Amsterdam’ın en hareketli bölgelerinden biri olan Utrechtsestraat’ta konumlanan CUE, ilk bakışta modern bir fine dining restoranı gibi görünse de, içeri girdikçe sizi sürekli başka bir detayla şaşırtan bir yere dönüşüyor.
Michelin yıldızlı mutfağı, açık ateş odaklı menüsü, güçlü şarap programı ve alt katta saklanan listening room’u ile CUE, Amsterdam gastronomi sahnesinin en karakter sahibi adreslerinden biri.
Burada gece yalnızca yemekle sınırlı kalmıyor. Yukarı katta başlayan akşam, aşağıdaki cozy listening room’da bambaşka bir konsepte evriliyor. Baştan sona ruhu olan, yaşayan ve enerjisi hiç düşmeyen bir yer diyebiliriz.
CUE: İki Katlı Bir Dünya
CUE’nun mottosu aslında her şeyi çok net özetliyor: “One House, Two Worlds.”

Yukarı katta Michelin yıldızlı restoran deneyimi yaşarken, alt katta sizi 1950’lerin Japon listening bar kültüründen ilham alan bambaşka bir ortam karşılıyor. Ama burası asla “konsept olmak için konsept yapılmış” bir yer değil. Her şey oldukça doğal akıyor.
İlk andan itibaren mekânın enerjisi çok güçlü. Açık mutfaktan gelen ateş kokusu, düşük ışık, masalar arasındaki sakin tempo… Akşam boyunca hiçbir şey acele etmiyor ama tempo da hiç düşmüyor.
Yemeğin ardından indiğimiz listening room ise gecenin en unutulmaz detaylarından biriydi. Burada plak dinliyormuşsunuz gibi değil, gerçekten müziğin içindeymişsiniz hissi hâkim. Ses sistemi inanılmaz güçlü ama bir o kadar sıcak ve temiz. Disco’dan jazz’a, R&B’den daha soulful geçişlere kadar her şey tamamen analog bir hissiyatla ilerlenmiş.


Ortam ise tam anlamıyla sıcak. Loş ışık, rahat oturma düzeni, kokteyller ve müzik birleşince insan saatlerce oradan çıkmak istemiyor.
Amsterdam seyahatinizi planlıyorsanız, şehrin en iyi otellerini keşfetmek için Amsterdam’ın En İyi Otelleri, gastronomi rotanızı genişletmek için Amsterdam’daki En İyi Mekanlar ve şehirde mutlaka deneyimlemeniz gereken adresleri keşfetmek için Amsterdam Seyahat Rehberi: Kanalların ve Sanatın Büyülü Şehri içeriklerimize de göz atabilirsiniz.
Neden CUE’ya Gitmelisiniz?



Fine dining’de daha rahat ve yaşayan bir atmosfer arayanlara…
CUE çok teknik bir mutfağa sahip ama asla kasıntı hissettirmiyor. Akış oldukça doğal ve rahat.
Yemek kadar müziğe de önem verenlere…
Alt kattaki listening room gerçekten başlı başına gitme sebebi olabilir. Müziğin bu kadar iyi duyulduğu çok az yer var.
Açık ateş mutfağını sevenlere…
Şef George Kataras’ın mutfağında ateş çok belirgin bir rol oynuyor. İsli, hafif karamelize ve doğal aromalar menünün genel karakterini oluşturuyor.
Kokteyl & şarap tarafı güçlü yerler arayanlara…
Burada yemek değil, içecek programı da oldukça güçlü. Özellikle kokteyller gerçekten çok başarılıydı.
CUE’ya Gitmeden Bilmeniz Gerekenler


