Contemporary Istanbul Bloom, 15-19 Nisan 2026 tarihleri arasında Lütfi Kırdar Rumeli Salonu’nda sanatseverleri ağırlamaya hazırlanıyor. Bu yıl seçkimizde yer alan ve malzemenin sınırlarını zorlayan bu özgün hikayeleri yerinde deneyimlemek, sanatın geçmişle kurduğu o derin bağlantının izini sürmek için rotanızı fuara çevirebilirsiniz.
Her sanat fuarı, görsel bir şölen olmanın ötesinde, sanatın güncel nabzını tutan ve malzeme ile kurulan ilişkinin evrimini gözler önüne seren bir platformdur. Bu yıl Contemporary Istanbul Bloom seçkimi oluştururken malzeme ve fikir açısından özgünlük, özgürlük ve en önemlisi geçmiş ile bugün arasındaki o sarsılmaz bağlantı temel rehberim oldu.
Bir küratör ve sanat danışmanı olarak, seçkimi sadece estetik bir beğeni üzerine yapmak yerine, malzemenin sınırlarını zorlayan, alışılmışın dışında tekniklerle kendi özgür dilini kuran ve geleneksel olanı güncel bir süzgeçten geçiren bağlantıları izleyerek kurguladım. Koleksiyon kurgusunda fark yaratacak, sanat tarihsel referansları modern bir vizyonla harmanlamış yetenekleri gün ışığına çıkarmak, danışmanlık pratiğimin temelini oluşturuyor.
Bu yazıda, Bloom’un sunduğu geniş yelpazeden malzeme kullanımıyla şaşırtan, fikriyle özgürleşen ve gelenekle olan bağlantısını koparmadan bugünü konuşan 10 eseri mercek altına alıyoruz.
- Özlem Yenigül, “Now I’m Going to Tell You the Truth as It Is” (2026)
- Enis Malik Duran, “Döngü / Circle” (2025)
- Ozan Dursun, “b” (2024)
- Murat Durusoy, “PNS V.3.” (2026)
- Mathilde Melek An, “The KAftan _ memorabilia #1” (2024)
- Beyza Demirci, “Algının İnşası” (2026)
- Tao Ulusoy, “Hatırlamanın Tarak Sesleri” (2025)
- Massimo Giannoni, “Lampadario” (2026)
- Leyla Borovalı, “Vessel 28” (2025)
- Kübra Boy, “Hemhal-3” (2026)
Özlem Yenigül, “Now I’m Going to Tell You the Truth as It Is” (2026)

Sanatçı, kendi hayatından süzülen tanıdık formları, sanat tarihinin derinliklerinden kopup gelen mitolojik tanrıça figürleriyle modernize edilmiş bir amforada buluşturuyor. Tufting ve punch-needle gibi dokunsal ağırlığı yüksek teknikleri kullanması, “tarihin dokusunu” fiziksel bir katman olarak tuvale taşıyor. Bu eser, kadının içsel mekanda kendi kimliğiyle kurduğu o derin ve bazen kırılgan bağlantıyı, ipliklerin titizliğiyle dışa vuruyor.
5 gün sürecek CI Bloom’u gezmek için biletinizi alabilirsiniz!
Enis Malik Duran, “Döngü / Circle” (2025)
Duran, post-hümanist bir bakış açısıyla insan-doğa ilişkisinin sancılı çelişkilerini ele alıyor. Eserin üç panelli yapısı, Hieronymus Bosch’un “Dünyevi Zevkler Bahçesi” tablosuna güçlü bir referans gönderirken; sanatçı bu tarihsel formu meta-coğrafya kavramıyla harmanlayarak güncel bir okuma sunuyor. Ahşap üzerine karışık teknikle uygulanan bu iş, manzaranın nasıl siyasi bir özneye dönüştüğünü ve toprakla kurulan iktidar bağlantısını sorguluyor.

