Kopenhag’ın şehir merkezine yalnızca birkaç kilometre uzaklıktaki Hellerup bölgesinde, 1891 tarihli bir villada konumlanan The Samuel; şarap odaklı menüsü, sanatla iç içe atmosferi ve Michelin yıldızlı mutfağıyla unutamayacağınız bir akşam vadediyor.
1891 yılından kalma kırmızı tuğlalı bir villanın içinde konumlanan The Samuel, daha kapıdan içeri adım attığınız anda özel olduğunu hissettiren bir restoran. Şef, sommelier ve aynı zamanda restoranın sahibi olan Jonathan Berntsen’in kişisel vizyonuyla hayat bulan bu adres, klasik Fransız mutfağını modern İskandinav dokunuşlarla birleştirirken, deneyimi yalnızca tabakta değil, baştan sona hissettirmeyi başarıyor.
2020 yılında, dünyanın durduğu bir dönemde açılan ve çok kısa sürede Michelin yıldızı kazanan The Samuel, bugün Kopenhag fine dining sahnesinin en rafine ve karakter sahibi duraklarından biri.
İçeri girdiğimiz anda hissettiğimiz şey oldukça netti: burası sadece iyi yemek sunan Michelin yıldızlı bir restoran değil, baştan sona detaylı düşünülmüş bir alan. Atmosfer, servis, akış… Her şey oldukça düşünülmüş ve kusursuz bir denge içinde ilerliyor.
The Samuel: İlk İzlenim

1891 yılında inşa edilmiş bu yapı, geçmişte eczane, market ve hatta bir kafe olarak kullanılmış. Bugün ise aynı duvarların içinde, Michelin yıldızlı bir gastronomi deneyimi yaşanıyor. 2023-2025 yılları arasında yapılan kapsamlı renovasyonla birlikte yapı hem korunmuş hem de yeni bir dokunuşla yeniden yorumlanmış.

İçeri girdiğinizde sizi karşılayan mermer ve pirinç detaylı bar, deneyimin ilk adımı gibi. Biz de akşamımıza burada başladık. İlk olarak bir kokteyl seçmemiz istendi, benim tercihim espresso martini benzeri bir imza kokteyl oldu. Ama bildiğiniz gibi değil, şeker oranı çok daha dengeli, yumuşak ve içimi inanılmaz rahat. Daha ilk yudumda gecenin tonunu belli etti.
Kısa bir mutfak turunun ardından üst kata alınıyoruz ve gece başlıyor…
Neden The Samuel’e Gitmelisiniz?


Gerçek anlamda özel bir akşam için…
The Samuel’de her şey kusursuz bir akışla ilerliyor. Ne fazla resmi ne de fazla rahat, tam kararında bir denge var.
Fine dining’de kontrol hissini sevenlere…
Tadım menüsü olsa da akış çok doğal. Zorlayıcı ya da “fazla konsept” hissettiren bir yapı yok. Her şey olması gerektiği gibi.
Yemek & şarap eşleşmesini gerçekten yaşamak isteyenlere…
Burada menü yemeklere göre değil, şaraba göre şekilleniyor. Bu da bu menüyü bambaşka bir noktaya taşıyan etkenlerden.
Atmosferin en az yemek kadar önemli olduğunu düşünenlere…
Loş ışık, sanat eserleri, servis akışı… Her detay tam olarak bir bütünün parçası.
The Samuel’e Gitmeden Bilmeniz Gerekenler



- Kategori: Modern Fransız mutfağının İskandinav dokunuşlarla yorumlandığı Michelin yıldızlı fine dining
Konum: Hellerup, Kopenhag, Danimarka – 1891 tarihli tarihi villa binası - Mimari & Dekorasyon: The Samuel, 1891’den kalma bir villanın içinde konumlanıyor ve modern bir renovasyonla zamansız bir fine dining alanına dönüştürülmüş. Arne Jacobsen tasarımları, Louis Poulsen aydınlatmalar ve doğal ahşap dokular mekâna sade ama rafine bir atmosfer kazandırıyor. Duvarlarda yer alan Michael Kvium ve Carl-Henning Pedersen gibi sanatçıların eserleri ise mekânın karakterini güçlendiren en önemli unsurlardan biri.
- Mutfak: Şef Jonathan Berntsen liderliğinde, Fransız tekniklerini İskandinav ürün yaklaşımıyla birleştiren bir mutfak dili sunuluyor. Menü, şarap eşleşmeleri üzerinden şekilleniyor.
- Ne Giyilir?: Smart casual ve şık ama rahat bir stil önerilir. Villa atmosferiyle uyumlu, abartıdan uzak bir şıklık ideal.
- Rezervasyon: Önceden rezervasyon gereklidir. Özellikle ana salon ve özel alanlar için erken planlama önerilir.
- İletişim Bilgileri: +45 53 62 02 99
- Web: thesamuel.dk
- Instagram: The Samuel
Şef Jonathan Berntsen Kimdir?

