Sakıp Sabancı Müzesi tarafından bu yıl 10. kez düzenlenen Müzede Sahne’nin sanat yönetmeni Ayşe Draz ile “Oyunlarla Dönüşüm” temasının nasıl ortaya çıktığını, müzenin farklı alanlarına yayılan programı, Yoko Ono sergisiyle kurulan bağı ve genç sanatçılarda gördüğü değişimi konuştuk.
Sakıp Sabancı Müzesi’nin Sabancı Vakfı desteğiyle düzenlediği Müzede Sahne, 10. yılında tiyatrodan performansa, söyleşilerden atölyelere uzanan dört günlük bir programla geri dönüyor. 27-30 Ağustos 2026 tarihleri arasında gerçekleşecek etkinliğin bu yılki teması “Oyunlarla Dönüşüm”. Sanat yönetmenliğini Ayşe Draz’ın üstlendiği program, sahneyi Fıstıklı Teras’tan müzenin bahçesine ve farklı noktalarına taşıyarak seyirciyi de bu akışın parçası haline getiriyor.
Bir Bakışta Müzede Sahne 2026
Müzede Sahne’nin 10. yıl programında tiyatro, dans, performans, söyleşi ve atölyeler bir araya geliyor. Onur Ünsal’ın sahnelediği Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri, Begüm Erciyas’ın uluslararası festivallerde sahnelenen Attika’dan Mektuplar (Letters from Attica) performansı, Yıldız, Şatonun Altında ve 9/8’lik Kıyamet programın öne çıkan yapımları arasında. Fuayede Karşılaşmalar söyleşileri, Mitolojik Hikâyeler kukla tiyatrosu, Yakın Zamanın Kaybı performansı ve farklı yaş gruplarına yönelik atölyeler de dört günlük programa eşlik ediyor.
Bu yıl programın önemli kesişim noktalarından biri, Sakıp Sabancı Müzesi’nde devam eden Yoko Ono: İçses ve İçyapı sergisi. Draz’ın hazırladığı seçki, Yoko Ono’nun katılımcılığı merkeze alan yaklaşımıyla bağ kurarken seyirci, mekân ve eser arasındaki ilişkiyi de programın merkezine taşıyor. Begüm Erciyas’ın Attika’dan Mektuplar performansı bu ilişkinin en belirgin örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.
Yer: Sakıp Sabancı Müzesi
Tarih: 27-28-29-30 Ağustos
Detaylı Programa Göz At
Bilet Al
“Oyunlarla Dönüşüm” kulağa umut veren ama biraz da merak uyandıran bir tema gibi geliyor. Bu temayı tercih etmenizin sebepleri neler?

