İtalyan fotoğraf sanatçısı Olivo Barbieri’nin Türkiye’deki ilk kişisel sergisi Time Space Geometry, 19 Eylül’de Borusan Contemporary’de izleyiciyle buluşuyor. Sergi, 15 Ağustos 2027’ye kadar sürecek.
Olivo Barbieri, sanatında görmek ile algılamak arasındaki mesafeyi araştırıyor. Fırat Arapoğlu küratörlüğündeki Time Space Geometry, sanatçının yirmi yılı aşkın üretiminden beş seriyi ve Borusan Contemporary Sanat Koleksiyonu için Türkiye’de dokuz antik kentte gerçekleştirdiği çalışmaları bir araya getiriyor. Barbieri ve serginin küratörü Fırat Arapoğlu ile fotoğrafın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi, fotoğrafçının bakışını ve günümüzde giderek belirsizleşen gerçek ile kurmaca görüntü arasındaki sınırı konuştuk.
Bir Bakışta Time Space Geometry Sergisi
- Sanatçı: Olivo Barbieri
- Küratör: Fırat Arapoğlu
- Tarih: 19 Eylül 2026 – 15 Ağustos 2027
- Yer: Borusan Contemporary, Perili Köşk, İstanbul
- Öne çıkan bilgi: Sergi, Barbieri’nin Türkiye’deki ilk kişisel sergisi. Sanatçının yirmi yılı aşkın üretiminden beş farklı seri.
- Temalar: Zaman, mekân, geometri, ölçek, algı ve gerçeklik.
- Türkiye’deki çalışmalar: Perge, Kibyra, Laodikeia, Hierapolis, Aphrodisias, Ephesus, Sagalassos, Side ve Myra fotoğrafları.
İyi bir fotoğraf soru sordurmalıdır.
Olivo Barbieri

Time Space Geometry adlı sergi yirmi yılı aşkın pratiğinizden beş farklı seriyi bir araya getiriyor. Bugün bu işleri yan yana gördüğünüzde, pratiğiniz boyunca sürekliliğini koruyan temel meselenin ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Temel mesele, zaman ve mekân içinde keşfedilen yeni yerlerin izini sürmeye olanak tanıyan eserlerden oluşuyor. Helikopterlerden fotoğraflanmış altmıştan fazla kent, metropol ve megapol fotoğrafları görüyoruz. Bunlar, çağdaş kentin biçimini yeniden tanımlıyor. Ele alınan konular, Asya kentlerinin hızlı ve yoğun büyümesinden, aşırı turizmin tema parkları gibi yönetilen doğal alanlara kadar uzanıyor.
İstanbul’daki güncel sergiler, öne çıkan sergi durakları ve müze programlarını keşfedin.
Fotoğraflarınızda gerçek mekânlar çoğu zaman maketler, minyatürler, hatta kurmaca dünyalar gibi görünüyor. Gerçekliği “gerçek dışı” göstermek, sizin için dünyaya daha yakından bakmamızı teşvik etmenin bir yolu mu?
Fotoğraflardaki bu bakış açısı, artık Rönesans’a özgü olmayan bir bakış açısına doğru ilerleyiştir; klasik perspektif yasalarının zorunluluklarından bağımsızlaşmış, boşlukta süzülen bir varoluş noktasını gösteriyor, diyebilirim. Temsil edilen öznelerin boyutsal ilişkileri her zaman değişkendir ve fotoğrafa dair yeni anlamlar keşfetmenin önünü açar.
Çalışmalarınız sıklıkla “görmek” ile “algılamak” arasındaki mesafeyi araştırıyor. Sizce kamera izleyiciyle gerçeklik arasına yeni bir yanılsama katmanı mı ekliyor?
Fotoğrafı insan görüşünün olanaklarını sorgulatan bir protez uzantısı olarak değerlendirebiliriz. Diğer yandan, bana göre fotoğraf, gerçeklik imgesini aslında hakiki olanı ve yapay olanı algılamanın yeni biçimlerini keşfetme kapasitesidir.
2023 yılında Borusan Contemporary için Türkiye’de dokuz antik kenti fotoğrafladınız: Perge, Kibyra, Laodikeia, Hierapolis, Aphrodisias, Ephesus, Sagalassos, Side ve Myra. Bu proje aracılığıyla bu alanlarla ilk kez karşılaştığınızda sizi en çok şaşırtan neydi?
