Yasemin Özek, yeni romanı İstanbul Limonatası’nda Büyükada’nın tarihi dokusu eşliğinde kendini keşfetmeyi, ayrılığı ve çocukluk yaralarıyla yüzleşmeyi anlatıyor.
Edebiyat, bazen kendi içimize bakmaya cesaret edemediğimiz anlarda tutulan bir ayna, bazen de çocukluğumuzun sokaklarında gezinirken karşılaştığımız tanıdık bir anıdır. Yasemin Özek, yeni romanı İstanbul Limonatası ile okuru kendi hayatıyla yüzleştiren bir yolculuğa çıkarıyor. Kendini keşfetmeyi, ayrılık süreçlerini, Büyükada’nın köklü atmosferinde büyüyen dostlukları ve çocukluk yaralarını odağına alan roman, hepimizin hayatından bir parçayı sayfalarına taşıyor.
Bir Bakışta İstanbul Limonatası Romanı
Yasemin Özek’in İstanbul Limonatası romanı, Dario’nun çocukluğundan yetişkinliğine uzanan yaşamı üzerinden kendini keşfetmeyi, ayrılığı, aile bağlarını ve çocukluk yaralarını ele alıyor. Büyükada, Dario’nun ilk aşkına, dostluklarına ve hayatındaki önemli dönüm noktalarına ev sahipliği yaparken İstanbul’un geçmişte kalan çok kültürlü yaşamına da ışık tutuyor. Romanın adındaki “limonata” ise hayatın tatlı ve ekşi yanlarının yanında umudu ve yeniden başlayabilme cesaretini temsil ediyor.
Gerçek ile kurgu arasına bir sınır koymadım

İstanbul Limonatası yeniden doğuşu, kişinin kendini keşfetmesini ve ayrılık sürecini merkezine alıyor. Ana karakterinin size teslim ettiği kişisel notları ve yaşanmışlıkları kurgularken nasıl bir sınır çizdiniz? Gerçek hayatın ham duygusu ile edebiyatın kurgusal dengesini kurmak yazar olarak sizi nasıl etkiledi?
Roman “bir insan, yaşamı boyunca kaç defa yeniden doğar?” sorusuyla başlıyor ve hikâye, Dario karakterinin çocukluğu, yetişkinliği, ailesi ekseninde bir yaşamı anlatıyor. Bu yaşam, kimi yönleriyle hepimize hem çok tanıdık hem de kendine özgü çünkü her birimizin hayat hikâyesi, parmak izi gibi birbirinden ayrı ancak hikâyemiz ne olursa olsun ortak duygularda buluşuyoruz. Ben de bu insani duyguların peşinden gittiğim için gerçekte anlatılanlarla kurgum arasına bir sınır çizme gereği duymadım. Çünkü edebiyat, yaşamın ta kendisinden beslenen bir ayna.
Dolayısıyla anlatılanlarla benim gözlemlerim ve kurduğum dünya bu hikâye etrafında birleşti. Sadece baş karakterim değil, yazdığım bütün karakterleri içselleştirmeden, hissetmeden yazamadığım için romanın ilk satırını kaleme aldığım an itibariyle önce kendilerine sonra da okura ayna tutmasını amaçladım. Elbette dramaturji açısından kendi içinde bir kurgu matematiği var. O yapıyı inşa etmek ise benim için yazarlığın en heyecan verici yanlarından biri çünkü kurgu ile duygunun kesiştiği o nokta romana hayat veriyor.
Hepimizin kendinden bir parça bulabileceği bir yaşam hikâyesi

Bireysel bir hikayeyi anlatırken, aslında bu kültürde büyümüş neredeyse herkesin çocukluk yaralarına ve ortak geçmişine dokunuyorsunuz. Tek bir karakterin itiraflarını tüm toplumun “derdine tercüman” kılma fikri yazım sürecinde kendiliğinden mi gelişti, yoksa bilinçli bir kurgusal tercih miydi?
