“İstanbul, herkesin bir anlığına kendine ait sandığı ama kimsenin tam olarak sahip olamadığı bir şehir.”
Mimar ve yazar Ertuğ Uçar, yeni kitabı İstanbulin ile bu kadim şehrin katmanlarına, kokularına, çelişkilerine ve ironilerine bakıyor. İstanbulin, bir kent rehberinden çok, bir “şehir hissi” kitabı. Uçar, bir mimarın gözünden değil, bir İstanbullunun iç sesinden konuşuyor; betonun, denizin ve kalabalığın arasında hâlâ var olan güzelliği arıyor.
Her satırında kişisel hafıza, kentsel dönüşüm ve nostalji iç içe geçiyor. Uçar’ın kalemi, kenti sadece mekân olarak değil, yaşayan bir organizma gibi ele alıyor. İstanbulin, İstanbul’la hâlâ bir ilişkisi olan herkes için hem bir yüzleşme hem de bir davet niteliğinde. Ertuğ Uçar’la kitabı ve İstanbul hakkında konuşuyoruz.
Üç kelimeyle Ertuğ Uçar’ı tanımlamak istesek ne dersiniz?
Aile, mimarlık ve edebiyat.
Kitabınızın başlığı (İstanbulin) oldukça ilgi çekici. Bu başlık nasıl ortaya çıktı?
Bu başlık aklımda hep vardı. Kitaplarımda zaman zaman isim oyunları kullanıyorum. Beş altı sene önce bir mimari proje için İngiliz bir işveren İstanbul’a gelmiş ve burada bir yalı gezmek istemişti. Yalıyı gezdikten sonra burasının çok güzel olduğunu ama mekânı herhangi bir stile yerleştiremediğini söyledi. Ben de bunun İstanbul’a ait bir nitelik olduğunu anlattım: Yalıların bazen soğan kubbeleri olur; balkonlar iyonik, yani neo-klasik Yunan sütunlarına oturur; cumbalarda gayet Osmanlı oyma işleri görülür, içeride çini porselenler…

Ben buna, “Boğaz’dan her yönden esen rüzgârların oluşturduğu bir elektrik” diyorum. Endemik balıklar veya endemik bilgiler nasıl varsa endemik binalar da burada yaşamlarını sürdürüyor.
Bu sebeple kitapta da koyduğum başlık ve anlatacağım her şeyin İstanbul’a ait olmasını istedim. Elbette İstanbul’un başka şehirlerle paylaştığı ögeler de var: Lizbon’un yokuşları, denizin şehrin içine girmesi, merdivenli sokaklar… Ama eski dizilerin manzaralarına bakınca Türkiye’de şehirleri bilen biri “Burası İstanbul” diyebilir. Bir binanın hafif evrilmesi, ucundan denizin görünmesi bile yeter. Meşhur bir cami ya da Kız Kulesi görünmese de orasının İstanbul olduğunu anlarız.
Beş altı sene önce İngiliz bir işveren İstanbul’a gelmiş ve burada bir yalı gezmek istemişti. Yalıyı gezdikten sonra burasının çok güzel olduğunu ama mekânı herhangi bir stile yerleştiremediğini söyledi. Ben de bunun İstanbul’a ait bir nitelik olduğunu anlattım.
Google Earth’te gezinti yapan kuzeninizden de söz ediyorsunuz…

