Bilal Yılmaz’ın Nazlı Pektaş küratörlüğünde gerçekleşen “Form-Zanaat-Aktivizm” adlı sergisi 7 Haziran’a dek Terakki Vakfı Sanat Galerisi’nde izleyiciyle buluşuyor. Sanatı kurumsal bir sorumluluk ve eğitimsel bir gereklilik olarak gören Terakki Vakfı, toplumsal sorumluluk bilinciyle sanata ve sanatçıya bakışı; sanatı yaşatmanın, en az yaratmak kadar önemli ve ciddi bir uğraş olduğu yaklaşımını benimsiyor.
Bilal Yılmaz; zanaatı, malzemeyle kurulan fiziksel bir ilişkiden öte; toplumun hafızasını taşıyan, dinamik bir üretim biçimi olduğunu belgeliyor ve bunu birlikte çoğaltmak için kamu ile paylaşıyor. Sergi kapsamında sanatçı Bilal Yılmaz ve küratör Nazlı Pektaş ile sohbet ettik.
Form-Zanaat-Aktivizm Sergisi Hakkında

- Yer: Terakki Vakfı Sanat Galerisi, Şişli
- Tarih: 7 Haziran 2026’ya kadar
- Ziyaret Saatleri: Salı-Cumartesi – 11.00-20.00
Bilal Yılmaz’ın Nazlı Pektaş küratörlüğünde hazırlanan Form-Zanaat-Aktivizm sergisi, zanaat, mühendislik, kamusal hafıza ve kolektif üretim fikrini aynı zeminde buluşturuyor. Farklı dönemlerde üretilmiş işlerden oluşan seçki, bir mini retrospektif niteliği taşırken, izleyiciyi yalnızca tamamlanmış eserlerle değil; düşünme biçimleri, üretim süreçleri ve malzemeyle kurulan ilişki üzerinden şekillenen bir pratiğin içine davet ediyor. Sergi mekânı aydınlık ve karanlık olarak iki bölüme ayrılıyor; kamusal alan yerleştirmelerine ait dokümantasyonlar, video kayıtları, kinetik sistemler, buluntu nesneler ve atölye araştırmaları bir araya geliyor.
Serginin öne çıkan katmanlarından biri, İstanbul’un zanaat atölyelerinden beslenen araştırmalar. Geleneksel Kütahya çinisinden İstanbul sokaklarındaki üretim alanlarına uzanan işler; kayış, kasnak, mekanik ritim ve el emeği üzerinden zanaatin toplumsal hafızadaki yerini yeniden düşünmeye açıyor. Çizimler, prototipler, notlar ve gündelik nesneler serginin görünür parçasına dönüşürken, üretim süreci nihai işlerden ayrışmayan bir alan kazanıyor. Küratör Nazlı Pektaş’ın yaklaşımıyla şekillenen sergi, sanatın yalnızca sonuçtan ibaret olmadığını; emek, tekrar, merak ve öğrenme süreçlerinin de üretimin ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatıyor.
İstanbul’da, ay boyunca ziyaret edilmesi gereken tüm sergilere göz atın.
Bilal Yılmaz cevaplıyor
“Form-Zanaat-Aktivizm” serginizi sizden dinleyebilir miyiz?

