Nâzım Hikmet’in hayatı, eserleri, aşkları ve sürgün yılları… Türk edebiyatının en özgün şairlerinden Nâzım Hikmet’in bilinmeyen yönlerini, dava süreçlerini ve unutulmaz şiirlerini keşfedin.
Serbest nazımın özgün ve cesur bir temsilcisi olarak kabul edilen Nâzım Hikmet; aşk, özgürlük, sosyal adalet ve insancılık gibi evrensel temaları, karmaşık sosyo-politik bir manzara içinde ustalıkla işledi. Nazım Hikmet aynı zamanda memleket sevgisi, vatan hasreti, siyasi duruşu ve tutku dolu aşklarıyla harmanladığı eserleriyle adını 20. Yüzyıl Dünya Edebiyatı’na altın harflerle yazdırdı. Gelin, Nâzım Hikmet’in hayatına, eserlerine ve keşfedilmemiş yönlerine birlikte göz atarak onu daha yakından tanıyalım.
Nâzım Hikmet Kimdir?

Nâzım Hikmet Ran, Türk şair, oyun yazarı, romancı, hatıratçı ve 20. yüzyıl Türk ve Dünya Edebiyatına şekil veren en önemli isimlerden. Eserleri aşk, özgürlük, sosyal adalet ve insan temalarını konu alır. Hayatı boyunca, komünist inançları nedeniyle siyasi zulümle karşılaştı ve yaşamının büyük bir bölümünü hapishanede geçirdi. Bütün bu zorluklara rağmen, dokunaklı şiirleri, devrimci coşkusu ve sosyal adalet için verdiği kararlı mücadelesi ile tanınıyor.
Nâzım Hikmet 3 yaşındayken, Halep, 1905
“1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim.”
“Otobiyografi” şiirinden alıntı, 11 Eylül 1961, Doğu Berlin
Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Sanat Hayatı
Nâzım Hikmet’in Çocukluğu
Nâzım Hikmet, Mehmet Nâzım adıyla 15 Ocak 1902’de Sultan II. Abdülhamit’in saltanatının son yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası olan Selanik’te dünyaya geldi.
Nâzım Hikmet, Heybeliada,
İstanbul Askeri Deniz Lisesi, 1915.

Nâzım, önemli bir Osmanlı ailesinde yetişti ve ayrıcalıklı bir çocukluk geçirdi. Babası, Sivas Valisi Şair Mehmet Nâzım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey, önde gelen bir Osmanlı bürokratıydı; annesi ise ressam Ayşe Celile Hanım’dı. Çocukluk yılları, kültürel ve entelektüel uğraşların hakim olduğu Selanik cemiyetinde geçti. Ailesi, Nâzım’ın erken yaşta edebiyata olan ilgisini destekledi.
Babasın işi sebebiyle İstanbul’a taşındılar ve Nâzım ilk öğrenimini Göztepe’deki Taş Mektep’te tamamladıktan sonra bir süre Galatasaray Lisesi’nde ve sonrasında Nişantaşı Sultanisi’ne okudu. Burada kendisi gibi edebiyata tutkun ve siyasi konulara meraklı Vâlâ Nûreddin ile tanıştı ve kısa süre içinde yakın dost oldular. Gençlik yılları, canlı entelektüel bir atmosferde geçti; farklı fikirlerle tanıştı. 1917’de Heybeliada Bahriye Mektebi’nde kısa bir dönem öğrenim gördükten sonra geçirdiği sağlık sorunları nedeniyle askerlikten ihraç edildi.
Nâzım Hikmet’in Milli Mücadele Dönemi ve Gençlik Yılları