Küçük kuzenim coğrafyaya meraklı ve bir bilgisayar oyunu oynuyor. Google Earth’te sokaklarda geziyorsunuz; oyun sizi Türkiye’de rastgele bir yere atıyor. Sokak isimleri ve araba plakalarının üzeri kapalı. Siz gezerken neresi olduğunu tahmin etmeye çalışıyorsunuz. Benim kitabım da biraz böyle: Kente ait o tarihî sokak hissiyle, “burası İstanbul” dersiniz.
Kitapta ikonik yapılardan çok “yaşayan şehir”e odaklanıyorsunuz. Yürüyerek keşfetmeyi öneriyorsunuz. İstanbul bu kadar hızlı değişirken anlattığınız sokaklar bir gün kaybolabilir mi?
Dediğiniz önemli. Ben de böyle düşünmemiştim ama aslında bu, bugüne ait görsel bir kayıt oluyor.
Metinde, İstanbul’u sanki resimlerdeki gibi metaforik bir okumayla yazıyorsunuz. Sokak isimleri ve semtleri çok belirtmiyorsunuz, belli bir muğlaklık var. Bu belirsizlik mi sizi çekiyor, yoksa mimar olmanızdan ötürü mimari yapılar mı?
Benim bulduğum ve keşfettiğim şeylerden daha çok heyecan duyuyorum. Birinin önerdiği bir kitaptansa araştırıp bulduğum kitap bana daha fazla zevk verir. Mesela adresi çok belirli bir hediye almayacaksam internetten alışveriş yapmam. Şehirlerde de rehberleri açıyorsunuz… Kitapçılardaki “İstanbul” raflarını pek iyi bulmuyorum. Çoğunda resim, fotoğraf, eskiz yok. “Yürüyerek İstanbul” diye 500 sayfa yazılmış ama içinde harita yok.
Sanırım görselle düşünmeye alışık olduğum için içerikte bir izlenim arıyorum. Her kitapta tekrarlanan hikâyeler ve efsaneler bana aynı geliyor. Bir insanın gözünden tarih yazmak daha önemli. İstanbulin’i yazmadan önce geçen sene Paris’te bu tür görsel kitapları inceledim. Örneğin “Mahallemde Bisikletle Dolaşırken” gibi kitaplar: Bir kadın bisikletiyle dolaşırken suluboyalar yapıp mahallesini anlatmış. Fransızca bilmesem de anlıyorum; çok öznel bir bakış. Bizde bu türün eksik olduğunu gördüğüm için yazmanın önemli olduğuna inandım.

Şehirde “kaydı tutulmamış” şeylere rastladığınızı yazıyorsunuz…
Evet, güzel, ilginç ve önerilmeyen şeylere: Bir binaya yapışık bir çeşme, duvarda Roma dönemine ait bir sütun ve yanında oturan bir adam…
Bazı sokaklarda fotoğraf çekerken sorgulandığınızı söylüyorsunuz. Bu insanlar ve sorgulamaları kente bakışınızı olumsuz etkiledi mi?
Aslında buna mimarlık öğrencisiyken alıştım. Ankara’da okudum; elimizde fotoğraf makinesi, kâğıt ve kalemle bir yerlere giderdik. Genç olduğumuz için güvenlik görevlileri sıkça gelirdi: “Ne yapıyorsunuz, şuradan ileri geçmeyin” diye uyarırlardı.

Şehirlerimizin başındaki en büyük bela, özellikle İstanbul’da, kentsel dönüşüm. Dönüşüm o kadar vahşi ki insanlar sürekli şüpheleniyor: “Bir şey mi olacak?” Ya da umutlanıyorlar: “Bir şey olsa da buradan kurtulsak.” Eli kalemli herkes onlar için potansiyel bir işaret; sanki dönüşümün habercisi gibi.
“Karganın sekerek yürüdüğünü” yazmışsınız; okuduktan sonra ben de fark ettim.
Şehirde çok fazla yürüyen kuş görüyorum. Hatta karşıdan karşıya geçiyorlar, insanları taklit ediyorlar.
Bir konuşma serisi başlatıyoruz. İlki ekim ayında Murat Gülsoy ile. Başlık ‘Şehrin Ressamları’. İkincisi ‘Şehirde Yürümek’, ardından ‘Şehrin Hayvanları’ ve ‘Şehrin Endemik Binaları’ şeklinde devam edecek.
Kitabınızı annenize ithaf ediyorsunuz. Kişisel bir hafıza oluşturmak istediğiniz için mi?
Başta böyle bir düşüncem yoktu. “Hadi kitapları sırayla sevdiğim insanlara ithaf edeyim” gibi bir yaklaşımım da yok. Ama “hurma” öyküsünü yazarken annem aklıma geldi. Antalya’da ilk, orta ve lise yıllarımda evimizin önünde çok güzel bir hurma ağacı vardı. Annem ressam olduğu için o ağacı çizmeye çalıştığını hatırladım, bu bölümü yazarken de aklıma geldi.

Başka şehirlerden söz etmişken yeni bir kitap projenizde Antalya olacak mı?
İstanbul kitaplarının hepsinde bir nostalji var; insanlar kitapta hep nostalji arıyor. Antalya’da ben bugünü yazamam. Oraya gidip geliyorum ama bu yetmez.

Bu kitapla ilgili yan etkinlikler yapacağınızı bir podcast söyleşinizde duymuştum. Nasıl projeler olacak?
Bir konuşma serisi başlatıyoruz. İlki ekim ayında Murat Gülsoy ile. Başlık “Şehrin Ressamları”. İkincisi “Şehirde Yürümek”, ardından “Şehrin Hayvanları” ve “Şehrin Endemik Binaları” şeklinde devam edecek.


