Seoul Art Week kapsamında gerçekleşen Final Achievement Is Ruin, Henri Alexander Levy’nin farklı dönem ve medyumlara yayılan üretimini bir araya getiriyor. Seul’de Shinsegae Gallery’de izleyiciyle buluşan sergi; resimden asamblaja, geçmişin izlerini taşıyan nesne ve malzemelerden sembolik anlatılara uzanırken yabancılaşma, aidiyet ve kontrol kavramları etrafında şekilleniyor.
Röportaj: Begüm Güney, Küratör & Kültür Stratejisti
Levy’nin kişisel hafızasıyla daha geniş bir kültürel belleğin iç içe geçtiği bu dünyada, nesneler zamanla anlamı değişen, yeni ilişkiler kuran ve anlatının parçasına dönüşen unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Sergiyi ziyaretimin ardından Levy ile üretim pratiğinin temelindeki düşünceleri, nesnelerle kurduğu ilişkiyi ve Final Achievement Is Ruin’in düşünsel ve duygusal dünyasını konuştuk.
Bir Bakışta Final Achievement Is Ruin Sergisi
Henri Alexander Levy’nin Seul’deki Shinsegae Gallery’de açılan Final Achievement Is Ruin sergisi, yıkımın hafıza ve kimliğin oluşumundaki yerini resim, asamblaj ve buluntu nesneler üzerinden ele alıyor. Yıpranmış kumaşlar, ahşap parçaları ve eski fotoğraflar, başkalarına ait hatıraları sanatçının kişisel geçmişiyle buluşturuyor. Levy, röportajda içgüdülerine ve üretimine sadık kalma arzusunu paylaşırken sergi, sanat ve lüks sistemlerinin içinde yer alan bir sanatçının bu sistemlerden uzaklaşma isteğinin yarattığı gerilimi görünür kılıyor.
- Sergi: Henri Alexander Levy – Final Achievement Is Ruin.
- Tarih: 2 Eylül–17 Ekim 2026.
- Yer: Shinsegae Gallery, BoonTheShop Cheongdam, B1 katı, Seul, Güney Kore.
- Adres: 21, Apgujeong-ro 60-gil, Gangnam-gu, Seul.
- Detaylı bilgi: Shinsegae Gallery resmî sergi sayfası.
Final Achievement Is Ruin, başarı ile yıkım arasında doğrudan bir ilişki kuruyor. Sizin için yıkım hangi noktada bir son olmaktan çıkıp sanatsal bütünlüğün bir parçasına dönüşüyor?

Benim için asıl başarısızlık, sanatçının içinde var olmaya çalıştığı sistemde yatıyor. Günümüz toplumunun, teşvik edilen sanat anlayışının ve yüceltilen ideallerin, gerçek sanatın gelişmesine çok az alan bıraktığını düşünüyorum. Final Achievement Is Ruin ise bir sanatçı olarak kendime sonuna kadar sadık kalmakla ilgili. Öyle ki bunun tek mantıklı sonucu, sonunda parçalanıp dağılmak olabilir.
İstanbul’un En İyi Kore Restoranları: Bibimbap’tan BBQ’ya Lezzet Durakları
Sergi metninde, çevresiyle iletişim kurmayan ve dış dünyaya tepki vermeyen bir bebek imgesiyle karşılaşıyoruz. Bastırılma ve içe kapanmayla ilişkili bu anlatı, serginin farklı odalarında nasıl gelişiyor?
Tepki vermeyen bebek imgesi, en belirgin biçimde erken dönem çalışmalarımın yer aldığı son odada karşımıza çıkıyor. Bu işleri hayatımın oldukça karanlık bir döneminde ürettim. O dönemde çalışmalarım daha psikolojik ve nihilist bir yerdeydi; kendi kanımı kullandığım işler üretiyor, bastırılma ve tepki vermeme hali üzerine düşünüyordum. Bu anlamda son oda, serginin en kişisel ve otobiyografik bölümü.
İlk oda, büyük siyah ve kahverengi resimlerle bronz işlerin oluşturduğu daha anıtsal bir atmosferle başlıyor. Sergi ilerledikçe bu yapı çözülerek daha içe dönük ve spiritüel bir alana açılıyor. Erken dönem çalışmalarındaki içgüdü ve duygu varlığını korurken, yeni işlerimde daha olgun ve romantik bir ifade kazanıyor. Odalar arasındaki geçiş, farklı üretim dönemlerimin yanı sıra zaman içinde yaşadığım kişisel dönüşümü de görünür kılıyor.
Artık size ait olan tüm buluntu nesneler henüz bir eserin parçası olmadan, adeta kendi zamanlarını bekliyorlar. Bu süreçte sizin nesneye bakışınızın da değiştiğini, başlangıçta dikkatinizi çeken özelliğinin zamanla başka bir anlam ya da çağrışım kazanabildiğini düşünüyorum. Nesneyle aranızda oluşan bu uzun süreli karşılaşma ve bekleme hali, onun sonunda bir eserin içine nasıl dahil olacağını belirliyor mu? Başka bir deyişle, zaman nesnenin sizin için taşıdığı anlamı ve eserde bulacağı yeri nasıl dönüştürüyor?