Millî Mücadele’ye katılmak üzere Vâlâ ile birlikte Ankara’ya gittikleri sırada Mustafa Kemal ile tanıştı, onun “Bazı gençler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar, size tavsiye ederim gayeli şiirler yazınız” sözleri üzerine cepheye gönderilmeyerek Vâlâ ile Bolu Sultanisi Kısm-ı İptidaî muallimliğinde görevlendirildiler.
Nâzım Hikmet, Vâlâ Nurettin ile beraber Bolu’da, 1921.
Nâzım, Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü ve yükselen milliyetçilik akımlarından derinden etkilendi. Marjinalleştirilmiş insanlar için sesini yükseltme tutkusu, onu solcu ideolojilere iyiden iyiye yaklaştırdı. Nâzım ve Vâlâ Bolu’da yeterince etkin olamadıklarını düşünüyorlardı, buradaki tutucu ve baskıcı çevre onları zorlamıştı. Bir yandan da Nâzım, anne ve babasının ayrılığının yarattığı derin bir buhran içerisindeydi. Bunların neticesinde 1921 yılında Nâzım ve Vâlâ istifalarını vererek, önce Batum’a, ardından da Moskova’ya gittiler ve burada Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde (KUTV) eğitim gördüler. Nâzım bu dönemde Nüzhet Hanım ile evlendi ancak bu evlilik çok uzun sürmedi. 1924’te Türkiye’ye geri dönerek Orak-Çekiç Gazetesi ve Aydınlık Dergisi’nde yazmaya başladı.
Nâzım Hikmet’in Hapis Hayatı

1925 Mart’ında çıkan Takrir-i Sükûn Kanunu aracılığıyla liberal, sosyalist her türlü muhalif kuruluşlar ve yayın organları kapatıldı, birçok yazar tutuklandı. Nâzım da bu seferberlikten nasibini aldı ve “ülkenin huzurunu, güvenliğini ve toplumsal düzenini bozma” gerekçesiyle Ankara İstiklal Mahkemesi’nde gıyaben yargılandı.
Nâzım Bursa Cezaevi’nde.
Gizli komünist parti üyeliğinden 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı ve tekrar Moskova’ya kaçmak zorunda kaldı. 1926 yılında daha önce Moskova’dayken tanıştığı Lena Yurçenko ile evlendi.
1928’de çıkarılan Af Kanunu’ndan faydalanarak Türkiye’ye geri döndüğünde, pasaportsuz sınırı geçtiği için Ankara Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üç aylık hapis cezasına çarptırıldı. İstanbul’da bir süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakıldı. 1930 yılında, kız kardeşi Samiye’nin arkadaşı ve İstanbullu soylu bir ailenin kızı olan Piraye Altınoğlu ile tanıştı. Ancak Piraye Hanım evli ve iki çocuk annesiydi; buna rağmen Piraye ve Nâzım arasındaki ilişki çok geçmeden tutkulu bir aşka dönüştü. Piraye 1932 yılında Vedat Örfi Bengü’den ayrıldı.
Nazım Hikmet, 1933 yılında “Gece Gelen Telgraf” adlı şiir kitabı nedeniyle komünizm propagandası yapmakla suçlanarak tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Kendisiyle birlikte bu davada yargılanan beş kişiyle birlikte 5 yıl ağır hapse mahkum edildi ancak Af Kanunu’ndan yararlandırılarak serbest bırakıldı. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra, nihayet Piraye’sine kavuştu ve 31 Ocak 1935’te evlenerek “Ran” soy ismini aldı. Nâzım Hikmet, Piraye’nin çocuklarını da kendi çocukları gibi benimsedi. Bilhassa Memet Fuat ile ilişkisi gerçek bir baba-oğul ilişkisiydi. Memet Fuat ilerleyen yıllarda Türkiye’nin önde gelen eleştirmen ve yayıncılarından oldu ve Nâzım Hikmet’in birçok eseri onun çabalarıyla okurlarına ulaştı.
Nâzım Hikmet’in cezaevi yaşamı, Harp Okulu ve Donanma davalarıyla ilişkili yargılamalar sonucunda başladı. 1938 yılında, ordu içinde sosyalizmin yayılmasına ve ülkenin komünist bir devlete dönüşmesine yönelik yönergeler verdiği iddiasıyla 15 yıl ağırlaştırılmış hapis cezasına çarptırıldı. Ardından, 29 Ağustos 1938’de görülen Donanma Davası’nda “Erkin Gemisi”nde askeri isyana teşvik etmek suçlamasıyla 13 yıl 4 ay daha hapse mahkum edildi ve toplamda 28 yıl 4 ay ağır hapis cezasına çarptırıldı.

