Sanatçı ve psikiyatrist Rahşan Düren, eş zamanlı olarak hem Venedik’te hem de İstanbul’da gerçekleşen yeni sergisi “Play Again” ile izleyiciyi sarsıcı, ham ve felsefi bir deneyime davet ediyor.
Venedik Bienali ile paralel olarak San Clemente Adası’nın derin yalnızlığını ve melankolisini arkasına alan sanatçı, adanın çok katmanlı geçmişinde önceki sergisi Verwegenheit’ın resimlerini yeni heykelleriyle buluşturuyor. Diğer yandan İstanbul’da Tarhan Han, 20 Mayıs’ta kapılarını bu bütünsel döngünün devamına açtı. Siyahın mutlaklığını, endüstriyel üretimin kolektif ruhunu, malzemenin insan yıkımı ve yaratımıyla olan varoluşsal bağını Rahşan Düren ile konuştuk.
İki Boyuttan Üçüncü Boyuta Varoluşsal Geçiş

“Play Again” sergisindeki heykeller, bir önceki serginizin içinden “doğmuş” hissiyatı veriyor. Bu geçişi, iki boyutlu bir düşüncenin üçüncü boyuta taşması mı yoksa eski bir formun kabuk değiştirerek kendini yeniden var etmesi olarak mı görmeliyiz?
Bu aslında varoluşsal (ontolojik) bir geçiş; önceki sergide resimlerin bir sesi, bir yoğunluğu ya da bir düşüncesi vardı. Bu sergideki heykel ve yerleştirmelerin (enstalasyonların) ise artık bir bedeni ve davranışı var. Bu bağlamda, düşüncenin davranışa, fikrin ise doğrudan bir adanmışlığa ve eyleme dönüşümü diyebiliriz.
Bu sergiyi özellikle “oyun” kavramı altında ele alarak eyleme vurgu yapmasını istedim. Friedrich Schiller’e göre oyun, varoluşsal eylemin en hakikatlisidir; “İnsan tam anlamıyla insan ancak oyun oynadığında insan olur” der. O sebeple “Play Again” bana göre varoluşsal bir buyruktur (emirdir). Heykeller mekâna sızar, onunla bir arada yaşar ve alanı tamamen kuşatır. Sergi, pasif izlenilen bir şey olmaktan öte bir deneyime, bir katılıma dönüşüyor. Verwegenheit zaten bir beden için çığlık atıyordu; Play Again işte o bedendir, nefes almaktadır, var olmuştur ve tam da bu sebeple saf bir deneyimdir.
Siyahın Hakikati ve Uygarlığın Hammaddesi

Siyah, genellikle mutlaklığı veya bir sonu temsil eder. Heykellerinizdeki bu yoğun siyah kullanımı, malzemenin doğasına bir vurgu mu, yoksa formun ötesinde bir “boşluk” yaratma çabası mı?
Siyah kökten üreticidir. Entropi (düzensizlik) artışı fiziksel bir gerçektir; kapalı sistemlerde düzensizlik artar ve form çözülür. Ama yeni formlar ancak bu kaotik zeminden doğabilir. Evren de karanlıktan başladı, tüm formlar o karanlığın içinden çıktı. Heykellerde kullandığım polietilen petrolden elde ediliyor ve siyah onun özüdür. Bu malzemeyi seçmek salt estetik bir tercih değil; dünyanın bugünkü zamanın ruhuna verilmiş bir yanıttı. Petrol, bu uygarlığın hem enerjisi hem de mezarıdır, yıkımıdır. Çünkü yıkım insanoğlunun içindedir; Freud bunu ölüm dürtüsü olarak adlandırdı. Bu dürtü, yaratma dürtüsüyle eşit güçte ve eşit derecede köklüdür. İşte bu heykeller o malzemeden, yani yıkımın hammaddesinden yapıldı. Ve siyahlar… Çünkü kimse kendini kandırmasın, şu an bu dünyanın gerçek rengi siyah. Zamanın ruhu bize bunu zaten söylüyor: Siyah, hakikatin rengidir.
Renk ilişkiseldir; nesnenin bir özelliği değil, algının ürettiği bir şeydir. Süsleyicidir (ornamental), görecelidir ve her zaman başka bir şeyin aracıdır. Siyah ise rengin öncesidir. Tüm dalga boylarını yutar, geri vermez; orada kavram da kelime de tutunamaz. Dil, siyahta çözülür. Fakat bu malzeme 220 derecede kaotik, düzensizliği yüksek ve belirsiz bir kıvamdayken yeni bir formun doğmasına izin verir. Siyah bir son değil, dönüşümün ilk aşaması, yeniden değişimin bir ihtimalidir. Sanat da zaten bir ihtimaldir ve Play Again tam olarak buradan; yıkımın içinden, karanlığın zemininden, yani o “yeniden” (again) kısmından başlıyor.
Atölyeden Sanayi Çarklarına: Kolektif Bir Dönüşüm

