10. Çanakkale Bienali’nde hangi çalışmaların başında durmalı, nelere dikkat etmeli? Cam sanatçısı ve tasarımcı Egemen Kemal Vuruşan, ilgisini çeken işleri ve kendi ziyaretinden önerilerini OGGUSTO’yla paylaşıyor.
Bir seramik müzik aletinin sesi, yağmur sonrası toprak kokusu ya da uzun süre kapalı kalmış bir evin odaları… Çanakkale Bienali’nde sanatçıların kullandığı malzemeler kadar, eserlerin bulunduğu yerler de dikkat çekiyor. Usta Design’ın kurucu ortağı Egemen Kemal Vuruşan’la “Metcezir” temasının onda uyandırdığı düşünceleri, cam ve seramiğe yaklaşımını ve bienalden aklında kalanları konuştuk. Vuruşan’ın önerisi, sergileri hızla tamamlamaya çalışmak yerine bazı duraklara daha fazla zaman ayırmak.
Bir Bakışta 10. Çanakkale Bienali
- 10. Çanakkale Bienali, “Metcezir // Ebb & Flow” temasıyla 10 Ekim–20 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleşiyor.
- Bienal, 9 ülkeden 60’ın üzerinde sanatçıyı 15 sergi ve etkinlik mekânında bir araya getiriyor.
- Sergiler, Çanakkale kent merkezi, Troya ve Ayvacık–Adatepe çevresine yayılıyor.
- CABININ’ın 20. yılına denk gelen edisyonda, ilk kez “Özel Odak: Seramik” bölümü yer alıyor.
- Cam sanatçısı ve tasarımcı Egemen Kemal Vuruşan, röportajda bienalden seçtiği çalışmaları yorumluyor ve özellikle ASTİM ile Mavi Ev’e zaman ayırmayı öneriyor.
Egemen Kemal Vuruşan’ın Çanakkale Bienali Önerileri

Cam sanatçısı, tasarımcı ve Usta Design’ın kurucu ortağı
Mavi Ev’de Geçmiş Bugünün Parçası Oluyor
Çalışmalarınızda insanın doğayla kurduğu ilişkiye yer veriyorsunuz. 10. Çanakkale Bienali’nin “Metcezir” temasına bu açıdan baktığınızda, sizi en çok düşündüren çalışmalar hangileri oldu?

“Metcezir” temasını, insanın doğayla ve zamanla kurduğu ilişkinin sürekli değişmesi üzerinden düşünüyorum. Hiçbir şey bütünüyle sabit kalmıyor. Bazı şeyler geri çekiliyor, aşınıyor, dönüşüyor ve başka bir biçimde yeniden var oluyor.
Mavi Ev’de bu düşünce benim için doğrudan mekânın kendisinde karşılık buldu. Uzun süre sessiz kalan bir evin yeniden açılması ve sanatla buluşması, geçmişin silinmeden bugünün parçası olabileceğini gösteriyor. Ev burada kendi hafızası, izleri ve atmosferiyle serginin bir parçası olmuş.
Ebru Nalan Sülün’ün küratörlüğünde bir araya gelen Gülden Ataman, Kemal Tizgöl ve Derya Geylani’nin işleri, evin geçmişiyle birlikte okunuyor. Bu nedenle sergiyi eserler, yapı ve zaman arasındaki ilişki üzerinden izliyoruz.
Camla çalışan biri olarak, Derya Geylani’nin işlerine bakarken malzemenin dönüşüm ve kırılganlıkla kurduğu ilişkiyi ayrıca düşündüm. Cam ateşle eriyor, soğurken kırılganlaşıyor. Bu özellik, evin yeniden hayata katılmasıyla da ilişkili diye düşünüyorum. Geçmiş ortadan kalkmıyor ama şekil değiştiriyor.
Seramiğin Sesine Kulak Vermek
Bienalde bu yıl ilk kez “Özel Odak: Seramik” bölümü yer alıyor. Camla çalışan bir sanatçı olarak, seramik ve cam eserlerde hangi ayrıntılara dikkat ettiniz? Malzemenin kullanımıyla sizi şaşırtan bir örnek var mıydı?