Zamanın geçişi… Diğer yandan, gerek doğal gerekse insani olumsuzlukların aşındırdığı bu kalıntılarda, geçmişte kullanılan matematik ve geometri kurallarının son derece belirgin olması beni çok etkilemişti. Günümüzde bunlar, geçmişten çok geleceği öğreten biçimler ve izler.
Antik kalıntılar, geçmişten çok geleceği öğreten biçimler ve izler

Antik kentler, geçmişin nasıl korunduğu, sunulduğu ve hatırlandığı açısından sürekli yeniden keşfedebileceğimiz mekânlar. Bu alanları fotoğraflarken arkeolojik geçmişin kendisinden çok, bugün o geçmişle kurduğumuz ilişkiyle mi ilgileniyordunuz?
Artık var olmayanın nasıl olduğunu hayal etmek için arkeolojik alanları ziyaret ediyor ve koruyoruz. Kentlerin, renklerinin nasıl olduğunu hayal etmek için onları yeniden keşfetmeye ihtiyacımız var. Bu bir tür zamanda yolculuk; diğer yandan, bu süreçte içinde yaşadığımız kentlerin ne olacağını hayal etmeye çalışıyoruz. Antik kalıntılar, bana göre, üzerlerini örten toprağı ve bitki örtüsünü kaldırarak yeniden gördüğümüz devasa aynalar.
Kariyeriniz boyunca görsel kültürde radikal bir dönüşüme tanıklık ettiniz, analog fotoğraftan dijital görüntülere, Google Earth ve uydu görüntülerinden günümüzün yapay zekâ tarafından üretilen görüntülerine kadar tüm dönemleri gördünüz. Bu durum uzun süredir devam eden “gerçeklik” araştırmanızı nasıl etkiliyor?
Fotoğrafla bağlantılı bir görüntüyü hiçbir zaman bir belge olarak görmedim. Benim için fotoğraf, sanatsal, bilimsel, politik ya da coğrafi bir yorumdur. Bir fotoğrafın aktarılabilir gerçek içeriği, görselin kendisinde nadiren bulunur; asıl olan, fotoğrafın alt metninde yazandır.
Fotoğraflarınızda izleyiciler çoğu zaman başlangıçta gördüklerine inanıyor, ancak sonra görüntünün nasıl inşa edildiğinin farkına vardıklarında kendi algılarını sorgulamaya başlıyorlar. İzleyicinin içinde olduğu bu ‘şüphe anı’ sizin için önemli mi?
İyi bir fotoğraf soru sordurmalıdır. Bir görüntüyü okumaya başladığımız anda kendimize pek çok soru sormamız gerekiyor. Neden yapıldı? Neden bu şekilde yapıldı? Ne zaman yapıldı? Nerede? Kim yaptı? gibi…
Her şeyden önce, sanatçının çalışmalarını biliyorsak, bunun neden yapıldığını ve sanatçının üretimi içinde neyi yerinden oynattığını kendimize sormamız gerekir.
Fotoğraf zamanı dönüştürür, geometri ve mekân ise alt katmanı oluşturur.
Serginin adı Time Space Geometry. Zaman, mekân ve geometri arasında sizin için nasıl bir ilişki var?
Zaman, mekân ve geometri sadece fiziksel duyumlar değil; antik bir arkeolojik alanın mirasını yorumlamak için olduğu kadar modern bir megakentin biçimini anlamak için de temel unsurlar… Fotoğraf sadece zamanı dönüştürebilir. Geometri ve mekân ise alt katmanı oluşturur. Ve bu bana göre gerçekliğin imgesidir.
Perili Köşk de serginin önemli bir parçası: Eserlerinizi bu özel mekân içinde görmek, kendi fotoğraflarınızdaki mimariyi ve mekânsal nitelikleri algılama biçiminizi değiştirdi mi?
