white banner

Dijital Sanatçı David Szauder ile 212 Photography Istanbul Öncesi: Hafıza, Yapay Zekâ ve Fotoğrafın Geleceği

18.09.2026
Dijital Sanatçı David Szauder ile 212 Photography Istanbul Öncesi: Hafıza, Yapay Zekâ ve Fotoğrafın Geleceği

Yazı Boyutu:

David Szauder, 212 Photography Istanbul öncesinde hafıza, arşiv, yapay zekâ ve fotoğrafın değişen sınırlarını anlatıyor.

Bir Bakışta David Szauder

  • Sanatçı: David Szauder
  • Etkinlik / Platform: 212 Photography Istanbul
  • Öne Çıkan Eser: Triptych: Memory, Doubt, and Fates (Saint Benoît Kilisesi)
  • Temel Pratik: Yapay zekâ destekli medya sanatı, kişisel arşivleme, glitch estetiği
  • Öne Çıkan Seriler: The Art of Hiding, Doppelgänger, Failed Memories, Folkloric Robots
Siyah beyaz bir portre fotoğrafında, gri dalgalı saçlara ve gür sakala sahip, siyah çerçeveli yuvarlak gözlüklü bir adam başını hafifçe sağa çevirmiş, koyu renk montunun ve açık renk kazağının içinde dikkatle yan tarafa bakıyor; arka planda ise belirgin siyah beyaz geometrik desenler yer alıyor.
Dijital Sanatçı David Szauder

Çocukluk fotoğraflarından Commodore 64’te ürettiği ilk görüntülere, kişisel arşivlerden yapay zekâ destekli işlere uzanan David Szauder’ın sanat pratiği, hafıza ve teknoloji arasındaki ilişkiyi sorguluyor. Sanat tarihi ve bilgisayar bilimini bir araya getiren yaklaşımıyla dijital görüntünün sınırlarını araştıran sanatçı, 212 Photography Istanbul kapsamında sergilenen Triptych: Memory, Doubt, and Fates ile İstanbul’a dönüyor. Szauder ile çocukluk anılarından kişisel arşivlerine, yapay zekânın yaratım sürecindeki rolünden hata ve tesadüflere, İstanbul’la değişen ilişkisine uzanan bir sohbet gerçekleştirdik.


Çocukluk, Yaşam ve İlham Üzerine


Sarı, belirgin kıvırcık saçlı ve açık renk gözlü bir adam, siyah arka plan önünde, parlak altın rengi, şişme bir ceket giymiş, hafif bir bıyık ve sakal tıraşıyla kameraya doğrudan ciddi bir ifadeyle bakarken üst bedeni görülüyor.

Çocukluğunuzdan bugüne kadar sizinle kalan ve dünyaya bakışınızı veya bugün işlerinize yaklaşımınızı etkileyen bir anınız var mı?

Çocukluğumdan kalan en güçlü anılarımdan biri, babamın odasındaki üç çekmeceli küçük bir dolapla ilgili. Dolabın içi tamamen eski aile fotoğraflarıyla doluydu. Düzen yoktu, albüm yoktu; sadece saf bir karmaşa vardı. Altı ya da yedi yaşlarındaydım. Yere oturur, fotoğrafların arasında dolaşır, onları yerlere, nesnelere veya insanlara göre ayırır ve etraflarında küçük hikâyeler uydururdum.

Geriye dönüp baktığımda bunun muhtemelen arşiv fikriyle ilk karşılaşmam olduğunu düşünüyorum. Elbette o zaman bunun ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Sonra, sekiz yaşındayken büyükannem ve büyükbabam Hollanda’dan ilk Commodore 64 bilgisayarlardan birini getirdi. O dönemde Macaristan’da böyle bir bilgisayara sahip olmak oldukça sıra dışıydı. İlk başta oyun oynadım ama sonra Simon’s BASIC’i keşfettim. Çok basit kodlarla görüntüler üretebiliyordunuz. Bilgisayarın ekranda yavaş yavaş eşmerkezli daireler çizmesini izlediğimi hatırlıyorum. Kodu değiştirmeye başladım ve bir anda benim için çok ciddi görünen soyut bir görüntü ortaya çıktı. Çok hoşuma gitti. Annemin iş yerinde çıktısını aldım, duvara astım ve ona bakmaya devam ettim. Ne olduğunu ya da ne yaptığımı bilmiyordum. Gerisi çok daha sonra geldi.