Ozan Dursun, “b” (2024)

Farklı malzemelerin dinamik ilişkisini odağına alan Dursun, mermer ve kumaşı alışılagelmişin dışındaki formlarda buluşturuyor. Geleneksel bir heykel başını, yumuşak bir kumaş kıvrımının üzerine yatırarak keskin bir yapı sökümüne imza atıyor. Mermerin klasisizmi ve soğuk sertliği ile kumaşın sıcak dokusu arasındaki gerilim, sanat tarihindeki “yüceltme” ve “sergileme” arasındaki bağlantıyı doğrudan sorguya açıyor.
Murat Durusoy, “PNS V.3.” (2026)
“Ya ben gerçekten bütün dünyayı böyle görüyorsam?” sorusundan yola çıkan Durusoy, fotoğrafı geleneksel anlatının dışına çıkararak katmanlı bir nesneye dönüştürür. Dijital araçların sınırlarını zorlayan bu yaklaşım; doğa ile dijitalleşmenin birleşimiyle ortaya çıkan estetik bir “tedirginlik” sunar. Fotoğraf artık sadece bir yüzey değil, teknolojik limitlerin bozulmasıyla oluşan fiziksel ve kavramsal bir bağlantıdır.

Mathilde Melek An, “The KAftan _ memorabilia #1” (2024)

Normandiya ile İstanbul arasındaki çift kutuplu kimliğinden beslenen sanatçı, hafıza ve çok kültürlülük temalarını işler. Plastik sanatlarda sıkça yorumlanan “kaftan” imgesini, geleneksel bir zanaat olan yorganlama (kapitone) tekniğiyle yeniden hayat buldurur. Sökülebilir yorgan parçaları ve denim malzeme kullanımı, kaftanı geçmişin görkemi ile bugünün gündelik objesi arasında kurulan bir bellek bağlantısına dönüştürür.
Beyza Demirci, “Algının İnşası” (2026)
Sıra dışı bir sergileme tekniğiyle bizi karşılayan bu anamorfik yerleştirme, doğru ve yanlış kavramlarının bakış açısına göre nasıl değiştiğini kanıtlar. Maun, misina ve bakırın mekanda askıya alınmasıyla kurgulanan bu tasarımda gerçek, izleyici ancak o “tek ve doğru” açıya geldiğinde görünür kılınır. Parçalar arasındaki bu gizli bağlantı, algının ne kadar inşa edilmeye muhtaç olduğunu gösterir.

Tao Ulusoy, “Hatırlamanın Tarak Sesleri” (2025)

Bireysel hafıza ile kolektif bilinç arasındaki o görünmez bağlantıları odağına alan Ulusoy; masumiyet, haz ve kayıp kavramlarını kırılgan bir dengede ele alır. Tuval üzerine akrilik boyanın akışkanlığı ile tarak nesnesinin somut varlığı, izleyiciyi kişisel hatıralara doğru sessiz bir yolculuğa çıkarır. Belleğin nesneler aracılığıyla duyusal bir deneyim olduğunu anımsatır.
Massimo Giannoni, “Lampadario” (2026)
Kütüphaneleri yerinde gözlemleyerek tuvale aktaran Giannoni, kendine has “eskitilmiş” teknikle bu mekanların modern dünyadaki konumunu sorgular. Dijitalleşme ile unutulmaya yüz tutan bu bilgi sığınakları, Giannoni’nin fırçasında görsel bir anıta dönüşür. Sanatçı, eskitme dokusuyla geçmişin tozlu rafları ve bugünün kütüphane algısı arasındaki hüzünlü bağlantıyı ölümsüzleştirir.

Leyla Borovalı, “Vessel 28” (2025)

Borovalı, Akdeniz bölgesinin ipek yorganları ve iğne oyaları gibi zengin tekstil mirasından aldığı ilhamı seramiğin diline tercüme eder. El işlemesi desenlerin tutku dolu hikayeleri, yüksek dereceli seramiğin kalıcılığıyla buluşur. Bu eser, bellek ile malzeme arasında kurulan dokunsal bir bağlantıdır; bir kumaşın yumuşaklığı, kilin sert formunda yeniden hayat bulur.
Kübra Boy, “Hemhal-3” (2026)
Seçkinin finalinde Kübra Boy, geleneksel Türk çini sanatını radikal bir şekilde dönüştürür. Klasik vazo formunun içinden yükselen akciğer ve göğüs kafesi görüntüsü, adeta bir insan gibi nefes almaya çalışan canlı bir nesne sunar. Vazodaki o bilinçli tamamlanmamışlık, hayatta kalma çabasının simgesidir. Sanatçı, “eskiyle nefes alma” güdüsünü, geleneğin bugün hala bir soluk kaynağı olabileceğine dair sarsıcı bir bağlantıyla anlatır.



