Ali Rıza Akdolu, “Aliens” sergisinde mücevheri bedenden kopararak heykel formuna taşıyor. Sergi; değer, süs ve yabancılık kavramlarını yeniden düşünmek isteyenler için dikkat çekici bir perspektif sunuyor.
Mücevher, tarih boyunca bedene ait, tenle hemhal ve kimliğin ayrılmaz bir parçası olarak varlık kazandı. Ancak küratörlüğünü üstlendiğim yeni sergi projemiz, bu kadim ilişkiyi temelinden sarsarak mücevheri bedenden ayırıyor ve onu bağımsız bir “hacim” olarak yeniden tanımlıyor.
Sanatçı Ali Rıza Akdolu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, takılabilirliğin askıya alındığı, ergonominin sessizleştiği ve nesnenin kendi ağırlığını üstlendiği o eşiği konuştuk. “Tenin Ötesinde”, izleyiciyi tanıdık olanla yabancı olan arasındaki o tekinsiz ama büyüleyici mesafeye davet ediyor. Sergi, Galeri FE’de 26 Şubat – 26 Mart tarihleri arasında izleyiciyle buluşuyor.
ALIENS Sergisi Hakkında
- Tarih: 26 Şubat – 26 Mart 2026
- Yer: Galeri FE
- Ziyaret Bilgileri: Salı–Cumartesi 11.00–19.00 – Pazartesi ve Pazar kapalı.

Burada Takı Yoktur; Burada Duran Şey, Kendine Ait Bir Dünyadır
Bir tasarımcı olarak, mücevheri ten temasından koparıp bağımsız bir hacim kazandırmak, üretim pratiğinizde neleri değiştirdi? Nesne bedenden uzaklaştığında sizin için neye dönüştü?
Mücevher tarih boyunca bedene ait oldu. Tene değdi, nabızla titreşti, kimliği işaretledi. Bir süs, bir statü, bir aidiyet göstergesi olarak varlık kazandı. Bu sergi ise mücevheri bedenden ayırıyor. Takılabilirlik askıya alınıyor, ergonomi geri çekiliyor, fonksiyon sessizleşiyor.
Geride kalan şey: hacim.
Bedenden koparılan mücevher artık bir aksesuar değil, kendi başına duran bir varlıktır. Taşıyıcısını kaybettiği anda kendi ağırlığını üstlenmek zorunda kalır. Bu üretim pratiğinde mücevher artık kimliği taşımaz; kimliği üretir. Bir bedeni tamamlamaz, kendi başına tamamlanır. Kişiyle kurduğu ilişki ise temas üzerinden değil, mesafe üzerinden gerçekleşir.
‘Tenin Ötesinde’, mücevheri süsten ayırıp onu bağımsız bir hacme, yoğunlaşmış bir enerjiye, sessiz ama ısrarlı bir varlığa dönüştürür. Burada takı yoktur; burada duran şey, kendine ait bir dünyadır.

Sergi, “yabancı” kavramını sabit bir kimlik değil, izleyicinin nesneyle kurduğu “ilişkisel bir durum” olarak tanımlıyor.
Tasarımlarınızdaki tanıdık taş yüzeyleri ve metalik dokular, izleyiciyi önce kendine çekip sonra bu “yabancılık” hissiyle nasıl baş başa bırakıyor?
Yabancı, İzleyicinin Algısındaki Kırılmada Ortaya Çıkar
Bu sergide ‘yabancı’ sabit bir kimlik değildir; bir tür, bir köken ya da bir ‘dışarılık’ hali değildir. Yabancı, izleyici ile nesne arasında oluşan mesafede ortaya çıkar.
Tasarımlardaki taş yüzeyleri tanıdıktır; parlaklık bilinir, metalin soğukluğu aşinadır, bronzun ağırlığı ise kültürel hafızaya yerleşmiştir. İzleyici önce bu tanıdıklığa tutunur; taşı tanır, metali tanır, parıltıyı tanır. Ama form… Form bekleneni bozduğu anda tanıdıklık çözülmeye başlar. Dokunma arzusu oluşur fakat nesne dokunulmak için değilmiş gibi durur. Tanıdık malzeme, tanıdık olmayan bir organizasyonda birleşir.
Tam bu noktada ‘yabancı’ doğar. Yabancı, nesnenin içinde değil; izleyicinin algısındaki kırılmada ortaya çıkar. Yabancılık burada dışarıdan gelen bir tehdit değildir; içeride çözülmeye başlayan bir tanıdıklık halidir. Nesne ne tamamen ait, ne de tamamen dışarıdadır; o, tanıdık olanla bilinmeyen arasında askıda duran bir varlıktır. Ve izleyici, o askıda kalma anında kendi algısının sınırlarıyla karşılaşır.
Bu nedenle sergideki yabancı bir figür değil, bir ilişkidir. Bir kimlik değil, bir karşılaşmadır ve her karşılaşmada yeniden üretilir.