Geçmişiniz sanat tarihi, bilgisayar bilimi ve intermedia gibi farklı alanları bir araya getiriyor. Sanatçı olmaya karar verdiğinizi fark ettiğiniz belirli bir dönüm noktası hatırlıyor musunuz?

Uzun süre bilgisayar bilimi ve sanat arasında gidip geldim ama ikisi arasında bir köprü bulamadım. Önce üç yıl sanat tarihi okudum, daha sonra bilgisayar bilimi eğitimi aldım. Fakat zihnimde bunlar tamamen ayrı dünyalar olarak kaldı. Birbirlerine nasıl ait olabileceklerini göremiyordum.

Sonra bir gün, Orta Çağ üzerine bir sınava çalışmak için kütüphanedeyken, raftan küçük bir kitap kelimenin tam anlamıyla başıma düştü. Fotokopi sanatıyla ilgiliydi. “Bu da ne? Böyle bir şey var mı?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kısa bir süre sonra biri bana, “David, senin yerin Intermedia Bölümü’nde,” dedi. İşte o anda her şey birbirine bağlandı. Sanat ve teknolojik medyanın birbirinden ayrı olmak zorunda olmadığını; aksine bir araya gelebileceklerini ve bu ilişki etrafında zaten başlı başına bir sanat alanının oluştuğunu anladım. Benim için bu keşif her şeyi değiştirdi.

Berlin ve Budapeşte uzun yıllardır hayatınızda önemli bir yere sahip. Bu iki şehir gündelik hayatınızı ve bir sanatçı olarak bakış açınızı nasıl şekillendirdi?

Budapeşte ve Berlin beni çok farklı şekillerde şekillendirdi. Budapeşte en eski anılarımla, aile tarihimle, nesnelerle, iç mekânlarla, görsel parçalarla ve belirli bir Orta Avrupa duygusal atmosferiyle bağlantılı. Çok iyi tanıdığım bir yer ama tam da bu nedenle bazen onu net görebilmek için mesafeye ihtiyacım oluyor.

Berlin bana bu mesafeyi verdi. Aynı zamanda çok farklı bir özgürlük hissi de kazandırdı. Uzun yıllar boyunca farklı disiplinlerin, alt kültürlerin, teknolojilerin ve sanatsal yaklaşımların fazla açıklamaya ihtiyaç duymadan yan yana var olabildiği bir yerdi.

Sanırım bu iki şehir arasında gidip gelmek bana mesafenin ne kadar önemli olduğunu öğretti. Bazen bir yeri, oradan ayrıldığınızda daha iyi anlarsınız. Geri döndüğünüzde ise aynı şehri artık aynı şekilde görmezsiniz; çünkü siz de artık aynı kişi değilsiniz. Tanıdıklık ve yabancılık arasındaki bu gerilim, işlerimde oldukça sık ortaya çıkıyor.

Benim için merak, stüdyodan çıktığım anda kapanan bir şey değil.

David Szauder

Sanat ve dijital üretimin dışında günlük hayatınızda en çok nelerle ilgileniyorsunuz? Merakınızı canlı tutan veya rahatlamanızı sağlayan şeyler neler?

Bu muhtemelen benim için en zor sorulardan biri, çünkü çok çalışıyorum ve bir anlamda işim hayatımdan ayrı değil. O, nasıl var olduğumun ve dünyaya nasıl baktığımın bir parçası. Elbette seyahat etmeyi ve yürüyüş yapmayı, bir caz kulübünün arka taraflarında kaybolmayı, hatta bir sinemadaki patlamış mısır kokusunu bile seviyorum. Yürümeyi çok seviyorum; gerçekten herhangi bir yerde. Bence yürümek bir yeri anlamanın en iyi yollarından biri. Aksi takdirde fark etmeyeceğiniz şeyleri görüyorsunuz: insanları, binaları, küçük detayları, ritimleri, tesadüfleri…Benim için merak, stüdyodan çıktığım anda kapanan bir şey değil.


