Sanat ve doğa arasındaki derin bağı keşfeden yenilikçi duyusal enstalasyonlarıyla tanınan sanatçı ikilisi A.A.Murakami, Yeni BMW 7 Serisi’nden ilhamla tasarladıkları Symbiosis’le Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu için İstanbul’a geldi. Soluğu Tersane’de aldım.
Bir Bakışta Contemporary Istanbul A.A.Murakami Symbiosis
Tokyo ve Londra merkezli sanatçı ikilisi A.A.Murakami, Yeni BMW 7 Serisi’nden ve “BMW Symbiotic Drive” vizyonundan ilhamla tasarladığı “Symbiosis” enstalasyonunu Contemporary Istanbul’un 21. edisyonunda sergiliyor. Sanatçılar, “Ephemeral Tech” yaklaşımıyla teknolojiyi ön plandan çekip doğanın geçiciliğini ve insan-makine birlikteliğini merkeze aldıklarını belirtirken; 2050 dünyasında sanatçıların rolünün kaybolabileceğini ancak insanın doğa ve estetiğe olan arzusunun baki kalacağını vurguluyor.
“Symbiosis” enstalasyonunu, haziranda Art Basel’de sergilendiğinde gidip göremediğim için çok üzülmüştüm. Tokyo ve Londra merkezli sanatçı ikilisi Azusa Murakami ve Alexander Groves’un “Symbiosis”i, Yeni BMW 7 Serisi’ni merkeze alıyor. Bu eser, BMW’nin “Neue Klasse” vizyonu kapsamında geliştirdiği, sürücü ve otomobil arasındaki etkileşime dayalı BMW Symbiotic Drive yaklaşımını da sanatsal bağlama taşıyor. Otomobil, sanat ve insan ilişkisi her zaman ilgimi çekti; her fırsatta bu konuda bir şeyler öğrenmek istedim. Fırsat ayağıma geldi. Hem Symbiosis hem de A.A.Murakami ikilisi Contemporary Istanbul’un 21. edisyonu için İstanbul’daydı.
Mavi, loş bir odada karşılaştığımız Symbiosis’te, sanki bir kaya parçasının üzerinde baloncuklar oluşuyor ama onların nasıl hareket edeceği ya da ne zaman patlayacağına ya izleyici ya da zaman karar veriyor, makine kontrol etmiyor. Yani siz bir eylemde bulunursanız bir fark oluşturuyorsunuz, yoksa baloncuklar kendi kendine kayıp gidiyor. Kim bilir kaç yüz milyon baloncuk ziyan ettik şu hayatta! Enstalasyonun teknoloji tarafını incelemek de çok ilginç. Bir taraftan etrafında dolaşıyor, heykelin içinden çıkan baloncukların yarattığı bu geçici anları görüyorsunuz. Sonra arka tarafa geçip sistemin nasıl çalıştığını izliyorsunuz.
A.A.Murakami’nin “Ephemeral Tech” olarak tanımladığı sanat pratiği ile BMW’nin insan ve otomobil arasındaki etkileşimi yeniden düşünmeye yönelik BMW Symbiotic Drive yaklaşımının kesiştiği noktayı, eserleri New York’taki MoMA, Paris’teki Centre Pompidou ve Hong Kong’daki M+ müzelerinin kalıcı koleksiyonlarında yer alan sanatçılarla konuştum.
“Teknoloji arka planda kalsın istiyoruz”

“Symbiosis” birlikte yaşamak, birlikte var olmak anlamına geliyor. Bu sizin için sadece bu işin adı mı, yoksa sanat pratiğinizi de tanımlıyor mu?
Alexander Groves: İkisi de diyebilirim. Birlikte çalıştığımızda her şey çok doğal ilerliyor. Fikirlerin nereden geldiğini gerçekten bilmiyoruz. Aramızdaki diyalogdan ortaya çıkıyorlar. Dolayısıyla bu gerçekten bir simbiyoz.
Çalışmalarınızda teknolojiyi doğayı kontrol etmek için değil, doğaya kendi biçiminde hareket edebileceği bir alan açmak için kullanıyorsunuz. Bu fikir nereden geliyor?
Azusa Murakami: Teknolojiyi işin merkezindeki unsur olarak değil, işlerimizi gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanıyoruz. Buna “Ephemeral Tech” diyoruz. Ephemeral Tech, doğadakine benzeyen doğal fenomenler yaratmak için teknolojiyi kullanmakla ilgili. Ancak bunlar aslında makineler tarafından yaratılıyor. Dolayısıyla teknolojinin baskın unsur olmasını istemiyoruz. Daha çok, zaten orada bulunan ve arka planda kalan bir şey olmasını istiyoruz.
Ephemeral Tech (Geçici Teknoloji) Nedir?
LED paneller veya dijital ekranlar yerine sis, su, plazma ve baloncuk gibi fiziksel/organik fenomenleri makineler aracılığıyla anlık ve geçici deneyimlere dönüştüren çağdaş sanat yaklaşımı.