Stüdyom için çok farklı türlerde nesneler topluyorum. Çocuk ayakkabıları, çocuk kitapları, yıllıklar ya da savaşla ilişkili objeler… Bana duygusal olarak dokunan nesneleri de topluyorum. Son dönemde örneğin eski ahşap parçaları biriktiriyorum.
Bir nesneyi neden seçtiğimi her zaman açıklayamıyorum. Eski bir kumaş rulosunu, onu nasıl kullanacağıma karar verene kadar aylarca yanımda taşıyabiliyorum. Bazen bir yıl boyunca stüdyoda farklı yerlere koyuyorum; ta ki nereye ait olduğuna dair içgüdüsel bir his oluşana kadar. Bu süreç, işlerin katmanlı dokusuna da dahil oluyor.
Bu nesnelerin, onları kullandığım anda otobiyografik hale geldiğini düşünüyorum. Bir koleksiyoner gibi topluyorum; ancak bir araya getirip düzenlediğimde daha kişisel ve duygusal bir bağlam içinde yeniden anlam kazanıyorlar.
Çocukken sanat üretirken sahip olduğunuz içgüdüsel özgürlüğe yıllar sonra yeniden döndüğünüzü söylüyorsunuz. O noktayı tekrar bulmak için neleri geride bırakmanız gerekti?
Altı yaşında resim yapmaya başladım. Sekiz, dokuz yaşlarımdayken büyükannem beni koridorun sonunda yaşayan alkolik bir ressamın yanına gönderirdi. O votkasını içerken ben yağlı boyalarla çalışır, Kandinsky’nin resimlerine bakarak kendi yorumlarımı yapardım. Aynı yıllarda asamblajla da ilgilenmeye başlamıştım. Sanatla kurduğum bu erken ve içgüdüsel ilişkinin üzerimde çok güçlü bir etkisi oldu.
Yıllar sonra yeniden asamblaja ve çocukken sahip olduğum o özgür üretme biçimine döndüm. O bağı yeniden bulmam uzun zaman aldı. Sanat eğitiminde naifliğin ve içgüdünün taşıdığı değerin çoğu zaman gözden kaçtığını düşünüyorum. Sizden kusursuz bir geyik çizmeniz beklenebilir; ama bunun benim için bir karşılığı yok.
Sonraki yıllarım oldukça çalkantılı geçti. Birçok yatılı okula gittim, sık sık okuldan atıldım. Zorlu bir yoldu ama bütün bu dönem boyunca resim, zihnimde değişmeyen tek şeydi. Yine de geriye dönüp baktığımda kötü bir çocukluk geçirdiğimi söyleyemem.
Çocukluk ve ergenliğe ait imgeler, eserlerinizde savaş sembolleriyle yan yana geliyor. Kişisel hafıza ile tarihsel hafıza arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?

İşlerimde çocukluk ve ergenliğe ait pek çok imge var. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları da üretimimde tekrar tekrar karşıma çıkan referanslar arasında. Bir sanatçı olarak kendimi çoğu zaman kendi içsel savaşımla mücadele ederken buluyorum; tarihsel savaşlara ait imgeler de bu kişisel çatışmanın içinde başka anlamlar kazanıyor.
Bu imgelerle kurduğum ilişkide romantik bir taraf da var. Onları tarihsel anlamlarını kendi dünyamın içinde başka duygulara ve çağrışımlara alan açmak için kullanıyorum. Bir araya geldiklerinde hepsi ait oldukları bağlamdan uzaklaşıyor ve yeni bir anlatının parçasına dönüşüyor. Bunu yaparken herhangi bir sistemi ya da neoliberal düzenin beklentilerini memnun etme kaygısı taşımıyorum. Seçimlerimi özgür ve içgüdüsel biçimde yapıyorum.
Bugün imgelerle ilişkimizin büyük ölçüde dijital ekranlar üzerinden kurulduğu ve giderek homojenleştiği bir dünyada, resmi doğrudan ifade biçimlerinden biri olarak görüyorsunuz. Final Achievement Is Ruin’i bu dijital görme biçimine karşı fiziksel bir karşı duruş olarak okumak mümkün mü?
Bugün dünyaya büyük ölçüde dijital ve giderek homojenleşen bir mercekten baktığımızı düşünüyorum. Benim için resim, hala ham ifadenin en saf biçimlerinden biri. Bu anlamda sergide dijital dünyanın yarattığı yüzeyselliğe karşı bir direnç de var.
Resim yapmak benim için aynı zamanda bir zorunluluk. Çalışmadığım zamanlarda yoğun bir huzursuzluk hissediyorum; üretirken taşıdığım duyguların büyük bölümünü işin içine bırakabiliyorum. Bir resmi ya da büyük ölçekli bir kağıt işini tamamlamak, bana maddi bir başarının sağlayabileceğinden çok daha kalıcı bir tatmin veriyor. Bu nedenle sürekli o hissin, tamamladığım ve gerçekten inandığım bir işi biraz daha ileri taşıyabilmenin peşindeyim.
Sergi, daha anıtsal ve küratoryal olarak tanımlı bir mekansal düzenden, giderek daha içe dönük, spiritüel ve neredeyse romantik diyebileceğimiz bir atmosfere evriliyor. Bu geçiş izleyicinin eserlerle kurduğu ilişkiyi ve sergiyi deneyimleme biçimini değiştiriyor. Serginin bu iki farklı ruh hali arasında hareket etmesi sizin için ne ifade ediyor? Mekanın giderek daha mahrem bir karakter kazanması, anlatının nasıl okunmasını istiyorsunuz?