Hafıza, Arşivler ve Sanatsal Pratik Üzerine


Bir kadın figürü ve şapkalı soyut bir erkek siluetinin karşı karşıya durduğu, kadının zarif dalgalı saçları, detaylı bir saç aksesuarı, beyaz eldivenleri ve uzun kollu koyu renk elbisesiyle hafifçe aşağıya baktığı, erkek figürünün ise şapkasının altında tek beyaz dairesel gözü olan sade, keskin hatlı, tamamen siyah bir yapıya sahip olduğu, dış mekanda çekilmiş siyah beyaz sanatsal bir fotoğraf.

Szauder’ın çalışmalarında kişisel arşivlerin önemli bir yeri var. Eski gazete kupürleri, Burda kalıp sayfaları, aile fotoğrafları, belgeler ve geçmişten kalan nesneler onun görsel dünyasının malzemelerine dönüşüyor. Ancak sanatçı için mesele bu nesneleri yeniden kullanmak değil; onların içinde saklı olan hikâyeleri ortaya çıkarmak.

Sanat olmak için yaratılmamış şeylere karşı büyük bir ilgim var.

David Szauder

Eski gazete kupürleri ve Burda kalıp sayfalarından geçmişten nesnelere, hatta büyükbabanızın yazdığı bir şiire kadar oldukça kişisel ve çeşitli bir arşivden besleniyorsunuz. Sıradan bir nesne veya görüntü sizin için ne zaman sanatsal bir malzemeye dönüşüyor?

Bence sıradan bir nesne, görünen işlevinden daha fazlasını taşıdığında benim için ilginç hale geliyor. Zamanı, hafızayı, kişisel bir hikâyeyi, toplumsal tarihi veya bir anda farklı görmeye başladığım görsel bir sistemi taşıyabilir. Sanat olmak için yaratılmamış şeylere karşı büyük bir ilgim var. Gazete kupürleri, kalıp sayfaları, eski fotoğraflar, tipografi parçaları, belgeler, aileden kalan nesneler… Ben onlara dokunmadan önce zaten kendi hayatlarına sahipler. Onları “güzel” bir şeye dönüştürmekle ilgilenmiyorum. Daha çok, zaten içlerinde saklı olan şeyi anlamak ve sonra onları yeni bir bağlama yerleştirmekle ilgileniyorum.

Bazen bir nesne çok kişisel olduğu için önem kazanıyor. Bazen bütün bir dönemi temsil ettiği için. Bazen de küçük bir detay, bir anda çok daha büyük bir şeye açılan kapı hâline geliyor. Sanırım farkında olmasam bile sürekli arşivler oluşturuyorum.

Bir çalışmanın ilk fikrinden son haline kadar yaratım süreciniz nasıl ilerliyor? Stüdyoda size eşlik eden özel ritüelleriniz veya alışkanlıklarınız var mı?

Genellikle önce fikir geliyor. Beni rahatsız eden şeyin ne olduğunu, etrafında dönüp durduğum soruyu veya görünür hâle getirmeye çalıştığım duyguyu anlamam gerekiyor. Bazen başlangıç noktası çok net oluyor, bazen ise yalnızca bir parçadan ibaret. Sonra araştırma ve toplama aşaması geliyor. Görüntüler, metinler, nesneler, yapılar, referanslar, anılar… O dünyanın parçası olabilecek her şeyi topluyorum.

Ardından görsel olarak denemeye başlıyorum. Farklı ihtimaller yaratıyor, malzemeleri birleştiriyor, parçalarına ayırıyor, yeniden kuruyor, bazı unsurları çıkarıyor ve daha önceki versiyonlara dönüyorum. Sürecimde çok fazla tekrar var.