18 Ağustos 1938 Tarihli yazdığı orijinal mektup.
Bu süreçte Nâzım Hikmet, Atatürk’e bir af mektubu yazdı. ‘Askeri isyana teşvik’ suçlamasının iftira olduğunu dile getirdiği mektubunda Atatürk’ten adalet istedi. Annesi Celile Hanım da Atatürk’e hitaben bir mektup yazdı ve oğlunun bağışlanmasını istedi. Maalesef, bu mektuplar siroz hastalığı nedeniyle tedavi gören ve durumu hayli ağırlaşmış olan Atatürk’e ulaşamadı.
Nâzım’ın uzun süren hapishane yaşamı onu bir hayli yormuş, esaretinin 12. yılında beklediği af bile özgürlüğüne kavuşturamamıştı. 1949-1950 yıllarında, özellikle yurt içinde ve dışında Nâzım’ın hapisten çıkarılması için büyük çaba sarf edildi. Bu çabaya yerli ve yabancı birçok aydın, yazar, demokrat örgütler ve politikacılar destek verdi. Yurt dışında, Nâzım’ı özgürlüğüne kavuşturmak için çeşitli komiteler kuruldu, protesto gösterileri düzenlendi ve yayınlar yapıldı. İngiltere, Amerika, Fransa, İsviçre, Polonya, Romanya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Bulgaristan, Hindistan, Irak, Macaristan, Lübnan, Mısır ve Suriye gibi dünyanın birçok ülkesinde protestolar düzenlendi. Simone de Beauvoir, Jacques Prévert, Raymond Queneau, Albert Camus, Oskar Daviço, Jean Paul Sartre gibi pek çok ünlü aydın ve yazar da bu protestolara katıldı.


9 Mayıs 1950 tarihinde gazetede çıkan haber.
Türkiye’de ve dünyada süren kampanyalara rağmen sonuç alamayan Nâzım Hikmet, adaletin sağlanacağına ve tekrar affedileceğine dair umutlarını kaybetti ve sağlığının elverişsizliğine rağmen son çare olarak 18 gün süren bir açlık grevine başladı. Nâzım Hikmet’in açlık grevi dünya çapında büyük yankı uyandırdı. Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet gibi ünlü şairler de destek olmak amacıyla üç günlük açlık grevine girdiler. Annesi Celile Hanım da yıllardır hasret kaldığı oğluna adalet için oruca başladı, yaşlılığına ve gözlerinin durumuna rağmen Haliç Köprüsü’nde bastonu ve pankartıyla oğlunun kurtarılması için imza topladı.
15 Mayıs 1950’de Türk hükümetine 22 ülkeden protesto telgrafları gönderildi, birçok gazetede açlık greviyle ilgili yazılar yayımlandı ve ünlü şairler bu konuda şiirler kaleme aldılar. Türkiye’deki elçiliklerin önünde gösteriler düzenlendi. Türk aydınları, yazarlar ve sanatçılar bu seferberliğe büyük ilgi gösterdi ve Nâzım Hikmet’in açlık grevini sonlandırarak yeni bir af yasası çıkarılması çağrısında bulundular. Bu çabalar sonuç verdi ve şairin İstanbul, Çankırı ve Bursa cezaevlerindeki 12 yıllık hapis cezası Af Kanunu ile son buldu.
Nâzım Hikmet’in Sürgün Yılları