Ephemeral Tech fikrinden bahsettiniz. Geçici ve yok olan şeyler sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?
A.G.: Temel olarak şöyle düşünüyorum: Teknolojiyle bir deneyim yaşadığınızda, onu duraklatabileceğinizin, geri sarabileceğinizin ve başka bir zaman yeniden oynatabileceğinizin farkındasınızdır. Değişmemiştir, yaşlanmamıştır. Ama doğaya tanıklık ettiğinizde, örneğin kiraz çiçeklerinin dökülmesini izlediğinizde, bunun geçip giden bir an olduğunun, sizin de gelip geçici olduğunuzun ve bir daha asla tekrarlanamayacak bir şeyi paylaştığınızın farkına varırsınız. Böylece o deneyimle çok derin bir bağ kurarsınız. Bizi ilgilendiren şeylerden biri de bu. Yani bir şeyin yok olması, onu daha anlamlı hale getiriyor.

Çok etkileyici. Symbiosis’te makine baloncukları yaratıyor ama onların nasıl hareket edeceğini ya da ne zaman patlayacağını kontrol etmiyorsunuz. Kontrolü bırakmak sizin için neden önemli?
A.M.: Kontrol edemediğiniz bir unsurun olması ve kontrolü doğaya bırakmanız gerektiğinde ortaya çıkan şey bence çok heyecan verici. Biz bu geçici işlerin var olabileceği koşulları yaratıyoruz. Sonrasında ise yerçekimine ve doğa yasalarına teslim olmanız gerekiyor.
Teknoloji genellikle kontrol ve kusursuzlukla ilişkilendiriliyor. Siz ise teknolojiyi değişim ve belirsizlik yaratmak için kullanıyorsunuz. Bu bir paradoks değil mi?
A.G.: Evet. Bizi ilgilendiren şeylerden biri, belli bir sistem kurmak ve ardından onun kendi başına bir hayat kazanmasını sağlamak. Dolayısıyla kontrolü kaybettiğinizde iş daha ilginç hale geliyor. Belki de evcil hayvan olarak bir robot beslemekle bir köpek beslemek arasındaki fark gibi.
İzleyiciyi fiziksel ve duyusal bir deneyime davet ediyorsunuz. Yapay zekâ çağında psikolojik deneyim hâlâ neden bu kadar önemli?
A.M.: Bence dijital bir ekrana bakarken ya da dijital bir arayüzle etkileşim kurarken, kendi fiziksel varlığınızla aynı fiziksel yasaların içinde değilsiniz. Bu yüzden onunla ilişki kurmak size aynı şekilde mümkün gelmiyor. İnsanların bu tür işlerle karşılaşabilmesi ve doğaya yakın ama tam olarak doğa olmayan bir an yaşayabilmesi bence önemli. Çok tuhaf bir deneyim. Ve her gün yaşayabileceğiniz bir şey değil.
Her zaman hemfikir misiniz?
A.M.: Hayır.
A.G.: Evet.
A.M.: Sonunda, evet.
A.G.: Temel olarak taviz vermememiz gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla ikimizin de üzerinde hemfikir olacağı noktaya gelene kadar bir fikir üzerinde çalışmaya devam ediyoruz.
İki sanatçısınız ama A.A.Murakami adı altında tek bir sanatçı gibi üretim yapıyorsunuz. Bir fikir nasıl A.A.Murakami fikrine dönüşüyor?
A.G.: Bir bakıma tek bir sanatçı olduğumuzu söyleyebilirim. Çünkü ürettiğimiz işler, ikimizin de tek başına yapacağı işler değil. Yani A.A. Murakami olarak yaptığımız işler bir anlamda tek bir sanatçıdan çıkıyor. Çünkü bireysel olarak çok farklı şeyler üretirdik.
BMW ile çalışırken, mühendislik ve teknolojiye güçlü biçimde odaklanan bir markayla kurduğunuz bu ilişki projeye yaklaşımınızı nasıl etkiledi?
A.M.: Biz genellikle teknolojimizi gizleriz. Bu, enstalasyonumuzun teknolojik kısmını ilk kez görünür hâle getirdiğimiz çalışma. İki tarafı birden görmek gerçekten çok ilginç. Bir taraftan dolaşıyorsunuz, heykelin içinden çıkan baloncukların yarattığı bu geçici anları görüyorsunuz. Sonra arka tarafa geçip sistemin nasıl çalıştığını görüyorsunuz. İşin nasıl ortaya çıktığına dair bir his oluşuyor. Bu iki taraf arasındaki uyum da gerçekten çok ilginç.
“Otomobil ile insan arasında bir simbiyoz var.”
Bir otomobili, baloncuk kadar kırılgan ve geçici bir şeyle bir araya getiriyorsunuz. Bu karşıtlık sizin için ne ifade ediyor?