Bir sanatçı için atölye genellikle kişisel ve korunaklı bir alandır. Üretimlerinizi bir fabrikaya taşımak, oradaki endüstriyel disiplin ve ölçek, heykellerinizin karakterini nasıl dönüştürdü?
Sanayi benim için tam anlamıyla doğru yerdi. Kişisellik zaten yalnız başına var olamaz; bireyselle her zaman bir ilişki içinde olmak zorundadır. Atölye korunaklıdır ama dünyadan kopuktur; fabrika ise dünyanın materyalist yapısının tam merkezindedir, en sert ve en hakiki yer orasıdır. Hatta üretim sürecinde sergiyi doğrudan o fabrikada mı yapmalıyım diye ciddi ciddi düşündüm. Bu süreçte deneyimlediğim en değerli şey, sanatın herkesin içinde gizli bir ihtimal olarak var olduğunu görmek oldu. Fabrikada çalışan forkliftçiden sanayiciye kadar herkes birer sanatçıya dönüştü. Bu benim için en beklenmedik, en gerçek ve en umut verici andı. Orada aylarca çalışarak birbirimizin katılaşmış taraflarını çözdük ve birlikte var olduk. Bunu asla unutmayacağım; bizi birleştiren ve yaşamak dediğimiz şeye derin bir anlam katan bir deneyimdi. Asıl eser, heykellerden de öte, birbirimizin içinde açtığımız o görünmez yarıklardı. Benim için sergi o fabrikada başladı ve orada bitti; sonrası zira teferruattı.
Malzeme tercihinizde “petrol atığı” hissi uyandıran bir doku olması, günümüzün ekolojik kaygılarına mı yoksa insanlığın arkasında bıraktığı “sentetik kalıntılara” mı bir gönderme yapıyor?
Üretime başlarken aklımda ne ekoloji ne de bir bildiri (manifesto) vardı; sadece siyahın arayışı ve o siyahı taşıyabilecek doğru malzeme vardı. Ancak sembolik düşünceden uzak, son derece gerçek bir bildiri var burada: Malzeme 220 derecede eriyor, forma girebiliyor ve yalnızca 5 dakika içinde donuyor. Burada zamana karşı, kontrolün mümkün olmadığı, teslim olmanın kaçınılmaz olduğu sert bir eylem söz konusu. Bu benim için çok hayati bir deneyimdi; çünkü hayatın kendisi de tam olarak böyle bir şey.
Fabrikadaki üretim süreci fiziksel güçle, makinelerle ve sanayinin ritmiyle birleşiyor. Sanatın “el yapımı” doğası ile endüstrinin “seri ve soğuk” üretimi arasında bir çatışma mı yaşandı, yoksa bir iş birliği mi?
Orada tüm sınırlar kayboldu. Sanayi bir atölyeye dönüştü; sanatçı, işçi ve sanayici rolleri tamamen eridi. Ellerimizde, bedenlerimizde gerçek yanıklar vardı. Ve bundan aldığımız o kolektif haz ve coşkuya hepimiz eşlik ettik. Tüm makineler, seri üretim baskısı ve o endüstriyel ritim bir anda yok oldu. Ortam artık soğuk da değildi. Her gece, bitmesini hiç istemediğimiz muazzam bir deneyime dönüştü.
Venedik ve San Clemente’nin Yaralı Hafızası