- Kategori: Açık ateş odaklı Michelin yıldızlı modern fine dining & listening bar
- Konum: Utrechtsestraat, Amsterdam
- Mimari & Dekorasyon: CUE, modern ama sıcak bir tasarım dili taşıyor. Yukarı katta daha minimal ve rafine bir restoran atmosferi hâkimken, alt kattaki listening room daha karanlık, cozy ve müzik odaklı bir his yaratıyor. Ahşap detaylar, düşük ışık ve analog ses sistemi mekânın karakterini belirleyen en önemli unsurlar arasında.
- Mutfak: Şef George Kataras liderliğinde açık ateş odaklı modern Avrupa mutfağı sunuluyor. Menüde mevsimsellik, güçlü soslar ve ürün odaklı yaklaşım öne çıkıyor.
- Şarap & Kokteyl: New World şarapları, üretim sürecine minimum müdahale edilen şarap üreticileri, sake ve güçlü kokteyl programı ile oldukça geniş bir içki seçkisi bulunuyor.
- Ne Giyilir?: Smart casual ideal. Çok formal olmadan şık bir görünüm mekânla uyumlu olacaktır.
- Rezervasyon: Özellikle akşam servisi için rezervasyon şart diyebiliriz. Listening room ise walk-in çalışıyor.
- Web: cue-amsterdam.com
- Instagram: CUE
Şef George Kataras Kimdir?

CUE’nun mutfağının arkasındaki isim olan George Kataras, Amsterdam gastronomi sahnesinin son yıllardaki en dikkat çekici şeflerinden biri. 2023 yılında Michelin yıldızı kazanan Kataras’ın hikâyesi ise klasik bir şef hikâyesinden biraz farklı başlıyor.
Aslında ilk tutkusu müzikmiş. Atina’da doğup büyüyen şef, küçük yaşlardan itibaren klasik müzik eğitimi alıyor ve ardından Girit’te müzik mühendisliği okuyor. O dönemde geçimini sağlamak için ağırlama sektöründe çalışmaya başlıyor ve tam da orada mutfak dünyasına ait olduğunu fark ediyor. Kendi anlatımına göre, şeflerin arasında müzisyenlerden daha “evinde” hissediyor kendini.

Sonrasında gastronomiye tamamen yöneliyor. Önce Atina’da kısa bir mutfak eğitimi alıyor, ardından Fransa’da eğitimine devam ediyor. Daha sonra yolu Londra’ya düşüyor. Kataras’ın kariyerindeki en önemli kırılmalardan biri de burada başlıyor çünkü Londra’da altı yıl boyunca çok güçlü mutfaklarda çalışıyor. Ardından gastronomi dünyasının merkezinin Kopenhag’a kaydığını düşünerek Danimarka’ya taşınıyor ve dünyanın en önemli restoranlarından biri olan Geranium’da çalışıyor. Burada Rasmus Kofoed ile çalışma fırsatı bulması, mutfak yaklaşımını ciddi şekilde şekillendirmiş.

Ama George Kataras’ın en ilginç taraflarından biri şu: kendini hiçbir zaman tek bir mutfak anlayışına ait hissetmiyor. Onun mutfağında Yunan köklerini, Fransız tekniğini, İskandinav disiplinini ve farklı şehirlerde yaşamanın getirdiği çok kültürlü yaklaşımı aynı anda hissediyorsunuz. Kendi mutfağını tanımlarken de “ürün mutfağı yönlendiriyor” diyor. Yani bulunduğu şehir, mevsim ve ürünler menünün karakterini belirliyor.
Bugün CUE’da hissettiğiniz o rahat ama teknik olarak çok güçlü atmosfer de biraz buradan geliyor aslında. Michelin yıldızlı bir restoran olmasına rağmen hiçbir şey fazla sert ya da mesafeli hissettirmiyor. George Kataras için yemek yalnızca teknik bir mesele değil; iyi hissettiren, doğal akan ve insanların gerçekten keyif aldığı bir akşam yaratmak daha önemli gibi duruyor.

Mutfağının merkezinde ise açık ateş yer alıyor. Ama burada ateş, gösterişli bir unsur değil; aromayı derinleştiren, ürüne karakter kazandıran bir araç gibi kullanılıyor. Menü boyunca o hafif isli dokuları, kontrollü yanık aromalarını ve doğal asiditeyi sürekli hissediyorsunuz. Özellikle sebze tabaklarında bile bu yaklaşımın ne kadar dengeli kullanıldığını görmek oldukça etkileyici.
Şefin tatlı yaklaşımı bile hikâyesini yansıtıyor aslında. Menüdeki kruvasan bazlı tatlı da onun için oldukça kişisel bir tabak. Kopenhag’da yaşadığı dönemde Mirabelle’de yediği bademli kruvasandan ilham alarak kendi yorumunu yaratmış. Ama klasik ağır bir versiyon yerine, erik çekirdeğinden yapılan daha ferah ve hafif bitter aromalı bir dondurmayla yorumlamış. Açıkçası bu tabak, CUE’nun genel yaklaşımını çok iyi özetliyor: teknik olarak güçlü ama aynı zamanda rahat, doğal ve gerçekten lezzet odaklı.
CUE’nun Menüsü
CUE’daki menü boyunca hissettiğimiz en güçlü şey dengeli olmasıydı. Teknik taraf çok güçlü ama hiçbir tabak “bakın ne kadar komplike” hissi yaratmıyor. Her şey oldukça doğal.