Nâzım Hikmet, mahkumiyetinin son döneminde halasının kızı Münevver Andaç ile yakınlaştı ve aralarında aşk başladı. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Piraye Hanım’dan ayrıldı, siyasi faaliyetleri ve hapis cezaları, ilişkilerini çok yıpratmıştı. Münevver Hanım ile evlendi ve bu ilişkiden oğlu Mehmed Nâzım dünyaya geldi.
Gizli Türkiye Komünist Partisi’nin Türkiye’den ayrılarak yurt dışında faaliyet gösterme kararı alması üzerine, Nâzım Hikmet 17 Haziran 1951’de Sovyetler Birliği’ne kaçırıldı. Moskova’ya ulaştıktan sonra, Moskova Radyosu’nda Türkiye’nin Amerikan müstemlekesi haline getirildiğini savunarak Türk dış politikasını eleştiren konuşmalar yaptı. Münevver Hanım’a pasaport verilmediği, polis tarafından takibe alındığı ve mektuplaşmaları dahi yasaklandığından Nâzım Hikmet yıllarca hem Münevver’i hem de oğlu Mehmed Nâzım’ı göremedi. Geride bıraktığı eşine ve oğluna yürekten bağlı olan şair, Münevver Hanım’la gizlice birbirlerine ulaştırabildikleri mektuplarla hasret gidermeye çalışıyordu.
Nazım Hikmet pasaportsuz olarak kaçtığı Moskova’da ülkesine karşı olumsuz açıklamalarda bulunduğu, radyo yayınlarında Türkiye’nin yönetim biçimi ve yöneticilerini eleştirerek komünizmi yayma amaçlı yayınlar yaptığı gerekçesiyle, 25 Temmuz 1951 tarihinde bakanlar kurulu kararıyla Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 1952 yılında gittiği Çin ziyaretinde kalp krizi geçirdi, Moskova’ya döndüğünde hastanede kaldığı sırada tanıştığı doktoru Galina Grigoryevna ile 8 yıl birlikte yaşadı; bu Nâzım Hikmet’in en uzun süren birlikteliğiydi.
4 yıl süren sürgünden sonra Türk vatandaşlığından çıkarıldığı ve vatansız kaldığı için 28 Eylül 1955’te Polonya hükümetine vatandaşlık başvurusunda bulunan Nâzım Hikmet’e, Polonya devlet kurulu tarafından 5 Ekim 1955’te “Borzecki” soyadıyla birlikte vatandaşlık verildi.

1960 yılında bir süredir birlikte olduğu tiyatro sanatçısı ve senaryo yazarı Vera Tulyakova ile evlendi ve son yıllarını onunla geçirdi. 3 Haziran 1963’te hayatını kaybetti ve Moskova’da defnedildi. Yıllar boyu uzun uğraşlar verildiyse de naaşı Türkiye’ye getirilemedi, Nâzım Hikmet’in mezarı bugün halen Rusya Federasyonu’ndaki Novodeviç mezarlığındadır.
Hayatının çeyreğini Türkiye’de hapishanelerde geçiren Nâzım Hikmet’e, Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu’nun 5 Ocak 2009 tarihli kararıyla 58 yıl sonra Türk vatandaşlığı geri verildi.
Nâzım Hikmet’in Sanat Yaklaşımı

Nâzım Hikmet, sanat hayatı boyunca şiir, tiyatro, düzyazı ve hatırat gibi geniş bir yelpazede eserler verdi. Yazım tarzı, yalın ve anlaşılır olmasının yanı sıra derin duygusal yönüyle de dikkat çekiyor. Şiirlerinde aşk, özgürlük, sosyal adalet ve insancılık gibi evrensel temaları işleyerek insanların ortak duygularını eserlerine yansıtan şair, bu özellikleri sayesinde farklı kültürlerden okuyucularla derin bir bağ kurdu.
Siyasi mücadelesi ise onu bir “aktivist ve özgürlük savaşçısı” olarak tanımlar. Komünist inancı sebebiyle yaşadığı zorluklar yazılarına yansırken, adaletsizliklere karşı mücadelesi ve ezilenlerin sesi olma çabası eserlerinde baskın bir şekilde kendini gösterir.
Nâzım Hikmet’in Şiirleri