Kendiliğinden gelişti ve içgüdüsel olarak oldu diyebilirim. Hissetmeden, içselleştirmeden yazabilmem mümkün değil. Dolayısıyla hayata dair hissettiklerim, yaşadıklarım, gözlemlediklerim, okuduklarım ve tanıklık ettiklerim… Kısacası hayatın ta kendisi kelimelerle hikâyede yerini buldu. Yaşadıklarımıza verdiğimiz tepkiler ayrışabilir, farklılık gösterebilir ama içimizdeki o his çok ortak: duyguların dili, cinsiyeti, yaşı yok…
Sanırım farklı yaşlardan okuyup da benzer yorumlar almamın en büyük sebebi bu. Okurlardan “sanki beni yazmışsınız” diye mesajlar alıyorum. Kimi babasını anımsamış, kimi annesiyle ilişkisini gözden geçirmiş. Herkesin hayatında bir yere dokunmuş olması benim için büyük bir mutluluk. Başta da söylediğim gibi bunun en büyük sebebi, karakteri yalnızca yaşadıklarıyla değil, hissettikleriyle de anlamaya çalışmam. Bu bir yaşam hikâyesi… Ama belki de hepimizin kendinden parça bulabileceği bir yaşam hikâyesi.
Büyükada, Dario’nun hayatındaki en önemli dönüm noktalarının yaşandığı yer
Kitapta Büyükada çocukluk yaralarının, Ada kültürünün ve o nefis yaşam tarzının aktığı canlı bir fon. Ada’nın geçmişi ve kendine has atmosferi, karakterin iç dünyasındaki dönüşümü ve yüzleşmeleri nasıl besledi?
Bir yazar olarak bütün romanlarımda mekânları, semtleri birer karakter olarak ele almayı tercih ediyorum. Çünkü hikâyeler de kişiler de içinde yaşadıkları mekândan, sokaklarında yürüdükleri semtten izler taşır. Bu izler anılarımızı zenginleştirir, duygularımızı besler. Bir mekân; atmosferiyle, kokusuyla, çiçekleriyle kısacası kendine has özellikleriyle hafızamızda unutulmaz bir yer edinir. Büyükada da İstanbul’un en büyülü köşelerinden biri.
Ayrıca ana karakter Dario’nun da hayatının en önemli dönüm noktalarını yaşadığı yer. Kışın Şişli’de geçirdiği yalnız çocukluğunun aksine, ilk aşkını adada buluyor, ömürlük dostlarıyla adada tanışıyor ve aslında kabuğundan yine adada sıyrılıyor. Dolayısıyla bir mekândan çok daha fazlası… Hayatı boyunca kaybetmemeye çalıştığı çocuk neşesinde, umudunun temelinde ada günleri yatıyor.
Büyükada’nın hikâyedeki öneminin yanı sıra değinmeden geçemeyeceğim bir şey daha var ki geçen yıllarla birlikte İstanbul başta olmak üzere tüm adalar ve Büyükada da ne yazık ki değişime uğradı. Şehrin bazı köşeleri eski ruhunu kaybetti, insanlar birbirinden biraz daha uzaklaştı, çok kültürlü yaşamımızın zengin dokusu da zamanla gölgede kaldı. Bu sebeple biraz da geçmişin hafızasını tutmak, özlediğimiz günlere bir selam vermek istedim.
Kitabın adı ve sayfalar arasına yayılan yemek/yaşam kültürü okuyucuda tatlı-sert bir nostalji bırakıyor. İsmindeki “limonata” vurgusu; çocukluğun masumiyetini mi, yoksa hayatın ekşi ve tatlı sürprizleriyle yüzleşmeyi mi simgeliyor?
Her ikisi de diyebilirim. Limonata çok sevdiğim bir içecek olmasının yanı sıra kelime olarak da dilimizde bir içecekten çok ötesi. Bende uyandırdığı his ise tatlı, ekşi ve ferah. “Hava da limonata gibi” dediğimiz bir tabirimiz var ki genel olarak neşeli, püfür püfür ve keyifli anlar için kullanıyoruz. Yani umut içeren bir kelime. Nitekim Dario da hem çocukluk yaralarına hem de yaşadığı türlü zorluklara rağmen umudunu canlı tutmaya çalışan bir karakter. Kişisel olarak da umut, benim için yaşamın tadına varabilmenin en güçlü anahtarı. Bu yüzden limonata, romanın dünyasında sadece geçmişi değil, yeniden başlayabilme cesaretini de temsil ediyor.
