Canan Savaş, babasından dinlediği bir Karadeniz anlatısını kişisel hafıza, sözlü kültür ve kuşaklar arası aktarım üzerinden yeniden yorumluyor. Sanatçıyla Muse Contemporary’deki “Çakal Düğünü” sergisini, malzemelerin taşıdığı hafızayı ve babasının sesini eserlerinde yeniden bulma sürecini konuştuk.
Bir Bakışta “Çakal Düğünü” Sergisi
- Sanatçı: Canan Savaş
- Sergi: “Çakal Düğünü”
- Yer: Muse Contemporary, İstanbul
- Tarih: 18 Eylül–18 Ekim 2026
- Çıkış noktası: Sanatçının babasından dinlediği “Çakal Düğünü” anlatısı ile Akira Kurosawa’nın “Düşler” filmindeki “Tilki Düğünü” sahnesi arasındaki benzerlik
- Öne çıkan temalar: Kişisel ve kültürel hafıza, sözlü aktarım, mahremiyet, aile bağları, doğa ve insan
- Başlıca malzemeler: Ahşap, ip, joss paper, reçine ve yağlı boya
Güneşli bir günde ansızın pus iner ve yağmur çiselemeye başlar. Bu hava olayı Japonya’da “Tilki Düğünü”, Karadeniz’deki Arsovos Köyü’nde ise “Çakal Düğünü” olarak adlandırılır. Canan Savaş’ın “Çakal Düğünü” sergisi, birbirinden uzak iki coğrafyada aynı doğa olayının benzer hikâyelerle anlamlandırılmasından ve sanatçının yıllar önce babasından dinlediği bu anlatıdan doğuyor.
Savaş, uzun yıllar boyunca kimseyle paylaşmadan sakladığı hikâyeyi ahşap, ip ve joss paper gibi hafıza taşıyan malzemeler aracılığıyla görünür kılıyor. Babadan kızına aktarılan kişisel bir hatıra, sergide kuşaktan kuşağa taşınan sözlü kültürün, aile bağlarının ve geçmişi koruma arzusunun parçasına dönüşüyor. Sanatçıyla 18 Ekim 2026’ya kadar Muse Contemporary’de görülebilecek “Çakal Düğünü”nün ortaya çıkışını, mahrem bir anıyı izleyiciye açmanın sınırlarını ve babasının izini üretim sürecinde nasıl yeniden bulduğunu konuştuk.
Babadan Kızına Kalan Bir Hikâye

“Çakal Düğünü” ne demek? Bu hikâyeyi çocukluğunuzda babanızdan dinlemişsiniz. İlk kez anlatıldığı ana döndüğünüzde; nerede olduğunuzu, babanızın sesini veya zihninizde kalan ilk görüntüyü hatırlıyor musunuz?
Çakal düğünü, Karadeniz’de, Çayeli’ne bağlı Arsovos köyünde ve çevresinde güneşli havada aniden pus inip yağmur çiselemesine verilen ad. Uzun yıllar San Francisco’da yaşadım. Babamla bir araya geldiğimiz güzel anlardan biriydi; salonumuzda Akira Kurosawa’nın “Düşler” adlı filmini izliyorduk. Filmin açılış sahnesinde güneşli havada yağmur çiseler. Çocuk ormana gitmek ister ancak annesi, tilkiler düğün yaptığı için buna izin vermez. Babama baktım; puslu, sisli havaları ne kadar sevdiğimi çok iyi bilirdi. Bana, “Miniğim, bizim orada da buna ‘Çakal Düğünü’ denir,” dedi ve hikâyesini anlattı.

Bu hikâye ne zaman bir çocukluk anısı olmaktan çıkıp üzerinde çalışmanız gereken bir sergiye dönüştü? Üretime başlamanızı sağlayan asıl dürtü neydi?
Babamı 13 yıl önce kaybettim. Bu hikâye ise 20 yılı aşkın süredir benimle. O gittikten sonra hikâyem de benimle birlikte büyüdü. Onu babamdan bana kalan değerli bir hediye gibi sakladım, kimseye anlatmadım. Bu süre boyunca düşüncelerimi biriktiriyor, eskizlerimi hazırlayıp saklıyordum.
Çalışma sürem teknik olarak zaten uzun; birkaç aşamadan oluşan bir hazırlık sürecim var. Zihnimde hazır hissetsem de işin içine teknik kısım da giriyor. Kendimi hazır hissettiğim anda bunu yapmak istedim ancak hazırlık aslında çok daha önce başlamıştı. Kelimeler, hikâyeler ve malzemeler hazırdı; yalnızca bir araya gelmeyi bekliyorlardı.
Birbirinden çok farklı iki kültürdeki anlatıların ortak bir dil kurması, kuşaktan kuşağa aktarım ve sözlü kültürün gücü sayesinde hikâyemin gelişmesini sağladı.
Bir babadan kızına aktarılan bu anlatıyı şimdi eserleriniz aracılığıyla başkalarına taşıyorsunuz. Babanızdan size hikâyenin kendisi dışında neyin miras kaldığını düşünüyorsunuz?
Babamdan dinlediğim ve bana miras kalan bu hikâyenin farklı coğrafyalarda benzer biçimlerde anlatılması çok ilgi çekici. Japonya’da buna “Tilki Düğünü”, babamın köyünde ise “Çakal Düğünü” dendiğini öğrenmem hikâyenin başlangıcı oldu. Birbirinden çok farklı iki kültürdeki anlatıların ortak bir dil kurması, kuşaktan kuşağa aktarım ve sözlü kültürün gücü sayesinde hikâyem gelişmeye başladı.





