Seym Glass kurucusu Şeyma Nur Soysal Karpuz ile el işçiliği cam tasarımlarını, mühendislikten zanaata uzanan hikâyesini ve ödüllü Stellata’yı konuştuk.
Bir Bakışta Seym Glass
Şeyma Nur Soysal Karpuz, endüstri mühendisliğinin getirdiği analitik disiplini camın akışkan ve sürprizli doğasıyla buluşturarak 2022 yılında Seym Glass’ı kurduğunu anlatıyor. Üretim sürecindeki beklenmedik hataları yeni tasarımların çıkış noktası olarak gördüğünü belirten tasarımcı, A’ Design Award ödüllü Stellata’nın doğuşunu ve el işçiliğini koruma vizyonunu paylaşıyor.
Mühendislikten Cam Tasarımına Uzanan Yolculuk
Sabancı Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği eğitimi aldıktan ve kısa bir kurumsal deneyimi yaşadıktan sonra cam tasarımına yöneliyorsunuz. Size “Ben bunu yapmalıyım.” dedirten bir kırılma anı oldu mu?
Aslında bu, benim için tek bir anda gerçekleşen keskin bir kırılmadan ziyade zaman içinde gelişen bir farkındalıktı. Sabancı Üniversitesi’nde endüstri mühendisliği okudum ve mezuniyetin ardından kısa bir süre kurumsal hayatta çalıştım.

O dönem bana sistematik düşünmeyi, süreçleri okumayı ve disiplinli çalışmayı çok güzel öğretti; ancak bir yandan da zihnimdeki yaratıcı açlığı doyurmaya yetmiyordu. Somut bir şeyler üretmek ve tasarlamak istiyordum. İçimde biraz daha sanata yönelme isteği vardı. Camla tanıştığımda aradığımı bulduğumu hissettim.
Seym Glass, 2022’de bu arayışın doğal bir sonucu olarak doğdu. Geriye dönüp baktığımda bunu bir kopuş değil, mühendisliğin analitik altyapısı ile sanatın özgürlüğünü birleştirdiğim çok keyifli bir yolculuk olarak görüyorum.



Cam üfleme, malzemeyi tanımanın yanında nefes, ısı, zamanlama ve el koordinasyonu gerektiren oldukça zor bir zanaat. Bu tekniği nerede ve nasıl öğrendiniz? Öğrenme sürecinizde sizi en çok zorlayan aşama neydi?
Cam ustalığı gerçekten çok büyük ve zor bir zanaat. Bu yüzden bu işe emek veren ustalara karşı her zaman çok büyük bir saygı duyuyorum. Aslında süreç şöyle işliyor: Tasarımları ben yapıyorum ancak üretim aşamasında cam ustalarıyla birlikte çalışıyor, onlardan büyük bir destek alıyorum.
Tabii ki zamanla sürecin içine girdikçe benim de ocağın başına geçip küçük dokunuşlar yaptığım, malzemeyi bizzat deneyimlediğim anlar oldu. Öğrenme ve gözlem sürecim de bu yakın temasla şekillendi. Beni en çok zorlayan şeylerden biri, zihnimdeki o formu ocağın başında ustaya doğru aktarabilmek ve camın birkaç saniye içinde değişen sıcaklığına ve hıza ayak uydurabilmekti. Ustalarla ortak dili yakalamak ve malzemenin dilini çözmek zaman içinde gelişti diyebilirim.




Mühendislik eğitiminiz bugün tasarım ve üretim sürecinizin hangi noktalarında kendini gösteriyor? Hangi noktalarında kontrolü malzemeye bırakmanız gerekiyor?
Endüstri mühendisliği, üretim planlamasında ve süreç yönetiminde olduğu kadar formların oranları ile ergonomisini kurarken de bana analitik bir bakış açısı kazandırdı. Bir koleksiyonda estetik kadar dengeye ve sürdürülebilirliğe de bu sayede odaklanıyorum. Ancak ocağın başına geçtiğimizde matematiksel hesapları bir kenara bırakmak zorunda kalıyoruz. Çünkü cam kendi sıcaklığıyla formunu buluyor; ona direnmek yerine onunla birlikte hareket etmek gerekiyor.



