La Fabrique du Temps’e gitmiş miydiniz? Burayı, babamla 15 yıl çalışmış iki saat ustası Enrico Barbasini ve Michel Navas kurmuştu. Onlar babamı daha ben doğmadan önce tanıyorlardı, onun düşünce tarzını biliyorlardı. Yani evet, gerçekten duygusal bir yeniden başlangıç.
Babam saatçilikten çok iyi anlardı ama kendisi bir saat ustası değildi. Bu yüzden bu iki saat ustası, onun hayallerini gerçeğe dönüştüren kişilerdi. Tanıştığınız Enrico’nun ilk işi babamın yanındaydı. Şimdi son işi de öyle. Kendisi emekli olacağı işin bu olduğunu söylüyor. Bu güzel bir tam çember.
La Fabrique du Temps, babamın üretim merkezine çok benzeyen bir yer: Her şey tek çatı altında. Mekanizma üretimi, kasa üretimi yanında saat zanaatleri de orada yapılıyor. Yani yeni bir fikrimiz varsa diyelim mine atölyesine gidip doğrudan fikrini sorabiliriz.
Babam saatçilikten çok iyi anlardı ama kendisi bir saat ustası değildi. Bu yüzden iki saat ustası Enrico Barbasini ve Michel Navas onun hayallerini gerçeğe dönüştüren kişilerdi. Tanıştığınız Enrico’nun ilk işi babamın yanındaydı. Şimdi son işi de öyle.

Markanın yeniden canlanması hakkında bu iki saat ustası ne düşündü?
Bunu onlara da sormak gerekir ama elbette çok mutlular. Onlar babamla ilk çalıştıkları dönemde de birlikte inanılmaz bir başarı elde etmişlerdi. Hep tasarım odaklı konuştuk ama Gérald Genta, aynı zamanda çok komplike saatler üreten bir markaydı. Patek Philippe’in yılda belki 10 daimi takvimli saat ürettiği bir dönemde babam yüzlerce daimi takvimli saat yapıyordu. Kimse retrograde (dakika veya saat ibresi sona geldiğinde hızla geriye-başa döndüğü saatler) modeller üretmezken o üretiyordu, bunlar markanın imzası haline gelmişti. Tamamen in-house geliştirilmiş dakika tekrarlayıcı saat de (1981) vardı. Yine 1994’te Gérald Genta Grande Sonnerie piyasaya sunulduğunda o ana kadar yapılmış en komplike kol saati olmuştu.

Eğer babanız bugün genç bir tasarımcı olsaydı saat endüstrisinin hangi kuralını yıkmak isterdi?
Çok iyi bir soru. Bunu bana daha önce hiç kimse sormadı. Bu cevabı sevecek misiniz bilmiyorum ama babam gözünü hiçbir zaman bir kuralı yıkmaya dikmezdi. Onun başlangıç noktası bu olmazdı. Yani kuralların var olduğunun farkında bile değildi. Dünyayı şoke etmek niyeti yoktu ama yine de yaptı çünkü zihni özgürdü.
Babam saatçilikte hep tabuları yıktı ama başlangıç noktası bu değildi. Kuralların olduğunun farkında bile değildi. Tabuları yıktı çünkü zihni özgür bir sanatçıydı.