Terakki Sanat galerisinde yer alan, ana izleyicisi çocuklar olan, bir müze estetiği ile tasarlanmış, farklı dönemlerde yaptığım işlerimden oluşan bir mini retrospektif sergisi diyebiliriz. Sergi aydınlık ve karanlık olmak üzere iki bölümden oluşuyor.
Aydınlık kısım yurtiçinde ve yurtdışında kamusal alanlarda gerçekleştirdiğim yerleştirmelerden kesitler taşıyor. Bu kesitler, işlerin anısını ve hikayesini taşıyan birer fotografik dokümantasyon. Ayrıca bu görseller arasında yer alan ekranda yine farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaptığım işlere dair 12 video dokümantasyon yer alıyor.
Karanlık oda da ise bizi 3 duvar karşılıyor. Sağdaki duvarda yer alan çalışmalar, geleneksel Kütahya Çinisinin üretimini dönemin şartları ile okuyabildiğimiz son çini atölyesinin hikayesinden besleniyor. Diğer duvarda yer alan kinetik yerleştirme ise yine zanaat araştırmalarından beslenen, Kabataş civarında kurulan ve kapitalizmin başarısızlık hikayelerinden birisi olan Ford otomobil fabrikasının hikayesinden başlayıp istanbul sokakalarındaki zanaat atölyelerine uzanan, kayış ve kasnaklar ile kurulmuş seri üretim tezgahları ve zanaatın farklı dönemlerde üstlendiği rollere dikkat çeken bir iş. Sol tarafta yer alan, prototipler, denemeler, buluntu objeler, notlar, sesler, ışıklar ve gölgelerden oluşan duvar yerleştirmesi ise üretim ve düşünme pratiğimden izler taşıyor. Aydınlık ve karanlık oda arasına konumlandırılmış CraftNet çalışması ise zanaat araştırmalarının kollektif bir platforma dönüşme yolculuğunun bir çıktısı olarak izleyici ile buluşuyor. Bir anlamda bu sergi ile sadece sanatsal çalışmalarımı değil aynı zamanda düşünme ve üretme pratiğimi paylaşmaya çalıştım.

İşlerinizde ışık, ses, mekanik hareket ve buluntu nesneler birbirine eklemlenirken ortaya neredeyse yaşayan bir organizma çıkıyor. Biraz bize bundan bahsedebilir misiniz?
Yerleştirme pratiğinden gelen bir mekansal deneyim yaratma pratiğimin sonuncu bu. İki solo sergimde de bu pratiğin izleri sergiye yayılıyor. Ses – karanlık – gölge ve ışık ile kurulan atmosfer izleyiciyi bir deneyimin içine çekmeye çalışıyor.
Sergide çizimler, notlar ve prototipler nihai işlerden geri planda tutulmuyor; aksine sürecin kendisi görünür kılınıyor. Bundan biraz bahsedebilir misiniz?
Bu duvardaki her parça çalışma masamın etrafında yer alan, benimle birlikte yaşayan, üretimlerimden anılar taşıyan, yeni fikirlere ışık tutan biriktirdiğim şeyler.
Çalışma ve üretim alanımdan getirdiklerimle, sergide yer alan nihai işlerimin arka planındaki dünyaya dair bişeyler göstermek istedim.
Zanaatla ilişkinizde “el” yalnızca üretim yapan bir araç değil, düşünen bir hafıza gibi de duruyor. Malzemenin size düşünmeyi öğrettiği bir anı hatırlıyor musunuz?
Buna dair zanaatkarların çıraklarına söylediği bir söz vardır. Çalışırken çıraklar yara aldığında, “beden zanaatı şimdi öğrendi” derler. El, düşünce ve alet uyum içinde olduğunda iyi bir zanaat eseri ortaya çıkar.

Mekanik sistemlerle çalışırken insan bedeninin ritmiyle makinenin ritmi arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Sizce tekrar eden hareket zamanla bedensel bir sezgiye dönüşüyor mu?
Hareket eden bir formun ritmini, parçası olduğu anlatı belirliyor. Ritme karar verirken de göz ve sezgi rehberimiz oluyor.
Eserlerinizde mühendislik bilgisi çoğu zaman görünür olmaktan çok hissediliyor. Teknik altyapıyı geri çekip duyusal deneyimi öne almak bilinçli bir tercih mi?
Evet, çalışmalarımda arkasında yatan mühendisliğin estetiğini göstermekten çok, mühendisliğin çalışmalarımda yarattığı hisse odaklanıyorum.
“Form-Zanaat-Aktivizm” sergisinde izleyici yalnızca bakan kişi değil, düşünsel olarak sürecin parçası hâline geliyor. Sizce bir izleyicinin eserle kurduğu en güçlü temas merak mı, sezgi mi, yoksa fiziksel yakınlık mı?
Merak sanki.