İlk sonucu, etkileyici görünse bile, neredeyse hiçbir zaman kabul etmiyorum. Benim için bir iş üretmek çoğunlukla karar vermekle ilgili. Ne orada olmalı? Ne olmamalı? Neye gerçekten ihtiyaç var? Hangisi yalnızca dekorasyon? Bir şey ne zaman fazla açık hâle geliyor? Geleneksel anlamda belirli bir ritüelim yok. Sanırım benim ritüelim, bir fikrin üzerinde ısrarla çalışmak; onu ilk ortaya çıktığı hâlinden daha net ve belirgin bir şeye dönüşene kadar bırakmamak.

Doppelgänger serisinde kendi anksiyetemle doğrudan yüzleşiyorum… Bu, anksiyetenin bir illüstrasyonu değil. Anksiyetenin içinden geliyor.

David Szauder

Şimdiye kadar yaptığınız çalışmalar arasında sizin için özel bir yeri olan veya unutamayacağınız bir hikâyeye sahip bir iş var mı?

Bir anlamda bütün işlerim kişisel. Instagram’ımı da en başından beri bunun üzerine kurdum: Zihnimi meşgul eden düşünceler, bana ait duygular, anlamaya veya işlemeye çalıştığım şeyler… Bu yüzden bir işi seçip “en kişisel olan bu” demek benim için zor.

Ancak birini özellikle öne çıkarmam gerekirse Doppelgänger derdim. Bu seride kendi anksiyetemle çok doğrudan yüzleşiyorum; onunla neredeyse dans ediyor, savaşıyor, dışarıdan gözlemliyor ve sonra tekrar onun içine çekiliyorum. Bu yüzden bu çalışma bana özellikle yakın. Bu, anksiyetenin bir illüstrasyonu değil. Anksiyetenin içinden geliyor.

Kariyeriniz boyunca sizi en çok dönüştüren çalışma hangisi oldu ve size kendinizle ilgili ne öğretti?

Beni en çok dönüştüren tek bir iş olduğunu düşünmüyorum. Benim için bu sürekli devam eden bir süreç. Her çalışma beni bir şekilde değiştiriyor. Her birinden bir şey alıyor, onu içselleştiriyor ve bir sonraki işe taşıyorum. Bir iş tamamlandığında, benim için dünya artık işe başlamadan öncekiyle tamamen aynı olmuyor.

Elbette benim için ikonik hissettiren bazı çalışmalar var. Ancak çoğu zaman onları ikonik yapan yalnızca benim için taşıdıkları anlam değil; izleyiciye daha derinden ulaştıklarını hissetmem. Bir işin güçlü bir şekilde karşılık bulduğunu, insanların yüzeyin ötesinde onunla bağ kurduğunu hissedebiliyorum.

İzleyiciyle kurulan bu ilişki benim için çok önemli. Bir iş onu üretirken beni değiştiriyor ama bazen izleyici de benim o işi anlama biçimimi değiştiriyor.


Görüntü, Teknoloji ve Yapay Zekâ Üzerine


Çorak bir arazide profil duran fötr şapkalı, resmi giyimli bir adamın, merkezinde uzun kirpikleri ve saat kadranı gibi bir göz bebeği olan devasa, testere dişli siyah bir forma doğru baktığı çarpıcı, siyah beyaz sürreal bir sanat eseri, derin bir görsel tezat ve gizemli bir atmosfer yaratıyor.

Bugün fotoğrafçılığın önemli bir dönüşüm evresindeyiz. Fotoğrafın ilk dönemlerinde dünyayı kaydetmenin ve gerçeği belgeleyebilmenin yeni bir yolu olması büyük bir heyecan yaratmıştı. Bugün ise özellikle yapay zekânın etkisiyle, fotoğrafın neyi kaydettiği kadar nasıl üretildiğini ve gerçeği nasıl kurduğunu da sorguluyoruz.

212 Photography Istanbul Festival Direktörü Banu Tunçağ

Fotoğrafın ve dijital görüntünün bugün geldiği noktanın en önemli tartışmalarından biri yapay zekâ. Szauder ise bu teknolojinin içinde uzun zamandır çalışan bir sanatçı olarak, meseleyi yalnızca “AI ne üretebilir?” sorusuyla ele almıyor. Onun için daha önemli soru, sanatçının bu üretim sürecinde neyi seçtiği ve kontrolü ne kadar elinde tuttuğu.