Çocuklarımın yanı sıra, altı yaşındaki beni de büyüttüm onlarla.

Kitapta en çarpıcı unsurlardan biri, ebeveynlerin bir çocuğun gözünden süzülen resmi. Bir yetişkinin kendisini keşfetmesinin, 40 yaşında yeniden doğuşunu ve evliliğini bitirme cesaretini gösterirken, geride bıraktığı veya taşıdığı “çocukluk yaraları” ebeveynlik rolünü nasıl şekillendiriyor?
Kitabı yazarken dengeyi kurmak için en çok çaba harcadığım konulardan biri de buydu. Hikâyenin bir tarafında anne babası boşanırken hayli yara almış 6 yaşındaki Dario, diğer tarafında kendi ayrılık sürecinde çocuklarını gözetmeye çabalayan 40 yaşındaki Dario. İç içe geçen bir kurguyla anlattığım hikâyede, bir noktada karakterin de bu soruyu cevaplaması gerektiğini hissettim.
Sözü o bölüme bırakayım: “Çocukluğumdaki o kavruk hâlim, yalnızlığım, kimseye karşı çıkamayan o güvensizliğim, kendi çocuklarım söz konusu olduğunda yok oluyordu. İnsan sanırım baba olunca, kendinin en iyi versiyonu olmak için çabalıyor en çok. O çaba da bir yanıyla altı yaşındaki seni de çocuklarının arasına katıp iyileştiriyor; sen bir çocuk daha büyütüyorsun aslında. Ben de çocuklarımın yanı sıra, altı yaşındaki beni de büyüttüm onlarla.”
Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmek en büyük dileğim.
Kitabı bitiren bir okurun, kendi geçmişine, sakladığı duygularına veya aile bağlarına bakışında nasıl bir dönüşümle masadan kalkmasını hayal ettiniz?
En başta kendimizi tanımaya ve anlamaya çalışarak… Hepimizin yaşadığı zorluklar ya da kırılma noktalarımız farklı ama en temel ihtiyaçlarımızdan biri aidiyet duygusu. Yalnız gelip yalnız gitsek de arada yaşadığımız tüm yıllarda, yaşamımızın bütün evrelerinde ailelerimizden başlayarak dostlarımızla, çevremizle, şehrimizle hemhal oluyoruz. Görülme arzumuz, tüm yaşamamız boyunca elimizden tutuyor. Bu istek kimi zaman bizi olmadığımız gibi konuşmaya, davranmaya itebiliyor maalesef.
Halbuki hepimiz bir bütünün parçası olsak da tüm duygularımızla biriciğiz ancak yalnız değiliz. Başkaları da kendi görünmeyen mücadeleleriyle baş etmeye çalışıyor. Bunun farkına varıp birbirimizi de olduğumuz gibi kabul etmek, her türlü ilişkimizde geçinmeye gönlümüzün olması en büyük dileğim. Bu romanda da hayatın bizi farklı duygularla sınamasını, kendimize ve özümüze kavuşma cesaretini anlatırken ön yargılardan uzak, saygıyla bakabilmemizin altını çizmek istedim. Ve günün sonunda şu duyguyla yatağa yatabilmek sanırım; yaşamak sen ne güzel bir şeysin!
İstanbul Limonatası, yalnızca bir karakterin kurgusal yaşam öyküsünü sunmakla kalmıyor; her birimizi kendi geçmişiyle, ada vapurlarındaki çocukluk anılarıyla, ebeveynliğiyle ve en önemlisi “kendisi olma” cesaretiyle baş başa bırakıyor. Yaşamın sunduğu tatlı-ekşi sürprizleri umutla kucaklamayı hatırlatan bu ilham verici söyleşi için Yasemin Özek’e teşekkür ederiz.