Tasarımlarınızın “takılamaz” ve “taşınamaz” oluşu, onların sanatsal değerini nasıl yeniden tanımlıyor?
İzleyiciyle kurulan ilişki artık bir dokunuş deneyimi değil; bir gözlem ve algı durumudur. Metal ve taş, tanıdık yüzeyler olarak izleyiciyi çeker; ardından beklenmedik form ile yabancılık hissi yaratır.

Heykelleriniz organik ile yapay arasında bir yerde konumlanıyor. Bir yerden gelmiş ya da başka bir bağlamdan koparılmış hissi uyandıran bu formları kurgularken, doğadan mı yoksa tamamen zihinsel bir “başka dünya” tasvirinden mi beslendiniz?
Tanıdık ve Yabancı, Doğal ve Yapay, Geçmişe ve Geleceğe Ait
Heykellerim, organik ile yapay arasındaki bir arayışın ürünüdür. Formlar; sanki bir yerden gelmiş ama ait olduğu bağlamı kaybetmiş gibi durur. Ancak bu form, aynı zamanda tamamen zihinsel bir tasavvurun ürünüdür:
- Anatomik ama insanımsı olmayan uzantılar,
- Yarı organik, yarı mekanik yüzeyler,
- Doğal kanunlarla çelişen bir geometri…
Bu alan, izleyicide yabancı bir varlık algısı üretir; sanki başka bir gezegenden ya da bir rüyadan kopmuş gibi… Kısaca tasarımlar doğadan beslenir ama aynı zamanda başka bir dünya tahayyülüne açılır. İzleyici bu ikiliği derinden hisseder: Hem tanıdık hem yabancı, hem doğal hem yapay, hem geçmişe hem de geleceğe ait.
Dr. Feride Çelik’in küratöryel metninde belirttiği gibi, sergi izleyiciyi “süs, kimlik ve aidiyet kavramlarının çözülmeye başladığı bir eşiğe” davet ediyor. Sanatçı ve küratör diyaloğu, bu “eşik” duygusunun fiziksel sergileme alanına taşınmasında nasıl bir rol oynadı?

Dr. Feride Çelik’in vurguladığı ‘süs, kimlik ve aidiyet kavramlarının çözülmeye başladığı eşik’, sadece teorik bir alan değil; sergi mekânında bizzat deneyimlenen bir durumdur. Sanatçı, nesnelerin bağımsız varlıklarını korurken; küratör bu özerkliği mekânda algısal bir yolculuğa dönüştürür:
- İzleyici nesnelerin yanına yaklaştığında, tanıdık bir malzeme hissiyle çekilir;
- Ancak form ve mekânsal duruş, onu aniden bir yabancılık hissiyle baş başa bırakır.
Bu sayede eşik, soyut bir kavramdan bedensel ve mekânsal bir deneyime taşınır.
Ali Rıza Akdolu’nun nesneleri bağımsız birer varlığa dönüştürdüğü ve izleyicinin kendi algı sınırlarıyla karşılaştığı bu özel seçki, sanatın nesneyle kurduğu bağı fiziksel temasın ötesine taşıyor.