Teknoloji bana farklı ihtimaller sunabilir ama hangisinin benim için anlamlı olduğuna karar veremez.

David Szauder

Teknoloji ve dijital araçlar uzun yıllardır pratiğinizin bir parçası. Bu araçlar değiştikçe çalışma biçiminiz nasıl değişti? Değişmeyen ne oldu?

Araçlar inanılmaz ölçüde değişti, hız ise belki de daha da fazla arttı. Eskiden günler süren işler artık dakikalar içinde yapılabiliyor. Olasılıklar da büyük ölçüde arttı. Görsel fikirleri çok daha hızlı test edebiliyor, farklı varyasyonlar oluşturabiliyor, onları bozup yeniden kurabiliyor ve bir fikirden diğerine çok daha hızlı geçebiliyorum.

Ancak sürecin en önemli kısmı hiç değişmedi: Hâlâ ne yapmak istediğime benim karar vermem gerekiyor. Teknoloji bana farklı ihtimaller sunabilir ama hangisinin benim için anlamlı olduğuna karar veremez. Bir görüntünün neden gerekli olduğunu, bir diğerinin ise yalnızca görsel olarak etkileyici olduğunu ayırt edemez.

Benim için yeni teknolojiler, çok daha uzun bir yaratım sürecinin parçası. Yapay zekâ pratiğimin bir parçası hâline gelmeden çok önce de dijital araçlarla çalışıyordum. Değişmeyen şey ise yaratıcı sürecin sorumluluğunu üstlenmek: Fikrin, seçimlerin ve kararların sorumluluğunu almak ve ortaya çıkan işin arkasında durmak.

Yapay zekâyla çalışırken hiç beklemediğiniz bir sonuçla karşılaşıp bir işin yönünü değiştirdiğiniz veya bir fikre farklı bakmaya başladığınız oldu mu?

Yapay zekâyla çalışırken beklenmedik sonuçlarla karşılaşmak sürecin doğal bir parçası. Özellikle sistemlerin bugünkü kadar öngörülebilir olmadığı ilk dönemlerde bu durum daha da belirgindi. Benim için asıl mesele, yapay zekânın beklenmedik bir sonuç üretip üretmemesi değil; bu sonucun başlangıçta hayal ettiğim fikri ne ölçüde değiştirmesine izin verdiğim.

Bu süreç, büyük ölçüde karar vermeyi ve fikrin peşinden gitmeyi gerektiriyor. Sırf şaşırtıcı ya da etkileyici göründüğü için ortaya çıkan bir sonucu takip etmek oldukça cazip olabilir. Ancak tam da bu noktada kendi yönünüzü kaybetme riski ortaya çıkıyor.

Benim için yapay zekâyla çalışmanın en hassas noktalarından biri bu: Beklenmedik sonuçlara ve kazalara açık olurken yaratıcı kontrolümü kaybetmemek. Eğer ortaya çıkan sonucu sorgulamayı bırakırsam, yaratıcı olarak kendi yönümü kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırım.

Bir görüntünün tamamlandığını nasıl anlıyorsunuz? Artık ekleyecek veya değiştirecek hiçbir şey kalmadığını hissettiğiniz belirli bir an var mı?

Kelimenin tam anlamıyla “değiştirebileceğim hiçbir şey kalmadığını” hissettiğimden emin değilim. Her zaman bir şeyi hareket ettirebilir, çıkarabilir, geliştirebilir, bozabilir veya yeniden kurabilirsiniz. Benim için bir görüntü, daha fazla değişiklik yapmak onu daha iyi hâle getirmeyecek, yalnızca farklılaştıracak noktaya geldiğinde tamamlanmıştır.

Bu ayrım çok önemli. Bir noktada görüntü kendi içinde bir bütünlük kazanmaya başlıyor. Her unsurun orada olmak için bir nedeni oluyor ve artık kendime onu açıklama ihtiyacı hissetmiyorum.