“Saat dünyası hiçbir zaman sanıldığı kadar erkek dünyası olmadı” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Ben olağanüstü ve sanatçı bir babayla büyüdüm ama elbette olağanüstü bir anneyle de büyüdüm. Annem, hem inanılmaz bir iş kadını hem de inanılmaz bir anneydi; benim idolüm.
Annemle babam, annem 31, babam 52 yaşındayken 1980’de tanışmışlar. Annem bakmış ki, babamın bu konuda bir yeteneği var. İşler ciddileştiğinde fabrikaya gitmiş, her yer kaos içindeymiş. Bankalar arayıp duruyormuş, Gérald Genta markası iflasın eşiğindeymiş. Ve annem hiçbir iş deneyimi olmadan ve saatler hakkında hiçbir şey bilmeden gelmiş; erkek dünyasında bir kadın olarak bütün işi tersine çevirmiş. Babamdan tüm iş sorumluluklarını almış, böylece babam en sevdiği şeyi yapabilsin, yani yaratabilsin istemiş. Annem, insan kaynakları, muhasebe, pazarlama, lojistikle ilgili her şeyi üstlenmiş. Bu, 31 yaşını da düşününce olağanüstü; ben 31 yaşımı düşününce böyle bir şeyi hayal bile edemezdim.
Annem saatçiliğin erkek dünyası olmasından hiç şikâyet etmedi. Sadece işe koyuldu ve yaptı. Ve bana göre o eşitliği şikâyet edip konuşmak yerine yaşadı. Bugün artık saatçilik dünyasında daha çok kadın var. Hâlâ sayı eşit değil ama kadınların artık gerçekten söz sahibi olduğu bir yöne doğru evriliyor. Bu yüzden bence artık mesele cinsiyet değil, yaptığınız işe tutkuyla bağlı olmak, işinizi iyi yapmak.
Sizin için en değerli Genta objesi hangisi: Bir saat mi, çizim mi, not mu, bir anı mı?
İyi bir soru ve mümkün olduğunca dürüst cevap vermeye çalışacağım. Benim için öncelikle babamın dokunduğu objeler çok değerli. Mesela onun boya fırçalarını sakladık ve hiç yıkamadık. Bugün hâlâ onu masasının başında görebiliyorum ve bu bana özel duygular hissettiren çok güzel bir imge.
Gerçekten tasarladığı objeler açısından ise, evet, kendi saati. Yine kişisel bir cevap ama evde sahip olduğum saat; onun dakika tekrarlayıcılı iskelet Gold & Gold’unu özel tutuyorum çünkü takmayı sevdiği saat buydu.

Sizinle bugün İstanbul’da görüşüyoruz. Buraya gelme nedeninizden bahseder misiniz?
Burada harika bir partnerimiz var: Salon Kantièm. İstanbul’a ilk kez geldim, harika bir ilk deneyim benim için. Umarım daha çok gelebilirim. Türkiye’de babamın işlerinin çok hayranı var; onunla ilgili daha çok şey duymak, yeni tasarımları görmek istiyorlar.
Gérald Genta markası daha çok kişisel bağlarla ilgileniyor. Komplikasyonlardan daha çok bu saatlerin arkasındaki hikâyeyi ve ruhu anlamayı önemsiyoruz. Bu gördüğünüz saatlerin arkasında Michelle, Enrico ve benim gibi babamın imzasını çok önemseyen insanlar var ve biz bu hikâyeyi sizlerle paylaşmak istiyoruz.Ben de büyük bir pazarlama kampanyası ya da süper büyük bir etkinliktense tutkulu insanlarla sohbet etmeyi seviyorum.
İstanbul’a baktığınızda Genta’nın ilgisini çekebilecek, ilham alabileceği ne görüyorsunuz?
Bence muhtemelen oturur ve Boğaz manzarasına bakardı. Şehir çok otantik olduğu için ona çok ilham verirdi. Ama kim bilir; belki bir camiye girer, yerde bir desen görür; bir mozaiğe ya da başka bir şeye bakar ve orada belki 20 dakika kalıp sadece onu gözlemlerdi. Sanki onu tarıyor gibi bakardı çünkü fotoğraf çekmezdi. Kafasında tarar ve daha sonra bir saat ortaya çıkarırdı.

Babanızın “saat takmayı sevmediği” söylenir, doğru mu?
Evet, saat takmayı sevmezdi. Etkinliklerde taktığı tek saat, bahsettiğim Gold & Gold’du. Saat takmamasının nedeni, yine onun bir sanatçı olmasıydı; zamanın kısıtlamasını sevmezdi.
Hep geç kalan biriydi. Yakın zamanda bununla ilgili çok komik bir şeyle karşılaştım. Arşiv kutusunu açtım ve babamın okul karnesini gördüm. 11 yaşındayken karnesine hep geç kaldığı yazılmış. Saatler üzerine çalışan, İsviçreli birinden bunu beklemezsiniz ama her zaman böyleydi. Ona sistem getiren annemdi.
Babam Gérald Genta saat takmazdı. Çünkü bir sanatçıydı ve zamanın kısıtlamasını sevmezdi.