Hem söz ettiğiniz gibi merak uyandıran bir tema olmasından ötürü, hem de benim için kişisel olarak önemli bir yere oturmasından dolayı tercih ettim. Johan Huizinga’nın Homo Ludens’te söylediği gibi, ister sanatsal anlamda olsun, ister bir çocuk oyununda ‘oyun’, insanın en temel kültür kurucu edimlerinden biri; kendi kurallarını, kendi zamanını ve mekânını yaratan, oynayanı da izleyeni de gündelik olandan alıp başka bir yere taşıyan bir güç.
Sosyolog Roger Caillois’nın da Huizinga’nın izinde genişlettiği gibi, oyun; kuralla özgürlüğün, hesapla şansın, düzenle baş dönmesinin bir arada var olabildiği kendine ait bir alan kurma gücüne sahip. Nitekim, oyun, performansın en temelinde, ritüelle birlikte onu var eden ikinci kurucu unsur. Üstelik eğlendirirken dönüşüme de kapı açıyor, bize dünyanın verili ve değişmez olmadığını, kurallarının yeniden yazılabileceğini hatırlatıyor. Zaten performans da bunu yapıyor; kimi zaman katılmaya kimi zaman tanıklık etmeye çağırdığı seyircisini de dönüştürüyor. Bazen büyük bir sarsılmayla, bazen çok küçük bir farkındalıkla, ama ben inanıyorum ki her seferinde dönüştürüyor.
Umut verici bulunması da hoşuma gidiyor açıkçası, çünkü ben içinden geçtiğimiz dönemde oyunsu kalabilmenin başlı başına bir direniş olduğuna inanıyorum. Zorluklarla boğuşmak zorunda kaldığımızda bile elimizde olan dönüştürücü güç bu; oyunsu kalabilmek, direnişimizi oyunsu bir yerden kurmak.
Programa baktığımızda tiyatro, performans, söyleşi, atölye… Türler çok farklı. Sizce hepsini aynı festivalin parçası yapan ortak ruh ne?
Aslında bugün dünyaya baktığımızda tiyatro, dans ve performans sanatının birbirlerinden ayrışan disiplinlerden ziyade birbirini besleyen, sürekli bir diyalog içinde gelişen pratikler olarak canlı sanat (Live Art) şemsiyesi altında buluştuğunu görüyoruz. Aralarındaki sınırlar iyice silikleşti, hepsi birbirinin içine eridi. Benim seçkim de bu geçişkenliği bilinçli biçimde kucaklıyor. Ama bu sezon yer verdiğimiz tüm etkinlikleri bir arada tutan asıl şey, tek bir disipline ait olmalarından ziyade içine yerleştikleri izlek. Her biri dönüşümle bir yerinden ilişkileniyor.
Bedenin geçirdiği dönüşümden sesin dönüştürücü etkisine, oradan hayatın içindeki dönüşüme ve birlikte dönüşebilmenin olanaklarına uzanan bir hat kurmak istedim. Bir söyleşi de, bir koku atölyesi de, bir çocuk oyunu da bu hattın üzerinde konumlanıyor. Benim için bir program oluşturmak zaten sadece bir seçki yapmak değil; mekânın bedensel akışını, zamanın ritmini ve seyir deneyiminin dramaturjisini birlikte kurgulamak. O yüzden farklı türler bir dağınıklık değil, aynı sorunun farklı dillerden soruluşu gibi geliyor bana.
Müzede Sahne’nin en güzel taraflarından biri, insanı tek bir salona sıkıştırmayıp müzenin içini keşfetmeye yönlendirmesi. Bu yıl izleyiciyi müzenin içinde nasıl bir akış bekliyor?

Fotoğraf: Murat Germen. © Yoko Ono

Performansa dair en sevdiğim şey de aslında tam olarak bu ele geçirilemez ve anlatılamaz oluşu; bu akışı ancak gelip bedeninizle, duyularınızla deneyimleyebilirsiniz. Ben sahnenin ille de ayrıştırılıp seyirciden koparılarak kurulması gerektiğine inanmıyorum; eleştirel bir mesafe kurulduğunda, gündelik hayatın içindeki anlar ve mekânlar da birer sahneye dönüşebilir.
Küçük bir parantez açmak isterim; bu yaz Berlin’deki Volksbühne’nin başına yıllar sonra geri dönen efsanevi direktörü Matthias Lilienthal, göreve tam da böyle bir jestle başladı. Tiyatronun önündeki Rosa-Luxemburg Meydanı’na 25 metrelik dev bir havuz kurdurdu ve tiyatronun adını geçici olarak “Volksbühne”den “Volksbad”a, yani “halk sahnesi”nden “halk havuzu”na çevirdi, giriş ise bedava. Hem şehrin çökmekte olan altyapısına ve havuzlara eşitsiz erişime dikkat çeken, hem de tam bu gündeliğin içindeki sahneyi açan bir jest bu; tiyatro geçirdiği onarımın ardından Ekim’de perdesini açana kadar, seyri bütün şehir birlikte, havuzun içinde kuruyor olacak.


Kendimi asla Lilienthal ile kıyaslayamam ama ben de Fıstıklı Teras’ta daha klasik yapıda işlere yer verirken, terasa giden yolu, bahçenin farklı köşelerini, hatta bir merdiven basamağını bile sahneye dönüştürmek üzere sanatçıları davet ediyorum. Böylece seyircinin yürüme hızı, nerede durup beklediği, nereye baktığı bile deneyimin bir parçası oluyor. Bu yıl seyri oyunlardan önce Fuayede Karşılaşmalar’la başlatıyor, oyunlardan sonraki söyleşilerle sürdürüyorum; yani karşılaşmayı salt oyun anıyla sınırlamayıp öncesine ve sonrasına yayıyorum.
Melih Kıraç’ın Yakın Zamanın Kaybı gibi işler de mekâna özel tasarlanmadığı hâlde müzenin farklı alanlarına sızarak her karşılaşmada o alanın ritmiyle yeniden biçimleniyor. Kısacası seyirciyi tek bir koltuğa değil, müze mekânını hep birlikte yaşayan bir organizmaya çeviren bir akışa davet ediyorum.
Programa baktığımızda oyunlardan çok, insanların bir araya geliş biçimi dikkatimizi çekiyor. Sizce Müzede Sahne’nin asıl başrolü bu yıl eserler mi, yoksa izleyici mi?

