Onur Erler’in “İç Kimse” adlı sergisi 21 Nisan-24 Mayıs 2026 tarihleri arasında Decollage Art Space’te izleyiciyle buluşuyor.
Onur Erler’in üretiminde insanın iç dünyası, kimlik arayışı ve bilinçaltı imgeleri belirleyici bir yer tutuyor. “İç Kimse” sergisi de bu hattı izleyerek benliğin sabit bir yapıdan çok, zamanla değişen ve yeniden kurulan bir alan olduğunu merkeze alıyor. Sürrealizmden beslenen görsel diliyle Erler; figür, renk ve metaforlar aracılığıyla izleyiciyi içe dönük bir karşılaşmaya davet ediyor. Sanatçıyla Decollage Art Space’teki sergisini, üretim sürecini ve sanat pratiğinin temel meselelerini konuştuk.
Onur Erler’ “İç Kimse” Sergisi Hakkında

- Yer: Decollage Art Space, Kadıköy
- Tarih: 21 Nisan-24 Mayıs 2026
- Ziyaret Saatleri: Her gün 10.00-18.00
- Instagram: decollageartspace
Her ay İstanbul’daki güncel sergileri keşfetmek için OGGUSTO’nun İstanbul Sergi Rehberi’ni takip etmeyi unutmayın.
Kendinizden ve işlerinizden bahsedebilir misiniz?
1982 İstanbul doğumluyum. Görsel sanatlar, tasarım ve yaratıcı iletişim alanlarında çalışan bir sanatçıyım. Güzel sanatlar kökenliyim ama profesyonel pratiğim uzun yıllar reklam sektörünün içinde şekillendi. Yirmi yıldan fazla süredir yaratıcı endüstrinin farklı alanlarında üretim yapıyorum.
Kariyerime reklam ajanslarında sanat yönetmeni olarak başladım, daha sonra kreatif direktörlük yaptım. Yıllar boyunca hem ulusal hem uluslararası markalarla çalıştım. Ama zaman içinde kişisel üretim alanım giderek daha fazla öne çıkmaya başladı.
Şu anda bir yandan Babka Creative Workshop ve Babka Art çatısı altında yaratıcı projeler ve eğitimler yürütüyor, diğer yandan İstanbul Kent Üniversitesi’nde görsel iletişim tasarımı alanında ders veriyorum.
Sanat pratiğimde ise daha çok insanın iç dünyası, kimlik, bilinçaltı ve duygusal katmanlar üzerine yoğunlaşıyorum. Sürrealizmin sağladığı özgürlük alanı içinde, sezgisel ve metaforik bir görsel dil kurmaya çalışıyorum.
Sanatla uğraşmaya nasıl başladınız?

Ben de o minicikken resim çizmeye başlayanlardanım. Okuma yazma öğrenir öğrenmez de yazmaya başladım. Dolayısıyla çizmek ve yazmak hep hayatımdaydı. Eğitimim de bu yönde ilerledi. Ama uzun bir süre bu üretim daha çok iletişim sektöründe yarattığım işler üzerinden devam etti.
Bir noktadan sonra, daha kişisel bir ifade alanına ihtiyaç duydum. Sanat pratiğim biraz o kırılma noktasından sonra netleşti.
Çalışmalarınızda hangi bakış açılarını ön plana çıkarıyorsunuz?
Çalışmalarımda en çok insanın iç dünyasına ve kimliğin katmanlı yapısına odaklanıyorum. İnsanın dışarıya gösterdiği yüzle içeride yaşadığı dünya arasındaki gerilim beni ilgilendiriyor. O yüzden figürlerim çoğu zaman tamamen gerçekçi ya da tamamen fantastik bir yerde durmuyor; daha çok bilinçaltı, duygu ve sezgi alanında hareket ediyor.
Bir yandan renk, form, çizgi, kompozisyon gibi plastik öğelerle çok yoğun bir ilişki kuruyorum; diğer yandan sezgisel tarafı mümkün olduğunca açık bırakmaya çalışıyorum.
Aslında çalışmalarımda ön plana çıkan temel bakış açısı şu: İnsan tek ve sabit bir yapı değil. Çelişkileri, kırılganlıkları, arzuları, korkuları ve dönüşümleriyle sürekli yeniden kurulan bir varlık.
Çalışmalarınızı hazırlarken ilham aldığınız noktalar nelerdir?

İlham aldığım şeyler çok geniş bir alana yayılıyor aslında. Sinema, edebiyat, tarih, seyahat, insanlar, şehirler… Hepsi bir şekilde zihinde birikiyor.
Ama üretim sürecini tamamen “ilham” üzerinden tarif etmeyi çok doğru bulmuyorum. Ben ilham beklemekten çok disipline inanırım. Çünkü asıl önemli kısmın, sürekli üretmek, gözlem yapmak ve zihinsel olarak o alanı beslemek olduğunu düşünüyorum. Bir anlamda heybeyi doldurmak gibi.
Sonrasında bazen çok beklenmedik bir anda bir kıvılcım oluşabiliyor. Normalde dönüp bakmayacağınız kadar sıradan bir görüntü, bir cümle ya da hiç dinlemeyeceğinizi düşündüğünüz bir şarkının tek bir sözü bile bir işi tetikleyebiliyor.
Ama o kıvılcımın oluşabilmesi için önce o birikimin olması gerekiyor. O yüzden benim için üretim, anlık ilhamdan çok, uzun bir biriktirme ve yoğunlaşma süreci.
Hangi sanat akımı sizi daha iyi tanımlar?