Gérald Genta’nın kızı olarak sizin saatlere merakınız nasıl başladı, saatçilik sektörünü yakından takip ediyor musunuz?
Gençken saatleri reddediyordum. Çünkü ailem sürekli saatler hakkında konuşuyordu ve ben artık dinlemek istemiyordum. Genç kızların, genç erkeklerin hep yaptığı gibi… Bu yüzden pişmanım çünkü babama daha fazla soru sorabilmiş olmayı isterdim.
Daha sonra ise, belki de etkisini anlamaya başladığım için, önce babamın sanatçı yanı beni hipnotize etti ve ilgimi çekti; tüm bu fikirler ona nasıl geliyordu merak ediyordum.
Ben her zaman işin insan tarafıyla ilgilendim. Ama tabii bu bir tavşan deliği… Saatlerle bir kez ilgilenmeye başladığınızda duramazsınız. Ben bu konuda babama benziyorum: Çıkan bütün saatlere, rakiplere falan bakmıyorum; herkesin iyi bir iş çıkardığından eminim ama hangi markanın en son hangi komplikasyonu çıkardığını ya da bunun iş tarafını bilmeye takıntılı değilim. Benim için ilginç olan her tasarımımızın bir inançla ortaya çıkması, gerçek bir tasarım duygusu taşıması ve Gérald Genta adını taşımaya layık olması. Ben iş tarafındansa buna takıntılıyım.

Bugünün saat tasarımında sizi heyecanlandıran ne var? Hâlâ gerçek anlamda risk alan tasarımcılar görüyor musunuz?
Bence günümüzde babamın en çok seveceği şey tasarımda teknik yenilikler olurdu. Yani babamın tasarladığı Oursin modeline baktığımda bunu düşünüyorum: Babam bu saati ilk tasarladığında bütün kasayı altın yapmak yerine, kasayı delerek her bir boncuğu tek tek vidalayarak bir yenilik yaratmış.
Picasso benzetmesi nedeniyle bunu sormak istiyorum. Babanızın en sevdiği sanatçılar kimlerdi?
Hepsi. Onun için Picasso bir numaraydı. Onun sanatını gerçekten çok severdi. Her zaman ondan ilham alırdı ve tekrar tekrar geri döndüğü sanatçı oydu. Sonra heykeltıraş Brancusi’yi ve onun çok saf formlarını çok severdi; onda çizginin saflığına, sanatındaki mükemmel uyuma hayranlık duyardı. Sonra renkleriyle onu gülümseten sanatçıları severdi: Chagall gibi, Miró gibi. Renkleri gerçekten çok severdi.

Ve son soru: Bugün hayatta olsaydı kızı olarak ona ne sorardınız?
O kadar çok şey sorardım ki… Babamla ilham aldığı şeyler üzerine çok konuştuk. Ama yaptığı tüm tasarımları bilmek istiyorum. Bana çok şey anlatmış olsa da hepsini bilmiyorum. Bu yüzden benim için mesele, yapbozun parçalarını yeniden bir araya getirmek ve belki çocukluğu hakkında bile daha fazlasını öğrenmek çünkü babamı düşündüğümde, 80’li yaşlarında bile ona küçük bir çocuk gibi baktığımı hatırlıyorum. Çoğu zaman bir çocuk gibi davranırdı. Çok oyunbazdı.
Çocukken üzücü bir hayatı vardı. Savaş nedeniyle İsviçre’den kovuldu, yarı İtalyan olduğu için sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ve hep merak ediyorum; yabancı bir ülkede olmak nasıldı? İsviçre’den kovulmuş biri olmak ve sonra İsviçre’ye dönüp saat tasarımını böyle kökten değiştirmek nasıl bir şeydi?
Charlie Chaplin’in hikâyesi gibi.
Evet.