İlk tabaklardan biri olan levrek ise gecenin açık ara en unutulmaz lezzetlerinden biriydi. Beyaz kuşkonmaz ve bergamot ile birlikte inanılmaz ferah bir karaktere sahipti ama aynı zamanda oldukça derin bir aroması vardı. Narenciye dokunuşları tabağı çok canlı tutarken balığın dokusu inanılmaz yumuşaktı. Hâlâ aklımızda kalan tabaklardan biri diyebiliriz.
Ardından gelen brokoli tabağı ise bizi en çok şaşırtanlardan oldu. Hardal yaprakları ve kuzukulağı ile birlikte hafif keskin, canlı ama çok dengeli bir profile sahipti. Açıkçası sebze odaklı bir tabağın bu kadar akılda kalıcı olması oldukça etkileyiciydi.


Ekşi mayalı Fransız bageti ise gerçekten ayrı bir paragrafı hak ediyor. Abartmadan söylemek gerekirse Paris’te yediğimiz birçok bagetten daha iyiydi diyebiliriz. Dışı inanılmaz çıtırdı, iç kısmı ise tam olması gerektiği gibi hafif nemli ve yoğun aromalıydı. Yanındaki hibiscus dokunuşu da klasik ekmek servisinden çok daha farklı bir his yaratıyordu.


Menünün en rafine tabaklarından biri ise langoustine oldu. Kiraz ve Japon pirinciyle birlikte deniz ürününün doğal tatlılığı çok güzel ortaya çıkıyordu. Hafif kremamsı yapı, pirincin yumuşak dokusu ve o temiz deniz aroması gerçekten çok dengeliydi. Yoğun ama asla ağır olmayan tabaklardan biriydi.
Ana yemek tarafında gelen coquelette tavuk ise daha derin ve yuvarlak aromalara sahipti. Siyah susam ve kereviz köküyle birlikte oldukça konforlu ama hâlâ rafine hissettiren bir yapı vardı. Özellikle sosların dengesi burada çok başarılıydı.


Tatlı tarafına geçtiğimizde ise menü enerjisini hiç kaybetmedi.
Kruvasan bazlı tatlı gecenin favorilerinden biri oldu diyebiliriz. İçindeki dondurma inanılmaz ferah ve hafifti. Erik çekirdeğinden gelen o doğal bademsi aroma, kruvasanın tereyağlı yapısıyla birleşince hem nostaljik hem de çok modern bir tat ortaya çıkıyordu. Açıkçası uzun zamandır bu kadar dengeli bir tatlı yememiştik.
Finalde gelen çikolata, bal ve mantar birlikteliği ise menüyü daha yoğun ama çok karakterli bir noktada kapattı. Topraksı aromalarla tatlılığın dengesi oldukça başarılıydı. İlk duyduğunuzda biraz iddialı gelebilir ama tattığınız anda neden çalıştığını anlıyorsunuz.
CUE’nun Şarap & Kokteyl Dünyası

Şarap listesinde özellikle New World tarafına ciddi bir ağırlık veriliyor. Avustralya, Güney Afrika, Amerika ve Yeni Zelanda üreticileri oldukça öne çıkıyor. Bunun yanında Burgundy, Jura ve Champagne tarafında da çok güçlü seçimler mevcut.
Ama burayı farklı yapan şey etiketler değil, eşleşmelerin çok doğal ilerlemesi. Hiçbir şarap tabağın önüne geçmiyor ama her biri tabağın başka bir yönünü ortaya çıkarıyor.
Kokteyl tarafı ise gerçekten etkileyiciydi. Klasik kokteylleri kendi yorumlarıyla yeniden ele alıyorlar. Özellikle klasiklerden French 75 ve Mezcal Negroni favorilerimiz oldu. Oldukça temiz, dengeli ve rahat içimliydi.
Zaten CUE’nun kısa süre önce “Best New International Cocktail Bar” ödülünü alması da çok şaşırtıcı değil.
CUE’nun Mimarisi & Dekorasyonu