Perili Köşk adlı yapı, perili olduğuna inanılan bir yerde bulunan bir müze ve fotoğraf koleksiyonu; ve bu durum bu sergi için bütünleyici bir bağlam oluşturuyor. Bir metafor olarak bakarsak, ektoplazmalar (boyutlar arası varlıklarla iletişime geçen kişilerin vücutlarından (ağız, burun gibi) çıktığı öne sürülen şekilsiz madde) kadar boşlukta süzülen gerçeklik imgelerine benzeyen hiçbir şey yoktur bu boyutta…
Sergideki manzarayı bir bakış laboratuvarı gibi görüyorum.
Fırat Arapoğlu
Time Space Geometry, Barbieri’nin üretimini beş seri üzerinden ele alıyor. Bu beş seriyi seçerken nasıl bir kurgu üzerinden ilerlediniz; sergiyi retrospektif bir okumadan ayıran temel yaklaşımınız neydi?

Fırat Arapoğlu: Sergiyi başından itibaren kronolojik bir retrospektif olarak düşünmedim. Amacım, Olivo Barbieri’nin üretiminin farklı dönemlerini temsil eden “en önemli” işleri art arda sıralamak değil; yaklaşık elli yıllık bir süreç boyunca tekrar tekrar geri döndüğü bazı temel soruların izini sürmekti. Her seriyi birbirinden bağımsız beş bölümden çok, aynı görsel düşüncenin farklı coğrafyalarda aldığı biçimler olarak ele aldım.
Bence Barbieri’nin üretimindeki süreklilik konu seçimlerinde değil, bakışın örgütlenme biçiminde yatıyor. Roma’daki Kolezyum ve Aphrodisias’ın antik yapıları arasında ilk bakışta tarihsel bir yakınlık görebiliriz; ama bence en önemlisi, Barbieri’nin her ikisine de ölçek duygusunu değiştiren, anıtsallığı istikrarsızlaştıran bir bakış açısı getirmesi.
Dolayısıyla sergiyi retrospektiften ayıran şey, sanatçının kariyerini doğrusal biçimde anlatmak yerine, eserler arasında zamanlararası ilişkiler kurması. Ziyaretçi bir gelişim çizgisini takip etmiyor, farklı dönemlerde yeniden ortaya çıkan bir görme probleminin içinde ilerliyor.
Serginin önemli unsurlarından biri, Borusan Contemporary’nin 2023’te sipariş ettiği dokuz antik kente ilişkin yeni çalışmalar… Barbieri’nin önceki işleriyle Türkiye’de ürettiği bu yeni görüntüler arasında nasıl bir diyalog gördünüz?
Bu yeni üretimleri gördüğümde beni en fazla ilgilendiren nokta, Barbieri’nin önceki çalışmalarında kente ve çağdaş peyzaja yönelttiği bakışın arkeolojik alanda bambaşka bir zamansallık kazanmasıydı. Barbieri, Türkiye’deki antik alanlarda artık sadece fiziksel ölçeği değil, tarihsel zamanı da yeniden düzenliyor. Örneğin Aphrodisias’ta stadyumun ya da Efes ve Laodikeia’daki tiyatro yapılarının yukarıdan görünümü, mimariyi neredeyse bir diyagram hâline getiriyor. Oturma sıraları ritmik çizgilere, sahne boşlukları ise geometrik yüzeylere dönüşüyor. Ancak bunlar soyut kompozisyonlar değiller; binlerce yıllık bir tarihsel deneyimin fiziksel kalıntılarıdır. Bu nedenle çok ilginç bir gerilim ortaya çıkıyor, bir tarafta arkeolojik alanın tarihsel ağırlığı, diğer tarafta çağdaş görüntü teknolojisinin onu şaşırtıcı biçimde hafifleten bakışı bir arada…
Barbieri, antik alanlarda fiziksel ölçeği ve tarihsel zamanı yeniden düzenliyor.

Sergide antik kentlerden metropollere, uzanan çok farklı coğrafyalar var. Buna rağmen hepsinde insanın dünyayı nasıl gördüğü ve görüntü aracılığıyla onu nasıl yeniden kurduğu sorusu beliriyor. Küratöryel açıdan serginin merkezinde “manzara” mı var, yoksa aslında “bakış” mı?