Mahremiyetin, aktarımın ve koruyup kollamanın önemini vurgulamak istedim. Hayatlar ne kadar değişirse değişsin, insani duyguların, yalın insan ilişkilerinin ve aile bağlarının yerini hiçbir şeyin tutamayacağını düşünüyorum. Hayatımıza giren teknoloji, tüketim ve yapaylık ne kadar belirleyici görünürse görünsün, bunların hiçbirinin kalıcı olmadığını; her şeyin yok olabildiği, verilerden silinebildiği bir düzende hafızanın, değer vermenin, saygının ve her şeyden önce insanın, canlının önceliğini vurguluyorum. “Çakal Düğünü” sergimde anlatmak istediğim şey basitçe bu.
Mahrem Bir Anıyı Görünür Kılmak

Kişisel ve mahrem bir anıyı sergi aracılığıyla izleyiciye açarken kendinize çizdiğiniz bir sınır oldu mu? Anının hangi bölümünü görünür kılmak, hangisini yalnızca kendinizde tutmak istediniz?
“Çakal Düğünü” hikâyesini izleyiciyle paylaşmaya karar verdiğim anda bütün duyguyu çalışmalarıma yansıtmak istedim. Ancak soyut bir anlatım dili kullanan bir sanatçıyım ve çalışmalarımın ana fikrini, hikâyesini izleyicinin ancak benim yönlendirmemle anlayabileceğinin farkındayım. Kendime ayırmak ve saklamak istediğim duygular elbette bana ait; izleyiciyle yalnızca anlatmayı seçtiğim kadarını paylaşıyorum. Yine de burada her duyguyu tuvalime aktarmak istedim.
Ne kadarını anlatabildiğimin takdiri izleyiciye ait. İzleyicinin buradan kendi payına ne almak istediği ve neyle bağ kurabileceği de onun tercihine kalıyor.
Onu babamdan bana kalan değerli bir hediye gibi sakladım, kimseye anlatmadım.
Hafızayı Taşıyan Malzemeler





Ahşap, ip ve joss paper gibi malzemeler bu kişisel hikâyenin hangi duygularını taşıyor? Üretim sırasında sizi babanızın anlatısına veya çocukluğunuzun coğrafyasına en çok yaklaştıran malzeme hangisi oldu?
Çocukluğumda yaşadığım coğrafya şehir hayatından ibaretti. Babam, liseden sonra köyünden ayrılarak üniversite eğitimi için İstanbul’a, ardından eğitiminin devamı için Londra’ya gitti. Biz aile olarak köyümüzde hiç yaşamadık; bu hikâyeyi de bana babam aktardı.
Ancak köklerine, bağlarına, geçmişine, köyüne, coğrafyasına ve anılarına bağlı bir aileyiz. Köyümüz, evimiz, ıhlamur ağacımız, çay bahçelerimiz ve deremiz hâlâ orada; bizim çabamızla korunuyor. Ben de “Çakal Düğünü”nü, dinlediğim hikâyelerde ve gördüğüm hatıralarda yer ettiği biçimiyle köyümüzün coğrafyasına yansıtmak istedim. Hikâyemin dilini malzemelerim aracılığıyla ortaya koymaya çalıştım. Kullandığım malzemelerin doğal oluşu, hikâyemle uyumlu bir bütün kurmalarını sağladı.

Bu seçimler tesadüfi değildi. Akademiden beri kendime yakın hissettiğim malzemeleri deneyerek seçtim. Bu süreç yıllar aldı ve sonunda onları çalışmalarımın ana malzemeleri olarak belirledim. Özenle seçtiğim bu malzemelerin karakterime de yakın olduğunu hissettim.
Bunlardan biri, Asya kültürlerinde kullanılan joss paper. San Francisco’da yaşadığım yıllarda sık sık karşıma çıkan ve hikâyesiyle beni etkileyen bu kâğıt, gidenlerin ardından farklı biçimler verilerek yakılan ritüel nesnelerinden biri. Zamanla çalışmalarımın ana malzemeleri arasına girdi. Onu ahşap ve kınnapla birlikte kullanıyorum.
Kullandığım malzemelerin bir hafızası, doğallığı ve hikâyesi olması benim için çok önemli.
Bunlar hayatıma dün girmiş malzemeler değil. Her şeyin hızla tüketildiği ve kolayca erişilebilir hâle geldiği bir dönemde yaşıyoruz. Ben ise yeni karşılaştığım bir malzemeden veya imgeden etkilenip onu hemen hayatıma ve çalışmalarıma katmaya çalışmıyorum. Kullandığım malzemelerin bir hafızaya, doğallığa ve hikâyeye sahip olması benim için çok önemli.
Çakal Düğünü tamamlandığında, babanızla ve kendi geçmişinizle ilgili sizde kalan ya da ilk kez fark ettiğiniz şey ne oldu?
Her zaman babasını çok iyi dinleyen, onu çok özleyen kızı olduğumu fark ettim. Dokunduğum iplerimde, kâğıtlarımda, ağacımda onu buldum. “Çakal Düğünü” hikâyesinde babamın sesini; derenin akışında, taşlarında onun izini ve kokusunu hissettim.
Dokunduğum iplerimde, kâğıtlarımda, ağacımda onu buldum. ‘Çakal Düğünü’ hikâyesinde babamın sesini; derenin akışında, taşlarında onun izini ve kokusunu hissettim.
İstanbul’un güncel sanat rotasını genişletmek için şehirde ziyaret edebileceğiniz diğer sergileri keşfedin.