Ben zaten “izleyici” demektense “seyirci” demeyi tercih ediyorum; birlikte seyre çıkan, seyri birlikte kuran anlamında. Performans müzeye taşınırken aslında müze de performansın alanına taşınıyor; bu karşılıklı geçişte seyircinin bedeni de salt bakan bir konumdan çıkıp seyrin içinde konumlanan, eş eylemci bir unsura dönüşüyor. O yüzden “başrol eser mi seyirci mi” diye sorulunca, benim cevabım ikisinin arasındaki o canlı temas olur aslında; çünkü bir performans gerçekleşirken oradaysanız, bir daha tekrarı olmayacak bir anı başka seyircilerle paylaşır, geçici bir topluluğun parçası olursunuz.
Eser ancak o topluluk varsa, o an birlikte kuruluyorsa tamamlanıyor. Bu yıl benim en çok istediğim şey de zamanı tüketilen değil, birlikte kurulan bir seyre çevirmek; ve bunun “seyirci”siz mümkün olmadığını hatırlamak ve hatırlatmaktı. Yani başrolde tek bir taraf yok; başrolde karşılaşmanın kendisi var.
Yoko Ono sergisi devam ederken Müzede Sahne’nin de aynı dönemde gerçekleşmesi güzel bir karşılaşma yaratıyor. İkisi arasında bir bağ var mı?

Fotoğraf: Jesús Castrillo. © Yoko Ono
Kesinlikle var, hatta bu bağ benim için bu sezonun en kıymetli karşılaşmalarından biri. Sabancı Müzesi Marina Abramović, Suzanne Lacy ve Yoko Ono gibi performans sanatına büyük katkıları olmuş, hatta bu alanı tanımlamış öncü isimlere alan açmış bir kurum; dolayısıyla Müzede Sahne’nin bu zeminde filizlenmesi tesadüf değil. Yoko Ono, eserlerini tamamlaması, gerçekleştirmesi için seyircisine davet bırakan, katılımcı ve performatif işleriyle çığır açmış bir sanatçı.
Bu yıl ben de İçses/İçyapı sergisiyle ilişkilenen bir program tasarladım. En doğrudan göz kırpışı Begüm Erciyas’ın Attika’dan Mektuplar’ında görüyoruz; seyirci burada yalnızca izlemiyor veya dinlemiyor, bir mahkumun mektubundan kesitleri bir kulaktan kulağa oyunundaymışçasına fısıldayıp seslendirerek, kendi bedeniyle dayanışma anlatısını birlikte kuruyor. Seyirciyi eseri tamamlamaya, hatta gerçekleştirmeye çağıran bu performans, tam da Ono’nun katılım anlayışına yaklaşıyor. Seyircinin fark etmesini umduğum şey de bu: sanat eserinin bitmiş bir nesne değil, ancak seyirciyle birlikte tamamlanan açık bir davet olabileceği.
İstanbul’daki Yoko Ono sergisi 27 Aralık tarihine kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyaretçilerini ağırlayacak. Çağdaş sanatın en etkili isimlerinden biri olan Ono’nun mirasını ve bugün neden hâlâ gündemde olduğunu SSM Müze Müdürü Ahu Antmen ile konuştuk.
Son yıllarda genç sanatçılarda sizi en çok umutlandıran şey ne?
Belki de bizim jenerasyona hiç benzemiyor olmaları. Bazen bu yüzden onlara kızsam da, çok daha müdanasızlar; kendi haklarını talep etmeyi, “hayır” demeyi biliyorlar. Daha akışkanlar; disiplin sınırlarını benim kuşağımın taşıdığı o eski tedirginlikle taşımıyorlar. Birlikte üretmeye, kolektif çalışmaya, hiyerarşiyi sorgulamaya çok daha yatkınlar.
Ama beni asıl umutlandıran, bütün zorlu koşullara, kısıtlı imkânlara rağmen üretmekten vazgeçmemeleri; oyunsu kalabilmenin o direniş gücünü galiba en çok onlarda görüyorum. Hem üreten hem eğitim veren biri olarak benim işim de zaten onlara hazır cevaplar vermek değil, birlikte soru sorabileceğimiz bir alan açmak; ve o alanı onlarla paylaşmak benim kendi pratiğimi de sürekli tazeliyor.