Ben serginin merkezinde son kertede bakış olduğunu düşünüyorum. Manzara önemli, fakat Barbieri’de manzara hiçbir zaman kendiliğinden var olan, fotoğrafçının karşısında bekleyen tarafsız bir nesne değildir. Manzara, ona nereden baktığımız, hangi mesafede durduğumuz, hangi bölgeyi netleştirdiğimiz, hangisini bulanıklaştırdığımız ve daha önce hangi imgeler aracılığıyla onu tanımayı öğrendiğimiz ölçüde ortaya çıkıyor. Bu nedenle ben sergideki manzarayı bir bakış laboratuvarı gibi görüyorum. Barbieri bize görmenin nasıl gerçekleştiğini gösteriyor. Serginin kavramsal çerçevesinin temel sorusu da bu: Bir manzaraya tanıklık mı ediyoruz, yoksa onu bakışımızla yeniden mi kuruyoruz?
Barbieri’nin fotoğrafları ilk bakışta son derece çekici ve hatta oyunbaz olabiliyor; fakat bunların altında turizm, kentleşme, doğanın metalaştırılması gibi meseleler de yatıyor. Sergilemede bu görsel çekicilik ile eleştirel katman arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?
Bence Barbieri’nin sanatının en güçlü taraflarından biri tam olarak bu.. Eleştirel düşünceyi estetik çekiciliğin karşısına yerleştirmiyor. Fotoğraflar önce sizi kendilerine çekiyor. Ölçek şaşırtıyor, renk baştan çıkarıyor, görüntünün maket gibi görünmesi belirli bir oyun duygusu yaratıyor. Fakat görüntü karşısında biraz daha uzun kaldığınızda, bu görsel hazzın altında başka sorular belirmeye başlıyor.
Sergilemede bu nedenle eleştiriyi açıklayıcı metinlerle görüntünün üzerine bindirmek istemedik. Önce yapıtın görsel gücünün çalışmasına izin vermek, ardından izleyicinin o güzellik içinde bir huzursuzluk keşfetmesini sağlamak daha önemliydi.
İzleyicinin o güzellik içinde bir huzursuzluk keşfetmesi daha önemliydi.
Perili Köşk nötr bir “white cube” (beyaz küp) değil; tarihi, Boğaz’la ilişkisi ve gündelik çalışma hayatıyla oldukça karakterli bir mekân. “Time Space Geometry”yi bu yapıya yerleştirirken mimariyi küratöryel anlatının bir parçası olarak nasıl ele aldınız?
Perili Köşk’ü serginin kavramsal potansiyellerinden biri olarak görmek önemli. Çünkü Barbieri’nin fotoğrafları zaten nötr mekân fikrine karşı çalışan görüntüler. Her fotoğraf belirli bir coğrafyanın, belirli bir tarihin ve belirli bir bakış rejiminin içinden geliyor. Dolayısıyla onları tarihsel mimari, çağdaş ofis yaşamı ve Boğaz manzarasının aynı yapı içinde bir araya geldiği Perili Köşk’e yerleştirmek, benim için önemliydi. Burada özellikle zaman kavramının mimari düzeyde de görünür olduğunu düşünüyorum.
Benim için en güçlü ilişkilerden biri de içerisi ve dışarısı arasında oluşuyor. Barbieri’nin İstanbul fotoğrafına Perili Köşk’te bakıyorsunuz; sonra başınızı çevirip Boğaz’a, yani “gerçek” İstanbul’a bakabiliyorsunuz. Fakat o anda ilginç bir şey oluyor, dışarıdaki manzaranın da bir pencere tarafından çerçevelendiğini fark ediyorsunuz. Böylece fotoğrafın çerçevesiyle mimarinin penceresi arasında bir ilişki kuruluyor.
Bu yüzden Perili Köşk, sergide yalnızca eserlerin asıldığı bir bina değil; ziyaretçinin bakışını sürekli yeniden konumlandıran aktif bir unsurdur. Barbieri’nin fotoğrafları nasıl bize her bakışın belirli bir açıdan kurulduğunu hatırlatıyorsa, Perili Köşk de izleyiciye fiziksel olarak aynı deneyimi yaşatıyor.
Kapak Görseli: Olivo Barbieri, Ephesus, 162×214 cm, 2023
İstanbul’un hem sanat tarihi açısından dikkat çeken hem de modern dönemin görülmeye değer en önemli müzelerini keşfedin.