Cam ve seramikle çalışırken beni en çok ilgilendiren şeylerden biri, aynı ateşin farklı malzemelerde nasıl bambaşka sonuçlar doğurduğu. Seramikte toprağın yoğunluğu, yüzeyin dokusu ve opaklığı belirleyiciyken camda ışık, saydamlık ve yansımalar öne çıkıyor. Bunlar, eserin çevresiyle ve izleyiciyle kuracağı ilişkiyi de etkiliyor.
Bu yıl bienalde ilk kez yer alan “Özel Odak: Seramik” bölümünü bu açıdan değerli buluyorum. Özellikle Çanakkale gibi seramik üretiminin tarihsel izlerini taşıyan bir kentte, bu malzemenin güncel sanat içindeki farklı ifade biçimlerini görmek anlamlı. Geçmişle bağ kurmak, geçmişin biçimlerini tekrarlamak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor.
Mavi Ev’de Gülden Ataman’ın seramik müzik aletleri ilgimi çekti. Seramiği ses üreten bir araç olarak düşünmek, malzemenin alışılmış kullanım alanının dışına çıkıyor. Ses, nesneyle kurduğumuz ilişkiyi değiştiriyor. Seramiğin binlerce yıldır taşıdığı işlevsel geçmişi de hatırlatıyor.
Cam ve seramik arasındaki yakınlığı da burada görüyorum. İki malzeme de üretim sürecinde sanatçıya direniyor, kendi koşullarını dayatıyor ve her zaman bütünüyle öngörülemeyen sonuçlar ortaya çıkarabiliyor. Benim için malzemeyle çalışmak, onun olanaklarını tanımak, sınırlarını anlamak ve bazen sürecin beni başka bir yere götürmesine izin vermek.
Egemen Kemal Vuruşan’ın Bienal Seçkisi
OGGUSTO okurları için bienalde mutlaka görülmesini önerdiğiniz çalışmaları seçseniz, hangileri olurdu? Her biri için sanatçısını ve neden görülmesi gerektiğini kısaca paylaşır mısınız? Eserin başında dikkat etmemizi istediğiniz bir ayrıntıyı da duymak isteriz.
Bienali gezerken özellikle farklı duyular üzerinden deneyimlenen ve bulunduğu mekanla ilişki kuran işlere dikkat ettim. OGGUSTO okurlarına üç çalışma önermek isterim; çünkü her biri sanatla karşılaşmanın yalnızca bakmakla sınırlı olmadığını farklı biçimlerde gösteriyor.
ASTİM – Tophane Noise Band

ASTİM’deki Tophane Noise Band kurgusunu mutlaka görülmesi gereken işlerden biri olarak değerlendiriyorum. Beni burada düşündüren, sesin yalnızca bir ifade aracı değil, çevremizdeki dünyayı yeniden algılamamızı sağlayan bir malzeme olarak kullanılması. Endüstriyel nesnelerden ve alışılmadık seslerden doğan bu deneyimde, gündelik hayatta çoğu zaman fark etmeden yanından geçtiğimiz şeylere başka bir kulakla yaklaşmak gerekiyor. Eserin başında önerim, sesleri hemen anlamlandırmaya çalışmadan önce bir süre dinlemek ve seslerin birbirleriyle nasıl ilişki kurduğuna dikkat etmek.
Troya Müzesi – Meral Değer’in enstalasyonu

Meral Değer’in Troya Müzesi’ndeki enstalasyonunu seçmemin nedeni, çağdaş sanatla tarihsel bir mekânını karşılaşmasının izleyicide açtığı düşünme alanı. Troya gibi geçmişin farklı katmanlarını hala taşıyan bir yerde bir sanat eserine bakmak, ister istemez zaman ve hafıza üzerine düşünmemize neden oluyor. Benim için burada önemli olan, eseri yalnızca kendi biçimi içinde değerlendirmemek; bulunduğu müze, çevresindeki tarihsel anlatı ve izleyicinin taşıdığı geçmiş algısıyla birlikte okumak. Eserin başında biraz zaman geçirip, onunla müzenin atmosferi arasında nasıl bir ilişki kurduğumuza bakmayı öneririm.
MAHAL – Johannes Vogl, Yaz Yağmurunun Kokusu