Bazen bu noktaya çok hızlı ulaşıyorum. Bazen ise çok büyük sayıda versiyon gerekiyor. Bazen de görüntüyü bir süre yalnız bırakmam gerekiyor. Gerçekten tamamlanıp tamamlanmadığını mı, yoksa sadece ona bakmaktan yorulup yorulmadığımı anlamak için.

Glitch’ler ve beklenmedik sonuçlar sanatsal dilinizin önemli bir parçası. Hatalarla veya başlangıçtaki planınızın dışında gerçekleşen şeylerle nasıl çalışıyorsunuz?

Her zaman hatalarla ilgilenmişimdir. Bir hata, bilinçli olarak asla yaratamayacağım bir şeyi ortaya çıkarabilir. Bir sistemi sekteye uğratabilir ve bir anda arkasındaki yapıyı görünür kılabilir. Ancak her hatanın kendiliğinden ilginç olduğunu düşünmüyorum. Benim için yaratıcı sürecin önemli bir parçası, hangi kazanın yeni bir ihtimal ortaya çıkardığını, hangisinin ise yalnızca gürültüden ibaret olduğunu fark etmek.

Kontrol ile kontrolü kaybetmek arasındaki o alanda çalışmayı seviyorum. Genellikle çok net bir niyetle yola çıkıyorum; ancak planlamadığım bir şey ortaya çıktığında ve beklediğimden daha güçlü olduğunda bunu fark edebilecek kadar açık kalmaya da çalışıyorum.

Hatanın kendisi sanat eseri değil. Onu korumaya, anlamaya ve ondan yeni bir şey üretmeye karar verdiğim noktada sanatsal süreç başlıyor.


212 Photography Istanbul, İstanbul ve Bugün Üzerine


David Szauder'ın sürrealist sanat çalışmalarından birinde, siyah beyaz tonlarda, silindir şapkalı zarif bir kadının profili ile keskin hatlı soyut bir kuş figürü ve birleşen insan bacakları, kimlik ve biçim algısına meydan okuyan özgün bir görsel oluşturuyor.

Szauder’ın 212 Photography Istanbul ile ilişkisi 2023 yılına uzanıyor. Üç yıl sonra İstanbul’a geri dönen sanatçı, bu kez hem kendi görsel dilindeki değişim hem de Triptych: Memory, Doubt, and Fates ile farklı bir noktada olduğunu düşünüyor.

Bugün fotoğrafçılığın önemli bir dönüşüm evresindeyiz. Fotoğrafın ilk dönemlerinde dünyayı kaydetmenin 200 yıl sonra fotoğrafın hâlâ kesin tanımlara sığmayan, kendini sürekli yeniden üreten bir alan olması çok değerli. 212 Photography Istanbul olarak da bu dönüşümü takip etmekle kalmayıp farklı yaklaşımları bir araya getiren, ezber bozan kurgular yaratmayı seviyoruz.

212 Photography Istanbul Festival Direktörü Banu Tunçağ

Bir sergide çalışmalarınızı ilk kez izleyiciyle birlikte gördüğünüz zamanı hatırlıyor musunuz? O anda ne hissetmiştiniz?

2023 yılında ilk kişisel sergim The Art of Hiding gerçekleşti. Yalnızca sabit görüntüleri sunduğum ilk sergiydi. Sergi alanında hiçbir projeksiyon, hareketli veya dijital bir şey yoktu; oysa yapay zekâ üretim sürecinin bir parçası olmuştu.

Konsept oldukça kişiseldi. Yaklaşık on beş yılın ardından bir yıllığına Budapeşte’ye dönmüştüm ve şehre hiçbir şey değişmemiş gibi geri dönmek yerine bir gözlemci olarak kalmak istiyordum. Görsel evreni parçalar ve örnekler üzerinden kurdum; detayları ve izlenimleri neredeyse uzaktan gözlemliyormuş gibi topladım.