İstanbul’un zanaat atölyelerini araştırırken sizi en çok etkileyen şey ne oldu ?
İlk başlarda şehrin zanaat atölyeleri ile sunduğu zengin malzeme ve teknik beni çok etkiliyordu. Zamanla zanaat atölyelerinde, kapı önlerinde, han koridorlarında, sokak aralarında, pencere önlerinde ustaların yarattığı geçici mekanlar, bitkiler, hayvanlar ve sofralar dikkatimi çekmeye başladı. Ustaların zanaat atölyeleri ve çevresinde geliştirdikleri sosyal ilişkiler, endüstrinin işçi sınıfına sunduğundan çok daha zengin.
Çalışmalarınızda sıkça bir “eşikte olma” hissi var: Tam çözülmemiş, tamamlanmamış ama canlı kalan bir yapı… Belirsizlik sizin üretim pratiğiniz için verimli bir alan mı?
Belirsizlik üretimimde bazen endişe veren bazen de yeni ihtimaller açan sürecin kaçınılmaz bir parçası.

Nazlı Pektaş cevaplıyor
“Form-Zanaat-Aktivizm” sergisinde izleyiciyi tamamlanmış eserlerden çok düşüncenin oluş süreci karşılıyor. Küratöryel yaklaşımınızda bu “oluş hâlini” görünür kılmak neden önemliydi? Sizce güncel sanat bugün sonuçtan çok sürecin bilgisini mi arıyor?
“Form-Zanaat-Aktivizm” sergisinde oluş halini izleyiciye açmak, Bilal Yılmaz’ın sanatı öğrenme yolculuğunu göstermek demekti. Bilal bilgisayar mühendisi. Ustalarla, zanaatla kurduğu ilişki, onların atölyelerine gidip gelerek başlıyor ve bu süreç, doğrudan yapma ve öğrenme eyleminin kendisi oluveriyor. İkinci solo sergisinde bir geriye bakış amaçlamıyoruz ama zihinsel ve bedensel emeğin sürecini takip etmeye çalışıyoruz. Sergi mekânındaki atölye duvarı veya geçmiş işleri belgeleyen videolar tam da bu gerekçeyle mekânda yer buluyor. İzleyici böylece malzemenin imgeye dönüşürken sarfedilen emeği, çıraklığı, zanaat ile sanat arasındaki gerçek bağın kurulumunu izliyor sergi boyunca. Bunu özellikle kurguladık zira burası öncelikle anaokulunda liseye kadar öğrencilerin ziyaret ettikleri bir galeri. Bir yandan sanatın zanaatla olan ilişkisini koyduk cebimize diğer yandan bir sanatçının üretme sürecini.
Sorunun güncel sanat boyutuna gelirsek; derslerde sıkça vurguladığım bir kavram var: Güncel sanat bugün büyük bir imge yorgunluğu içinde. Birbirini tekrar eden konuların, birbirini kopyalayan imgelerin arasında sıkışıp kalan bir üretim pratiği izliyoruz. İş öyle bir noktaya geldi ki, en sarsıcı meseleler, hatta intihal kavramı bile bu görsel bombardıman içinde sıradanlaştı, adeta görmezden gelinen bir durum halini aldı. İzleyiciyi mıknatıs gibi çekmeye odaklı süslü, renkli, devasa işler kuşatıyor etrafı; sanat, şov ile şok arasındaki dar alana sıkışmış durumda. İşte bu gürültü ve parıltı içinde; zamana yayılan sabrı, emeği saklamayan oluş sürecini göstermek büyük önem taşıyor. Güncel sanat sonuçtaki parıltıdan çok yoruldu; artık imgenin arkasındaki sahici bilgiyle bağ kurmak istiyor bana göre.