CUE’nun en sevdiğimiz yanlarından biri de iki farklı dünyayı gerçekten hissettirebilmesi oldu. Yukarıdaki restoran ile alt kattaki listening room aynı bütünün parçaları ama tamamen farklı ruh hâllerine sahipler.

Restoran tarafı oldukça sade, minimal ve kontrollü bir tasarım dili taşıyor. İlk anda göze çarpan şey ise ışık kullanımı. Masaların üzerine düşen düşük ve yumuşak ışık, mekânın genel sakinliğiyle birleşince çok rahatlatıcı bir atmosfer yaratıyor. Hiçbir şey fazla değil ama her detay düşünülmüş hissi veriyor.
Açık renk duvarlar, koyu ahşap masalar ve krem tonlarındaki oturma alanları mekânın daha sıcak hissettirmesini sağlıyor. Özellikle tavandan sarkan ince siyah aydınlatmalar ve restoranın simetrik yerleşimi mekâna oldukça modern bir karakter katmış. Açık mutfağın görünürlüğü ise tüm akşam boyunca o yaşayan hissi koruyor. Bir köşede sessizce çalışan ekip, ateşten gelen hafif koku ve düşük tempolu müzik… hepsi birlikte çok dengeli bir atmosfer oluşturuyor.
Alt kattaki listening room tarafı ise tamamen başka bir enerjiye sahip.

Burada ışık daha düşük, ahşap kullanımı daha yoğun ve atmosfer çok daha içine çeken bir noktaya evriliyor. 1950’lerin Japon listening bar kültüründen ilham alan bu alan, gerçekten müzik dinlemek için tasarlanmış gibi hissettiriyor. Ama bunu fazla retro ya da nostaljik olmadan yapıyorlar.
Ortadaki özel ses sistemi, plaklar, koyu tonlu ahşap detaylar ve küçük ışık dokunuşları ortamı inanılmaz cozy hâle getiriyor. Özellikle müziğin geldiği o sıcak analog his, mekânın tasarımını daha da güçlü hissettiriyor. Burada oturduğunuzda zaman biraz yavaşlıyor gibi.


En sevdiğimiz detaylardan biri de şu oldu: listening room’da hiçbir şey “gösteriş için” yerleştirilmiş gibi durmuyor. Her obje gerçekten o atmosferin bir parçası gibi. Ahşap yüzeyler, vintage hissiyatlı sistem, loş ışık ve kokteyller birleşince ortaya oldukça karakterli ama aynı zamanda çok rahat bir alan çıkıyor.

CUE’nun genelinde hissedilen şey şu: modern ama ruhsuz olmayan bir tasarım anlayışı. Özellikle Amsterdam’da bu kadar iyi müzik, güçlü kokteyl programı ve Michelin yıldızlı mutfağı aynı çatı altında bu kadar doğal hissettiren çok az yer var diyebiliriz.
OGGUSTO’nun CUE Notları


CUE’da gece boyunca en sevdiğimiz şey, her şeyin çok doğal olmasıydı. Michelin yıldızlı bir restoran olmasına rağmen hiçbir an fazla resmi ya da yorucu hissettirmiyor.
En çok aklımızda kalanlar:
- Levrek tabağının ferahlığı
- Brokoli tabağının dengesi
- Paris’tekileri bile geride bırakabilecek ekşi mayalı baget
- Listening room’un cozy atmosferi
- French 75
- Analog ses sisteminin sıcaklığı
Ama açıkçası CUE’yu özel yapan şey tek bir tabak ya da tek bir kokteyl değil. Yukarıdaki restoran ve aşağıdaki müzik odasının birlikte yarattığı bütün his. CUE’da Amsterdam’da uzun süre unutamayacağınız türden bir akşam yaşayacağınıza eminiz.