Johannes Vogl’un Yaz Yağmurunun Kokusu adlı çalışması ise duyular arasındaki alışılmış sınırları sorgulaması bakımından ilgimi çekti.
Yağmurdan sonra duyduğumuz toprak kokusu, çoğumuz için belirli bir mevsimi, çocukluğu ya da bir yere ait olma hissini çağrıştırabilir. Kokunun görsel bir temsilden ziyade doğrudan bedensel ve kişisel bir deneyim yaratması, bu çalışmayı benim için özel kılıyor. Bir sanat eserinin bazen bir görüntüden çok, belleğimizde uyandırdığı hisle var olabileceğini hatırlatıyor. MAHAL’de bu çalışmayı deneyimlerken yalnızca eserin ne anlattığına değil, sizde hangi anıyı veya duyguyu harekete geçirdiğine de dikkat etmenizi öneririm.
Bu üç çalışma arasında ortak bir bağ kuracak olursam, hepsinin izleyiciden biraz yavaşlamasını istemesi diyebilirim. Biri dinlemeye, diğeri mekanın ve tarihin katmanlarını düşünmeye, bir başkası ise duyuların ve kişisel hafızanın izini sürüyor.
ASTİM ve Mavi Ev’e Zaman Ayırın
Bienali ilk kez gezecek birine kendi ziyaretinizden hangi küçük öneriyi verirsiniz? Daha fazla zaman ayırmasını, farklı bir açıdan bakmasını ya da durup dinlemesini önereceğiniz bir yer var mı?

Bienali ilk kez gezecek birine en önemli önerim, bütün sergileri mümkün olduğunca hızlı görmek yerine, bazı mekanlarda kendine zaman tanıması olur. Çanakkale Bienali’ni benim için özel kılan şeylerden biri, eserlerin yalnızca kendi başlarına değil, yer aldıkları mekanla kurdukları ilişki üzerinden de anlam kazanmaları. Bu nedenle özellikle ASTİM’e ve Mavi Ev’e zaman ayrılmasını öneririm.
ASTİM’de, sanatın alışık olduğumuz sergileme ortamlarının dışına çıktığı bir deneyimle karşılaşıyoruz. Endüstriyel bir çevrenin içinde sanatla buluşmak, mekanın kendi karakterini ve geçmişini de algımızın bir parçası haline getiriyor. Özellikle Tophane Noise Band’in kurgusunda, eserleri yalnızca izlemek yerine durup dinlemek, seslerin mekan la nasıl ilişki kurduğunu anlamaya çalışmak önemli.
Mavi Ev’e ise biraz daha farklı bir beklentiyle yaklaşılmasını öneririm. Burada yalnızca eserleri değil, evin kendisini de deneyimlemek gerekiyor. Mekanı n taşıdığı izlere, odaların atmosferine ve eserlerin bu yapının içinde nasıl konumlandığına dikkat etmek, ziyaretin anlamını değiştiriyor. Gülden Ataman, Kemal Tizgöl ve Derya Geylani’nin işlerinin aynı evde bir araya gelmesi, farklı sanatsal yaklaşımların mekanın hafızasıyla nasıl ilişki kurabildiğini görme fırsatı sunuyor.
Benim için iyi bir sergi ziyareti, görülen işlerin sayısından çok, geriye hangi düşüncelerin ve duyguların kaldığıyla ilgili. Bu nedenle ASTİM’de dinlemeye, Mavi Ev’de ise bakmaya ve mekanın içinde biraz oyalanmaya zaman ayırmalarını öneririm.
Kapak Görseli: Bordo Bina, 2004