Hem bir sanatçı hem de bir psikiyatrist kimliğinizle, yüzyıllarca bir akıl hastanesine ev sahipliği yapmış, ‘delilik’ ve ‘tecrit’ kavramlarının duvarlarına sindiği San Clemente Adası’nda eserlerinizi sergiliyorsunuz. Sanatınızın şifa verici gücü ile mekanın melankolisi ve yaralı geçmişi arasında nasıl bir diyalog kuruldu?
San Clemente izole bir ada ve tecrit (izolasyon) bazen sanatın değil, dönüşümün temel şartıdır. Bu adanın tarihi son derece katmanlı; kapatılmanın, sessizliğin ve yeniden açılışın tarihi. Ada, 1873’ten 1992’ye kadar toplumun okuyamadığı, çözümsüz bulduğu insanları kapattığı bir yer olmuş. Tam da Ali Artun’un oraya giden tablolarda gördüğü şey: Duygulardan arınmamış olanı, karanlığın içinden gelen ve yerleşik güzellik algısına boyun eğmeyen her şeyi barındırıyor. O iç dünya şimdi o tarihi duvarların içinde asılı duruyor. Siyah, yönetilemez, kategorileri ve genel geçer güzelliği reddeden, kasıtlı olarak anlaşılmaz olan eserler bunlar.
Bu tablolar ve heykeller ne yansıtıyorsa, o mekanda zaten halihazırda o vardı. Verwegenheit sergisinin 47 tablosu adanın 4 katındaki o bitmek bilmeyen uzun koridorlarına yerleştirildi, avluya ise iki heykel yerleşti. Bu yerleşim yalnızca benim kişisel seçimimle olmadı; San Clemente bu işleri kendisi seçti. Oluşan şey çok daha yapısal ve felsefi bir anlam kazandı. Bu bağlamda San Clemente, Venedik içindeki en ayrıcalıklı, belki de en dürüst ve özgün geçmişe, hafızaya sahip olan yerdir. Bu tesadüf mü yoksa bir yankılanma (rezonans) mı, buna izleyici karar versin; ancak bu sadece bir diyalog değil, çok derin bir yolculuğun başlangıcı.
Döngü Kapanmıyor, Yeniden Başlıyor

”Play Again” ismi bir yeniden başlamayı, bir döngüyü çağrıştırıyor. Bu formların nihai bir duruşu mu var, yoksa her mekanda yeniden mi “oyuna” dahil olacaklar? İzleyicinin bu eserlerin etrafında dönerken ne hissetmesini istersiniz?
İzleyicinin ne hissedeceğini ben bilemem. Ali Artun’un yazdığı metindeki gibi derin bir geri bildirim de olabilir ya da tamamen farklı bir algı. Bu çok kişisel bir süreç, bu yüzden bir duyguyu dikte etmek istemiyorum; hissi tamamen tesadüfe bırakmaktan yanayım. Ama tek bir şey istiyorum: Mutlaka bir “deneyim” olsun.
Döngüye gelirsek; Play Again’den iki heykel, Verwegenheit’ın 47 tablosuyla birlikte Venedik San Clemente’ye gitti; Venedik onların karşılaşma yeri oldu. İstanbul’da ise Play Again sergisi 20 Mayıs’ta Tarhan Han’da 87 heykel, iki büyük yerleştirme ve bunlara eşlik edecek olan ses ve video yerleştirmesiyle açıldı. Play Again, aslında Verwegenheit‘ın doğduğu sergiye, onu dönüştürmek üzere geri gidiyor. Yani döngü kapanmıyor; aksine, en baştan yeniden başlıyor.