Jonathan Berntsen, klasik Fransız mutfağının teknik gücünü modern bir bakış açısıyla birleştiren, Danimarka gastronomi sahnesinin en dikkat çekici şeflerinden biri. Kariyerine 2003 yılında başlayan Berntsen, Güney Fransa’da aldığı eğitimle temelini oluşturduğu mutfak yaklaşımını yıllar içinde rafine etmiş.
Daha önce Clou restoranıyla Michelin yıldızı kazanan şef, The Samuel ile bu başarıyı yeniden yakalıyor. Aynı zamanda sommelier kimliğiyle de öne çıkıyor, hatta kendisi Copa Jerez gibi prestijli yarışmalarda ödüller kazanmış.
Onun mutfağında amaç şaşırtmak değil; lezzetin en saf ve en dengeli halini bulmak.
The Samuel’in Menüsü
The Samuel’de menü, klasik bir tadım menüsünden biraz farklı ilerliyor. Burada akışı belirleyen şey yemeklerden çok şaraplar. Şef Jonathan Berntsen önce şarapları seçiyor, ardından tabaklar bu eşleşmelere göre şekilleniyor. Bu da baştan sona çok daha bütünlüklü ve anlamlı hale getirmiş.

Kokteyl eşliğinde gelen küçük atıştırmalıklar, parmesan dokunuşlu sıcak ve hafif çıtır başlangıçlar, oldukça sade ama iştah açıcı bir giriş sunuyor. Özellikle kokteylle birlikte düşündüğünüzde, inanılmaz iştah açıcı oldu.


Ardından gelen ilk tabaklar, tam anlamıyla damak açıcı. Narenciye ve zencefil dokunuşlarıyla hazırlanan istiridye, oldukça canlı ve ferah bir başlangıç. Hemen arkasından gelen, yağlı dokusu havyarla dengelenmiş somon ise çok daha yoğun ama bir o kadar dengeli. Bu iki tabak, hâlâ akılda kalan lezzetlerden.

Devamında gelen Norveç ıstakozu ve ricotta birlikteliği, daha yuvarlak ve yumuşak bir geçiş sağlıyor. Ardından gelen, uzun süre olgunlaştırılmış peynir ve soğan konfit ile hazırlanan çıtır tabak ise aromatik olarak biraz daha derinleşiyor.
Bu bölümün şarap eşleşmesi: NV Pol Roger Champagne (Fransa)
Oldukça dengeli, taze ve tüm bu başlangıçlarla çok iyi uyum sağlayan bir seçim.

Sonrasında gelen deniz tarağı tabağı, gecenin en ferah anlarından biri. Çiğ dokusu korunmuş deniz tarağı, kereviz kökü ve fırınlanmış elma ile birleşince hem hafif tatlı hem de asiditesi dengeli bir profil ortaya çıkıyor. Oldukça temiz ve rafine bir tabak olduğunu söyleyebiliriz.
Bu tabağa eşlik eden şarap: 2024 Albariño D’Fefiñanes (İspanya)
Mineral yapısı ve ferah karakteriyle tabağı çok iyi tamamladı.
Ardından gelen langoustine bazlı tabak ise teknik olarak öne çıkanlardan. Soufflé formunda hazırlanan bu tabak, kremamsı sosu ve ince çıtır dokularla birlikte oldukça zengin bir yapı sunuyor. Üzerindeki havyar dokunuşu ise tabağı daha da yukarı taşıyor. Yoğun ama kesinlikle ağır değil.

Bu tabağın eşleşmesi: 2023 Saint-Véran Château de Fuissé (Burgundy, Fransa)
Kremamsı yapı ile şarabın dengesi oldukça başarılı.

Ana yemek tarafında ise güvercin tabağı geliyor. Oldukça iyi pişirilmiş, yumuşak ve aromatik. Yanındaki sos ve iç dolgulu makarna ile birlikte tabağın derinliği artıyor ama hiçbir lezzet birbirinin önüne geçmiyordu.
Bu bölümde içilen şarap: 2022 Spätburgunder Trocken Rings (Almanya)
Hafif ama karakterli yapısıyla etin önüne geçmeden çok iyi eşlik ediyor.
Sonrasında gelen küçük geçiş tabağı, daha yoğun ve karakterli aromalar barındırıyor. Ama burada asıl önemli olan tabaktan çok sonrasında gelen deneyim:
Ve işte o unutulmaz Dom Pérignon arası…

2015 Dom Pérignon eşliğinde alt kata iniyoruz. Şarap mahzenini geziyoruz, şampanyaları yakından görüyoruz ve birazdan deneyimleyeceğimiz peynirlerin ön sunumu yapılıyor. Bu ara, akşamın ritmini değiştiren ve bambaşka bir seviyeye taşıyan bir detay.
Ardından gelen peynir servisi ise gerçekten çok etkileyici. Aşağıda, mahzenin içinde yapılan sunumda dünyanın farklı bölgelerinden seçilmiş peynirler arasından seçim yapıyorsunuz. Oldukça güçlü ve bir o kadar da unutulmaz bir andı. Bu sunuma eşlik eden taze pretzel ise hem dokusuyla hem de hafif sıcak, yumuşak iç yapısıyla peynirlerle çok iyi bir denge kuruyor; basit gibi görünen ama lezzet açısından oldukça başarılı bir eşlikçi.