Kendimi en yakın hissettiğim akımın sürrealizm olduğunu söyleyebilirim. Özellikle sürrealizmin, görünür gerçekliğin ötesine geçip bilinçaltına, sezgilere ve iç dünyaya alan açan tarafıyla güçlü bir bağ kuruyorum.
Ama benim için sürrealizm yalnızca rüya estetiği ya da fantastik imgeler üretmek değil. Daha çok insanın içsel çelişkilerini, kırılganlıklarını ve duygusal katmanlarını görünür kılabilmekle ilgili bir alan.
Öte yandan çalışmalarımın tamamen klasik bir sürrealist çizgide durduğunu da düşünmüyorum. Dijital çağın yarattığı kimlik meselesi, parçalanmış benlik hissi, teknolojiyle kurduğumuz yeni ilişki gibi güncel konular da işlerin içine sızıyor. Bu noktada metamodern düşünceyle de bir yakınlık kurulabilir.
Çünkü metamodernizm bana göre modernizmin kesinliğiyle postmodernizmin ironisi arasında gidip gelen, duyguya yeniden alan açan bir yaklaşım. Benim işlerimde de hem melankoli hem umut, hem kırılganlık hem direnç aynı anda var olabiliyor.
Dolayısıyla kendimi tek bir akımın içine tamamen yerleştirmektense, sürrealizmden beslenen ama çağdaş insanın ruh haliyle ve bugünün görsel kültürüyle ilişki kuran bir yerde görüyorum.
Yaptığınız bütün işler arasında en heyecan verici ve özel işiniz hangisi?

Çiy Kutusu, Temmuz’a Ağıt ve Epifani adlı işlerim benim için özellikle ayrı bir yerde duruyor.
Bu işlerde görsel dünyanın yanında şiirler de üretim sürecinin bir parçasıydı. Yani yalnızca bir imge üretmekten çok, şiirle görsel dünyanın birleştiği bir alan oluştu. Bu da işleri benim için daha kişisel ve daha katmanlı hale getirdi.
Özellikle şiir tarafı çok önemliydi çünkü bazı duygular bazen yalnızca görselle, bazen de yalnızca metinle tam karşılığını bulmuyor. Bu işlerde ikisinin birbirini tamamladığını hissettim. Şiir, görselin iç dünyasını genişletti; görsel de şiirin atmosferine başka bir beden kazandırdı diyebilirim.
Şu anda üzerinde çalıştığınız veya çalışmayı planladığınız işlerden bahsedebilir misiniz?
Şu an yine benlik, döngüsellik ve iç dünya meselelerini merkezde tutan, mevcut serilerin devamı gibi düşünebileceğim yeni işler üzerine çalışıyorum.
Aynı düşünsel hattı farklı yaklaşımlarla nasıl genişletebilirim, onun üzerine yoğunlaşıyorum. Gözlere ve ellere daha çok odaklanacağım çalışmalar kurguluyorum. Ayrıca üçlemeler yaratmayı planlıyorum. Bir sonraki sergimin tamamen üçlemelerden oluşması fikrim var ama benim sürekli evrilen bir dilim olduğu için, elbette bambaşka yollar da çıkabilir.
Daha derin duygudaşlık kurabilmenin peşinde olacağım yine özünde. Eser, izleyicisiyle buluştuğunda tamamlanıyor. Herkesin duygusu, çıkarımları farklı olduğu için de, her eser eşsiz bir buluşma.
Decollage Art Space’de açılan “İç Kimse” serginiz hakkında bilgi verebilir misiniz?
İç Kimse, insanın iç dünyasına odaklanan bir sergi. Sergideki figürler belirli kişiler değil; daha çok aynı iç halin farklı görünümleri gibi. Kimliğin sabit değil, sürekli değişen ve yeniden kurulan bir yapı olduğu fikri üzerinden ilerliyor.
İsim de aynı adlı bir eserden yola çıkarak ortaya çıktı ve zamanla bütün sergiyi kapsayan bir başlığa dönüştü. İç Kimse benim için biraz bir iç yüzleşme alanı gibi çalışıyor.
Onur Erler ile Pop Quiz
Sanatınızı üç kelimeyle tanımlayabilir misiniz?
Katmanlı, sezgisel, işkilli.
İmkânınız olsa tanışmak istediğiniz sanatçı kim olurdu?
Van Gogh başta olmak üzere tüm delilerle tanışmak isterdim. Breton, Dali, Warhol mesela.
Tüm zamanların en önemli sanat eseri hangisidir?
Tüm zamanların en zor sorusu bu. Van Gogh her şeyi değiştirdi, onun eserlerinden biri olabilir.
Türkiye ve dünyadaki galeri ve müzelerden en sevdikleriniz hangileri?
İstanbul Modern, Amsterdam Van Gogh Müzesi, Pera Müzesi.
Evinizde hangi sanat eserinin olmasını isterdiniz?
Heidelberg (Turner).
Hangi şehir size ilham veriyor?
Muğla mutlu ediyor, huzur veriyor. Ama ilham hala İstanbul’da.
En son ziyaret ettiğiniz üç sergi hangileriydi?
Contemporary İstanbul, OMM Kalıcı Koleksiyonu, Odak – Decollage Art Space.
Sanatçı olmasaydınız hangi mesleği tercih ederdiniz?
Muhtemelen yine görsel üretim ve eğitimle ilgili bir alanda olurdum.