Nâzım Hikmet doğal şiir yeteneğiyle Türk şiirine yeni bir soluk getirdi, özgün ifadesi, ritmi, ve geniş bir yelpazeye yayılan temalarıyla Türk şiirinde yeni bir çığır açtı.
Şiirlerinde sıklıkla aşk, doğa, toplumsal adaletsizlik, insanlık, özgürlük gibi konuları işledi, bilhassa siyaseti şiirde işleyerek sol görüşün aydın kimliğini tanımladı. İstanbul’un işgalini, Anadolu seyahatlerini ve hapishane deneyimlerini içeren anıları, sosyal eşitsizliklere ve siyasi mücadelelere ışık tuttu.
Nâzım Hikmet’in şiirlerinde Mevlevilik, halk ve divan edebiyatı, tasavvuf gibi izlerin yanı sıra 1929’a kadar fütürist etkiler de görülür. 1929-1936 yılları arasında konstrüktivizmin etkisi hissedilir; vatan hasreti, tarih, ulus, barış, köy ve şehir temaları, işçilik, hapis, aşk, sevgi, hasret ve ayrılık gibi birçok konuyu işleyerek, düşünsel, siyasal, kültürel ve duygusal yaşamını yansıttı.



Nâzım Hikmet’in aşk dolu yaşamı da şüphesiz şiirlerinin yadsınamaz bir parçası oldu. Hayatı boyunca birçok romantik ilişki içinde bulundu ve bu ilişkiler, hem kişisel deneyimlerini hem de edebi yolculuğunu şekillendirdi. Bu romansların arasında bilhassa gençlik yıllarında tanıştığı büyük aşkı Piraye ve sonrasında Münevver Andaç ile yaşadığı ihtiraslı birlikteliği ve son aşkı, kendinden 30 yaş genç, tutkulu aşkı Vera var. Bu aşklar karşılaştıkları imkansızlıklar, toplumsal baskılar ve siyasi zorluklarla iyice harlanarak, Nâzım Hikmet’in şiirine sonsuz bir ilham kaynağı oldu.
Çoğunu ezbere bildiğimiz, onlarcası bestelenip dilimize pelesenk olmuş, günümüzde halen umudun, aşkın, vazgeçmeyişin sembolü şiirlerinden birkaç tanesine yer verelim:
İyimserlik
Şiirler yazarım
basılmaz
basılacaklar ama
Bir mektup beklerim müjdeli
belki de öldüğüm gün gelir
mutlaka gelir ama
Ne devlet ne para
insanın emrinde dünya
belki yüz yıl sonra
olsun
mutlaka bu böyle olacak ama
12 Eylül 1957, Moskova
Seni Düşünmek
Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey…
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum…
30 Eylül 1945
Yine Memleketim Üstüne Söylenmiştir
Memleketim, memleketim, memleketim,
ne kasketim kaldı senin ora işi
ne yollarını taşımış ayakkabım,
son mintanın da sırtımda paralandı çoktan,
Şile bezindendi.
Sen şimdi yalnız saçımın akında, enfarktında yüreğimin,
alnımın çizgilerindesin memleketim,
memleketim, memleketim…
8 Nisan 1958, Prag
Nâzım Hikmet’in Sözleri
Nâzım Hikmet’in kalemi, insanın iç dünyasına cesaretle dokunurken; umudu, direnci ve empatiyi yansıtan evrensel ve güncelliğini asla kaybetmeyen bir büyüye sahip. Hayatını ve eserlerini kutladığımızda, insan ruhunun yorulmak bilmeyen bir savunucusunu da onurlandırıyoruz.
Tüm insanlığın haysiyeti ve hakları için tutkulu bir şekilde mücadele eden Nâzım Hikmet’in eşsiz dizelerinden bazıları:
“Pişman değilim yaşadıklarımdan, öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.”
“Bir gün memleketimden insan manzaraları gözleyeceğim.
Ağır ağır, üzgün ağır ve büyük bir sabırla.”
“İnsan; denizin olmadığı yerde, umut adına, martı olmalı.”
“Sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki bu insanların evidir,
sevgilim, onlar vatana düşman.”
“Yalnızlık insanlara çok şey öğretmiştir. Ama sen gitme cahil kalayım.”
“Ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim.
Ve bir kavganın adsız neferiyim.”
“Yazılarım otuz kırk dilde basılır, Türkiye’mde Türkçemle yasak!”
Nâzım Hikmet’in Kitapları
Şiirlerinin yanı sıra, Nâzım Hikmet’in romanları, öyküleri, oyunları ve makaleleri de toplumsal adaletsizlik, aşk ve varoluşçuluk gibi karmaşık temaları işler; satırlarındaki duygu yüklü dili ve güçlü imgeleriyle zamanının ötesinde bir etki bırakır.
Başyapıtı olan “Memleketimden İnsan Manzaraları,” ve “Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim” edebi dehasının ve toplumsal değişim için kararlılığının en önemli göstergelerinden.
Nazım Hikmet, vatan sevgisi ve insanın iç dünyasındaki çatışmaları ustalıkla işledi. “Kuvayı Milliye Destanı” Türkiye’nin kurtuluş mücadelesini epik bir dille anlatırken, insanların direniş ruhunu ve milli birlik duygusunu yansıtır.
Tiyatro alanında da önemli eserlere imza atan Nâzım’ın “Kafatası” ve “Ceviz Ağacı” gibi oyunları, toplumsal eleştirilerle dolu. İnsanın iç dünyasındaki çatışmaları sahneye taşıyarak Nâzım Hikmet’in insan ve toplum arasındaki ilişkiyi derinlemesine incelediği tiyatro anlayışını yansıtıyor.
Deneme türünde kaleme aldığı eserlerindeyse politik düşüncelerini, sosyal olayları ve kültürel meseleleri okuyucuya aktarır. “Demokrasiye Geçiş” ve “Bir Dünyaya Açılan Kapı” gibi denemeleri, onun düşünsel derinliği ve eleştirel bakış açısını gösterir.
Nâzım Hikmet’in eserleri, bugün hâlâ ilgiyle okunan, sahnelenen ve tartışılan birer kültür mirası olarak önemini korur. Edebiyat dünyasına ve toplumsal mücadeleye yaptığı katkılarla tanınan Nazım Hikmet, Türkiye’nin ve dünyanın önemli şairlerinden biri olarak anılmaya devam edecek…
Nâzım Hikmet Kültür Merkezi