A.G.: Bence bir otomobile baktığınızda aslında bir makineyle insanın birleşimini görüyorsunuz. Burada da bir tür simbiyoz var. Uzayda hareket ediyorsunuz ve otomobil, bir anlamda sizin ve deneyiminizin bir uzantısına dönüşüyor. Dolayısıyla bunun aslında oldukça duyusal bir şey olduğunu söyleyebilirim. Bu işte de teknolojiyi doğal güçlerle bir araya getiriyoruz.
Kendi simbiyozunuzu nasıl tanımlarsınız?
A.G.: Temel olarak, yeni doğal fenomenler yaratmak için teknolojiyi kullanıyoruz. Ortada bütün bu teknoloji ve hassasiyet var. Sıvıları taşıyor ve bu baloncukları oldukça istikrarlı bir biçimde yaratıyor. Ama sonra kontrolü fiziksel dünyaya devrediyor. Bir şeyin makineden çıkıp fiziksel dünyaya geçtiği ve ardından yok olduğu o an bizi gerçekten çok ilgilendiriyor. Peki o şey neyin arasından geçiyor?
“İstanbul, Asya ile Avrupa, Doğu ile Batı arasındaki, nihai simbiyoz.”

Şimdi İstanbul’dasınız. Bir iş farklı bir şehre ve kültüre geldiğinde sizce değişiyor mu? Sizce Symbiosis, İstanbul’da farklı bir anlam kazanıyor mu?
A.G.: Evet, kesinlikle. İstanbul’un, Asya ile Avrupa, Doğu ile Batı arasındaki nihai simbiyoz olarak görüldüğünü düşünüyorum. Toprakların, suların ve her şeyin birbirine karışması da bunun bir parçası. Bir de Boğaz’ın üzerindeyiz. Suyun ve ışığın o güzel, sürekli hareket eden dalgalanmasını görüyoruz. Sürekli bir akış hissi var. Dolayısıyla evet, bunun işin farklı yönlerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum.
Symbiosis, BMW’nin yeni BMW7 serisinden ilham alan bir enstalasyon. İşinizle otomobil ve BMW arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
A.M.: BMW, hassas mühendisliğiyle tanınıyor. Biz de işimizin arkasındaki mühendisliği görünür kılmak istedik. Bir otomobil, bir insan ve bizim işimizde yaşanmasını istediğimiz deneyim arasındaki bu ilişki de bunun bir parçası.
“2050’de sanatçılara ihtiyacımız olmayacak ama doğaya ve güzelliğe olacak.”

2050 yılını düşündüğünüzde, sanatçıların rolünün ne olacağını düşünüyorsunuz?
A.M.: Aslında 2050’de sanatçılara ihtiyacımız olmayacağını düşünüyoruz. 2050’de sanatçıların olmayacağını düşünüyoruz. Ama doğaya ve güzelliğe hâlâ ihtiyacımız olacak.
Sen katılıyor musun Alexander?
A.G.: Bilmiyorum. Şöyle söyleyeyim, öylesine hızlı ve katlanarak değişen bir dönemde yaşıyoruz ki bu kadar uzak bir geleceği öngörmemiz mümkün değil. Dolayısıyla sanatçılara ihtiyacımız olacağını kesin bir şekilde söyleyemem. Ama doğaya ve güzelliğe hâlâ ihtiyacımız olacağı konusunda hemfikirim.
Geçici Anların Peşinde: A.A. Murakami
A.A.Murakami, sanat ve doğa arasındaki derin bağı keşfeden yenilikçi duyusal enstalasyonlarıyla tanınan, Tokyo ve Londra merkezli bir sanatçı ikilisi. Eserleri, güneşin yolunu izleyen yapılar ya da binlerce yıl önceki yaşamı tasvir eden mağara resimleri gibi, doğal dünyayı taklit etmeye ve onurlandırmaya çalıştıkları eski geleneklerden ilham alıyor. A.A.Murakami’nin eserleri, varlığımızın hem kökeninde hem de geleceğinde yer alan doğal sistemlerle bağlantı kurma ve onlara saygı duyma konusundaki, doğuştan gelen insan arzusunu yansıtıyor.
“Ephemeral Tech” akımının öncüleri olan A.A.Murakami, bu terimi LED dizileri, projeksiyonlar ve ekranlar gibi tanıdık teknolojik arayüzlerin ötesine geçen yeni bir sanat biçimini tanımlamak için ortaya attı. Bunun yerine, teknoloji ile sis, plazma ve baloncuklar gibi soyut malzemeleri birleştirerek geçici anlar ve tamamen yeni, doğaüstü fenomenler yaratıyorlar. A.A.Murakami’nin eserleri, New York’taki MoMA, Paris’teki Centre Pompidou ve Hong Kong’daki M+ müzelerinin kalıcı koleksiyonlarında yer alıyor.
F