Bu bölüme eşlik eden şarap: 2012 Pinot Gris Clos Jebsal (Alsace, Fransa)
Peynirlerle birlikte oldukça dengeli ve aromatik bir uyum yakalıyor.

Tatlılara geçildiğinde ise çocukluğuma götüren bir tat ile karşı karşıya kaldım. Portakal ve çikolata üzerine kurulu ilk tatlı, narenciye ferahlığı ile çikolatanın yoğunluğunu çok iyi dengelemişti. İçindeki karamel ve badem dokunuşlarıyla birlikte oldukça katmanlı ama yormayan bir final başlangıcı.
Yanındaki eşleşme: 10 yıllık Pineau des Charentes (Fransa)
Tatlıyla birlikte oldukça uyumlu ve yuvarlak bir kapanış sağlıyor.
Ardından gelen petit four’lar ise küçük ama karakterli dokunuşlar sunuyor: zeytinyağı ve yuzu, tuzlu karamel ve biberiye, earl grey dokunuşlu ganache, portakal ve çikolata, lime ve vanilya éclair, süt ve konyak reçeli… Her biri farklı bir aromayı net bir şekilde veriyor, ama hiçbirinde gereksiz bir yoğunluk yok.

Finalde ise taze nane çayı geliyor. Ama gerçekten taze yanınızda, dalından koparılıp hazırlanıyor. Tüm bu yoğun lezzetlerin ardından oldukça temiz ve rahatlatıcı bir kapanış oldu.
OGGUSTO’nun The Samuel Notları

The Samuel’de her şey çok kontrollü ama asla kasıntı değil. Akış ise o kadar doğal ki, saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
En çok aklımızda kalanlar:
- Oyster & passionfruit dengesi
- Scallop tabağının ferahlığı
- Dom Pérignon tadımı
- Peynir sunumu
- The Samuel’in mimarisi ve şarap mahzeni
Ama aslında burayı özel yapan tek bir tabak değil, bütünün kendisi.
The Samuel’in Şarap Dünyası

The Samuel’in en güçlü yanlarından biri de şarap programı. 3.700’den fazla şişeden oluşan koleksiyon, özellikle Bordeaux, Burgundy ve Champagne odaklı. Menüde dikkat çeken detay ise şu: Yemekler şaraba göre şekilleniyor.
Her tabakla gelen eşleşmeler, Albariño’dan Spätburgunder’e, Dom Pérignon’dan Pinot Gris’ye kadar menüyü daha da derinleştiriyor. Bu yüzden mümkünse menüyü şarap eşleşmesi ile deneyimlemek şart diyebiliriz.
The Samuel’in Mimarisi & Dekorasyonu

The Samuel, asla klasik bir restoran gibi hissettirmiyor. Daha çok, çok iyi tasarlanmış, stil sahibi bir evin içindesiniz gibi. 1891’den kalma villanın ruhu korunarak yapılan renovasyon, mekâna hem zamansız hem de oldukça sakin bir karakter kazandırmış. İçeri adım attığınız anda bunu hissediyorsunuz: yüksek tavanlar, loş ama dengeli ışık kullanımı ve odalar arası akışın yarattığı o yumuşak geçişler…
Mobilyalarda Danimarka tasarımının en güçlü dönemlerinden izler var. Arne Jacobsen’in ikonik sandalyeleri, doğal ahşap zeminler ve Louis Poulsen aydınlatmalar mekâna çok şık bir sıcaklık katıyor. Her masa, ışığın geliş açısına kadar düşünülmüş gibi. Ama The Samuel’i gerçekten farklı kılan şey, mekânın sanatla kurduğu ilişki.


Duvarlarda yer alan eserler sadece dekoratif değil; mekânın ruhunun bir parçası gibi. Michael Kvium’un güçlü ve biraz provokatif işleri, Carl-Henning Pedersen’in daha renkli ve hareketli eserleriyle dengeleniyor. Hatta farklı dönemlere ait eserlerin aynı alanda bir araya gelmesi, mekâna katmanlı bir hikâye hissi veriyor.
Bazı odalarda daha koyu ve yoğun tonlar hâkimken, bazı alanlarda daha hafif ve ferah bir atmosfer var. Bu da mekânın içinde dolaşırken farklı ruh hallerinden geçiyormuş hissi yaratıyor.

Sanat eserlerinin yerleşimi bile oldukça bilinçli, sadece duvarları doldurmak için değil, o alanın hissini tamamlamak için konumlandırılmışlar.
Sonuçta ortaya çıkan şey şu: The Samuel’de sadece yemek yemiyorsunuz. Işık, malzeme, sanat ve mimari… Hepsi birlikte çalışan, oldukça bütünlüklü bir deneyimin içindesiniz. The Samuel’de yaşadığınız şey daha çok, çok emek verilmiş, detalıca düşünülmüş bir akşamın hissi oluyor. Ve açıkçası… uzun süre unutulmuyor.