Sonra bir noktada bilgisayarla aramdaki göbek bağını kestim. Görüntüler ekrandan çıktı ve duvarlara taşındı. O dönemde bu bana inanılmaz cesur ve aynı zamanda belirleyici gelmişti. İnsanların o görüntülerin karşısında durduğunu, etraflarında herhangi bir animasyon veya teknolojik gösteri olmadan onları izlediğini görmek, işlerin kendi başlarına tamamen ayakta kalabileceğini fark etmemi sağladı.

Benim için o sergi bir dönüm noktasıydı.

2023 yılında 212 Photography Istanbul’a katıldınız ve şimdi Triptych: Memory, Doubt, and Fates ile İstanbul’a dönüyorsunuz. Bu üç yıl içinde İstanbul’la ilişkiniz nasıl değişti?

2023 yılında İstanbul’a geldiğimde işlerimin çok farklı bir dönemindeydim. Çok fazla deney yapıyor ve görüntüleri bir arada tutabilecek kavramsal yapıyı hâlâ arıyordum. Elbette sonuçlar vardı ama bugün sahip olduğum yön duygusuna henüz sahip değildim.

Bugün daha az rastgele deney yapıyorum. Genellikle ne söylemek istediğimi, nasıl görünmesini istediğimi ve oraya nasıl ulaşabileceğimi çok daha net biliyorum. Sanırım süreç içerisinde kendi görsel dilim güçlendi. Bir yandan içgüdüsel, diğer yandan da oldukça bilinçli bir şekilde gelişiyor. Mevcut triptik bunun iyi bir örneği.

İlk bölüm, yapay zekâyla çalışmaya başlamadan önceki bir dönemden geliyor. Yine de tuhaf bir şekilde yapay zekâdan tamamen kopuk değil. Çünkü o dönemde yapay zekâ olmadan keşfettiğim bazı görsel prensipler, daha sonra yapay zekânın görüntüleri yapılandırma ve yeniden düzenleme biçimine oldukça yakındı.

İkinci bölüm Doppelgänger. Burada ne söylemek istediğimi çok daha bilinçli biliyorum ama bunu söylemek için doğru görsel dünyayı hâlâ arıyorum.

Anna Réka Baktay ile birlikte oluşturduğumuz üçüncü bölüm ise bir sonraki adım. Anna robot korosu fikrini ortaya attı. Robotları böylesine belirli bir kolektif yapının içine yerleştirmek onlara çok daha güçlü bir bağlam kazandırdı.

Artık yalnızca bireysel figürler veya görüntüler değiller. Bir grup, neredeyse bir topluluk hâline geliyorlar. Bu da kimlik, hafıza, gelenek ve kolektif davranış üzerine yeni sorular açıyor. Burada görüntünün ötesine geçmek, yalnızca görsel boyutun dışına çıkmak ve perdenin arkasında ne olduğunu sormak istiyoruz. Perdenin arkasında kim var değil; ne var?

Saint Benoît’te beni en çok ilgilendiren şey, mekânın sahip olduğu kutsal nitelik.

David Szauder

Triptych seriniz Failed Memories, Doppelgänger ve Folkloric Robots serilerini Saint Benoît Kilisesi’nde bir araya getiriyor. Bu çalışmaların böylesine tarihi bir mekânda buluşmasını görmek nasıldı? Mekânı ilk gördüğünüzde size ne hissettirdi?

Saint Benoît’te beni en çok ilgilendiren şey, mekânın sahip olduğu kutsal nitelik. Benim için bu öncelikle dini bir mesele değil. Yaratma eylemini, bir tür içsel ve ruhsal alana girmek gibi deneyimliyorum. Konsantre olabildiğim, bir şeyleri sorgulayabildiğim ve onları dönüştürebildiğim çok özel bir alan. Bu sergiyle beni heyecanlandıran şey, o içsel alanın bir bölümünü izleyiciye açabilme ihtimali.

Bu nedenle kilise benim için anlamlı. Sadece işlerin sergilendiği bir yer değil. Serginin kendisinin izleyiciyle paylaşılan, neredeyse tefekkür niteliğinde bir deneyime dönüşmesine imkân veriyor.

Sude Çetin
Sude Çetin Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
white banner
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için