İlk odadaki büyük siyah ve kahverengi resimler ile bronz işler daha kurumsal bir yapı kuruyor. Sergi ilerledikçe bu yapı açılıyor ve yerini daha spiritüel, romantik bir atmosfere bırakıyor. Son odadaki erken dönem işler ise bastırılma, tepki vermeyen bebek imgesi ve hayatımın daha karanlık bir dönemiyle doğrudan ilişki kuruyor. Dolayısıyla odalar arasındaki geçiş, farklı üretim dönemlerinin yanı sıra değişen ruh hallerini de görünür kılıyor.
Erken dönem çalışmalarımdaki içgüdü ve duygu yeni işlerde de varlığını sürdürüyor. Ancak bugün bunların daha olgun ve romantik bir düzen içinde bir araya geldiğini düşünüyorum. Resim yapmak, taşıdığım duyguları çalışmanın içine bırakabildiğim bir alan yaratıyor. Bir işi tamamladığımda hissettiğim huzur ve tatmin, maddi başarının sağlayabileceği geçici duygudan çok daha güçlü. Sergideki ilerleyiş de bir anlamda sistemin beklentilerinden uzaklaşıp kendi içsel alanıma ve üretimin daha saf bir haline yaklaşmamı yansıtıyor.
Seul, üretiminiz ve farklı yaratıcı alanlardaki çalışmalarınız için uzun süredir hayatınızda olan bir şehir. Bir sanatçının üretiminin başka bir coğrafyada karşılık bulması, eserin okunma biçimini de değiştirebiliyor. Seul’de işlerinizle izleyici arasında nasıl bir ilişki gözlemliyorsunuz? Buraya tekrar dönmenizi sağlayan nedir?

Asya’ya ve özellikle Seul’e uzun süredir düzenli olarak geliyorum. Japonya’ya ve Seul’e yılda birkaç kez dönüyorum; dolayısıyla burayla zaman içinde doğal bir ilişki oluştu. Kore’de özellikle ilgimi çeken şeylerden biri, insanların sanatla daha doğrudan ve içgüdüsel bir ilişki kurabilmeleri.
Batı sanat dünyasında bir eserin nasıl okunacağı, zaman zaman onu çevreleyen söylemler, politikalar ve belirli kabuller tarafından fazlasıyla yönlendirilebiliyor. Kore’de ise insanların bir işe öncelikle kendi karşılaşmaları üzerinden yaklaşabildiklerini hissediyorum. Bir şeyi, size gerçekten dokunduğu ya da yalnızca sevdiğiniz için sevebilmek önemli. Her eserin nasıl okunması gerektiğinin önceden tarif edilmesine ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum.
Kore’nin, Batı’da daha zor karşılık bulabilecek işlere alan açmasını da bu nedenle değerli buluyorum. Benim için sanatla kurulan ilişkinin temelinde içgüdü var. Bir esere bakarken neyi görmeniz ya da ne düşünmeniz gerektiğinin söylenmesindense, onunla kendi ilişkinizi kurabilmeniz daha gerçek bir karşılaşma yaratıyor. Seul’le kurduğum ilişkinin bir tarafında da bu açıklık olduğunu düşünüyorum.
Londra’dan Paris’e, New York’tan Amsterdam’a uzanan sergi takvimini OGGUSTO’nun dünyadaki sergiler derlemesiyle keşfedin.