Türkiye’nin kültürel ve sanatsal hayatında önemli bir yere sahip olan Nâzım Hikmet, dünya çapında tanınan bir şair, yazar ve düşünür. İlham verici eserleri ve özgür ruhu onu ölümsüz kıldı ve birçok insanın kalbinde taht kurdu.
Nazım Hikmet Kültür Merkezi, onun sanatını, düşüncelerini ve ideallerini yaşatmak, genç kuşaklara tanıtmak ve ilham verici eserlerini gelecek kuşaklara taşımak amacıyla 1993 yılında, Nâzım Hikmet’in oğlu Memet Fuat ve eserlerini yaşatmak isteyen sanatçılar, yazarlar ve aktivistler tarafından İstanbul’da kuruldu. Merkez, herkese açık bir yapıya sahip. Geniş kitlelere hitap etmek için çeşitli sanatsal etkinliklerin yanı sıra edebiyat çalışmaları, araştırmalar ve atölyeler düzenliyor. Kültürel etkinliklerin yanı sıra eğitim programları da sunarak, gençleri ve yetişkinleri Nâzım Hikmet’in düşünce dünyasıyla tanıştırmayı amaçlıyor. Merkezde, Nâzım’ın eserlerini ve yaşamını anlatan bir kütüphane ve belge merkezi de var ve yazarın kitaplarına ve yazılarına erişim sağlanıyor.
Nâzım Hikmet’in Ölümü