Bilal Yılmaz’ın pratiği; sanat, mühendislik, zanaat ve sosyal etki arasında sürekli yer değiştiren bir yapıya sahip. Bu kadar geçirgen bir üretim alanını sergi mekânında bir araya getirirken en çok hangi dengeyi kurmaya çalıştınız: kavramsal bütünlüğü mü, deneyimsel akışı mı, yoksa izleyicinin sezgisel temasını mı?
Aslında serginin kurgusundaki ana mühendislik doğrudan Bilal’e ait. Bilal’in zanaatla ve sokakla kurduğu ilişkide birbirini bütünleyen, adeta örgütsel yapıyı, birbirinin içinden geçen anlatıyı mekânda hem ayırarak hem bir yandan birleştirerek vermeye çalıştık. Burada ana kurguyu şekillendiren temel unsur, Bilal’in düşüncesiydi; mekânı karanlık ve aydınlık olarak ayırma fikri, tamamen bir sanatçı olarak sergi mekânını bizzat bir eser gibi üretme isteğinden doğdu. Ben sadece bu güçlü fikre katkı sunmaya, eşlik etmeye çalıştım. Dolayısıyla sorduğun dengeler arasından tek birini seçmek yerine, Bilal’in mimariyi de kapsayan bu bütünsel üretimine alan açmayı hedefledim. Mühendislik zekâsı, zanaat bilgisi ve toplumsal etki yan yana geldiğinde, kavramsal bütünlük zaten kendiliğinden bir omurgaya dönüştü. Küratör olarak önceliğim; izleyicinin soğuk, didaktik bir teoriyle karşılaşması yerine, Bilal’in kurduğu karanlık/aydınlık dengesi içinde sezgisel bir temas yakalaması, mekânın deneyimsel akışına doğrudan dahil olmasıydı.

Sergi, zanaatı nostaljik bir üretim biçimi olarak değil, toplumsal hafızayı ve kolektif emeği yeniden düşünmeye açan canlı bir alan olarak ele alıyor. Sizce çağdaş sanat dünyası bugün zanaata neden yeniden dönüyor? Bu dönüş, estetik bir yönelimden fazlasını mı söylüyor?
Çağdaş sanat dünyasının zanaata yönelişini geçmişe duyulan romantik bir özlem diye düşünmüyorum. Bu yönelim, estetik bir tercihin çok ötesinde, doğrudan toplumsal hafızayı ve kolektif emeği bugünün dünyasında yeniden konumlandırma çabası barındırıyor. Dijitalleşmeyle, teknolojiyle kavga eden bir yerde değiliz; zanaat, çağın getirdiği hızın içinde bedenin ve zihnin ortak üretim gücünü hatırlatıyor, çağdaş araçları dengeleyen başka bir katman olarak beliriyor. Sanatçılar elin ve malzemenin kadim bilgisini bugünün dünyasıyla yeniden harmanlıyor.
Esasen bu yakınlaşma küresel ölçekte uzun zamandır hissediliyor. Hatırlarsın, 2017’de Christine Macel’in 57. Venedik Bienali’nde başlattığı diyebileceğim sanatçının el emeğine ve atölye pratiğine dönen yol, ardından 2022’de Cecilia Alemani’nin küratörlüğünü üstlendiği 59. Venedik Bienali ile tam anlamıyla zirveye ulaştı. Her iki bienalin de ruhunda, omurgasında el emeği çok güçlü biçimde yer buldu. Bu iki edisyon da Sanatçının el emeğine, atölyesine, zanaata ve malzeme ile kurduğu birebir ilişkiye (dokunsallığa) dönüşünü doğru iki kırılma noktası idi. Batı merkezli sanat dünyasının dışından, Afrika’dan, Etiyopya’dan adını ana akımda sık duymadığımız sanatçılar seramik, kumaş, dokuma gibi doğrudan zanaatla, bedensel çabayla ilişkilendirilen üretim biçimlerini devasa sahnelerin merkezine taşıdı. Alışık olduğumuz parıltılı şov estetiği yerine, malzemenin, elin ve yerel bilginin ortak emeği öne çıktı.
Dolayısıyla Bilal’in çalışmasında gördüğümüz şey, tam olarak küresel sanat dünyasının da içinden geçtiği bu canlı alanın bugünün aktivizmiyle buluşmasıdır. Çağdaş sanatın tüm dünyada zanaatla kurduğu bu bağı, biçimsel bir arayışa indirgemek yanlış olur. Uzun zamandır takip ettiğim pek çok serginin az önce sözünü ettiğim “imge yorgunluğu” meselesini içselleştirerek üretimin ahlakını, emeğin değerini ve dayanışmayı yeniden merkeze alan politik, dirençli bir duruşu temsil ettiğini düşünüyorum.