Nâzım Hikmet, siyasi inançları nedeniyle Türkiye’de zulme uğradıktan sonra sığınma için gittiği Moskova’da sürgünde bulunurken, 3 Haziran 1963 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti.
Hayatının son baharını, son aşkı ve son eşi olan Vera ile geçirdi. Öldüğünde ceketinin cebinden çıkan kendi fotoğrafının arkasında ise Vera için son bir şiir yazmaktaydı:
“Gelsene dedi bana
Kalsana dedi bana
Gülsene dedi bana
Ölsene dedi bana
Geldim
Kaldım
Güldüm
Öldüm”
Bu satırlar Nâzım’ın kaleminden dünyaya kalan sözler oldu.
Henüz 61 yaşındayken hayata gözlerini yuman Nâzım Hikmet, ölmeden bir süre önce; “Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani, – öyle gibi de görünüyor – Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni ve de uyarına gelirse, tepemde bir de çınar olursa taş maş da istemez hani…” dizeleriyle vasiyette bulunsa da naaşı uzun uğraşlara ve tartışmalara rağmen Türkiye’ye getirilemedi.
Fikirleri ve ve cesur kalemiyle sonsuz bir iz bırakan Nâzım Hikmet’in mezarı bugün hâlen Moskova’da, Novadevichy Mezarlığı’nda…
Nâzım Hikmet Hakkında Az Bilinen Gerçekler
- Nâzım Hikmet, 18 Ağustos 1938 yılının hapishanede bulunduğu dönemde Atatürk’e bir af mektubu yazdı. Bu mektupta, kendisine yöneltilen “askeri isyana teşvik” suçlamasının iftira olduğunu belirterek Atatürk’ten adalet talep etti. Aynı dönemde, annesi Celile Hanım da Atatürk’e bir mektup yazarak oğlunun affedilmesini istedi. Ne yazık ki, bu mektuplar siroz hastalığı nedeniyle tedavi gören ve durumu ağırlaşan Atatürk’e ulaşamadı. Bu mektuplar 2011 yılında Çankaya Köşkü’nde bulundu ve günümüzde Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde yer alıyor.
- Nâzım Hikmet adalet mücadelesi için açlık grevine girdiğinde, yakın arkadaşları olan ünlü şairler Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet de ona destek olmak amacıyla üç günlük açlık grevine girdiler.
- Sürgündeyken Türk vatandaşlığından çıkarılan Nâzım Hikmet, 1955’te Polonya hükümetine vatandaşlık başvurusunda bulundu. Nazım’a Polonya devlet kurulu tarafından “Borzecki” soyadıyla vatandaşlık verildi. Bu başvuruda büyük dedesi Konstanty Borzeçki, yani Mahmut Celaleddin Paşa’nın Polonya’da doğup büyümesinin etkisi büyük oldu.
- Nâzım Hikmet, 1952 yılında Azerbaycan Seyahatnamesi’nde yetimhanede kalan 10 yaşındaki Cengiz Ferecov ile tanıştı. Cengiz’in hayatı, bir öğretmeninin ondan ünlü şairin şiirlerinden birini ezberlemesini istemesiyle değişti. Ezberlediği şiiri Nâzım Hikmet’e okuma fırsatı bulan Cengiz’i çok seven Nâzım, onu evlat edindi. Ferecov, daha sonra uzun yıllar Azerbaycan Tarım Bakanlığı’nda müsteşar olarak görev aldı. Nâzım Hikmet’in manevi oğlu olarak kabul ettiği Ferecov, aynı zamanda sanat ve edebiyat dünyasında da önemli bir isim.
- Cengiz Ferecov bir röportajında, Nâzım Hikmet’in hapis yıllarında suyla yapılan işkenceler nedeniyle sudan korktuğunu ve bu sebeple yıkanmaktan hiç haz etmediğinden bahsetti.
- Nâzım Hikmet Türkiye’deki hapisliği sırasında, pek çok ünlü şiirini tuvalet kağıdına yazmak zorunda kaldı. Bu deneyim, onun sanatına ve ideolojisine olan bağlılığının yanı sıra zorluklar karşısındaki kararlı ruhunun önemli bir yansıması…
- Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Yaşar Kemal’in ölümsüz eseri İnce Memed, Rusça’ya Nâzım Hikmet’in usta kalemi tarafından çevrildi.