Camla Tasarlamak ve Seym Glass Ürünlerinde El İşçiliği
Tasarlamaya ortaya nasıl bir obje çıkaracağınızı bilerek mi başlıyorsunuz? İlham aldığınız bir eskiz, renk ya da form oluyor mu? Başlangıçtaki tasarımın camın başına geçtiğinizde tamamen değiştiği örnekler yaşadınız mı?
Genellikle zihnimde netleşen bir form, renk paleti veya küçük eskizlerle masaya oturuyorum. Ancak cam, doğası gereği sürprizlere o kadar açık bir malzeme ki ocağın başına geçtiğinizde tasarımı bambaşka bir yere taşıyabiliyor. Masada tasarladığım pek çok formun, camın ocak başında kendi karakterini dayatmasıyla tamamen evrildiği, hatta ilk hâlinden çok daha iyi yerlere gittiği pek çok örnek yaşadım.
El yapımı üretimde tasarım masada bitmiyor; aksine, ateşin başında devam ediyor.




A’ Design Award Ödüllü Stellata’nın Doğuş Hikâyesi
Cam, üretim sırasında küçük bir ısı veya zamanlama farkının sonucu değiştirebildiği bir malzeme. Başarısız denemeleri üretim sürecinin nasıl bir parçası olarak görüyorsunuz? Başlangıçta hata olarak değerlendirdiğiniz bir sonucun daha sonra yeni bir tasarıma dönüştüğü oldu mu?
Başarısız denemeleri asla bir “kayıp” olarak görmüyorum; aksine, onlar öğrenme ve keşif sürecinin en değerli, en organik parçası. Camla çalışırken hata sandığınız pek çok şey aslında malzemenin size fısıldadığı yeni bir alternatiftir. Başlangıçta istenmeyen bir akıntı veya beklenmedik bir form bozukluğu olarak gördüğüm bazı sonuçlar, daha sonra yepyeni serilerin ve koleksiyonların çıkış noktası oldu.
Hatalar, tasarım dilini zenginleştiren en güçlü unsurlar. Hatta bunun en güzel örnekleri, ilk başta “yanlış oldu” diye düşünüp bir kenara koyduğumuz ancak sonradan baktığımızda ne kadar eşsiz olduklarını fark ederek koleksiyona eklediğimiz parçalar oldu. Bunlardan biri de ödüllü ürünümüz Stellata.

El işçiliğinin getirdiği farklılıkları tasarım dilinizin değerli bir parçası olarak koruyorsunuz. Bir parçadaki beklenmedik izi “karakter” olarak kabul ettiğiniz noktayla, onu atölyeden çıkarmamaya karar verdiğiniz nokta arasındaki sınırı nasıl belirliyorsunuz?
Benim için asıl mesele kusursuzluk değil, parçanın taşıdığı ruhtur.
El işçiliğinin doğası gereği hiçbir parça diğerinin aynısı olamaz ve zaten olmasını da istemem. O küçük izler, objenin yaşayan bir elden çıktığının en güzel kanıtı. Sınırı belirleyen şey ise işlevsellik ve estetik bütünlük.
Eğer o iz parçanın dengesini bozuyor, kullanımını riskli hâle getiriyor ya da tasarımın çıkış niyetini gölgeliyorsa o ürün atölyeden çıkmıyor. “Bu iz parçaya bir ruh katıyor mu, yoksa hikâyesini bozuyor mu?” sorusu aradaki çizgiyi belirliyor. Biraz da görsel zevkimle hareket ediyorum diyebilirim.



Seym Glass Koleksiyonlarının Tasarım Dili ve Mekânla İlişkisi
Koleksiyonlarınızda her parçanın numaralandırılmak yerine adlandırıldığını ve her serinin on iki parçada tamamlandığını söylüyorsunuz. On iki sayısının marka için taşıdığı anlam nedir? Bir serinin tamamlandığına nasıl karar veriyorsunuz?
On iki sayısı, doğanın döngülerini, zamanın akışını (12 ay gibi) ve dengesini simgeleyen güçlü bir sayı. İlk koleksiyonumuz ELEMENDUO’da doğa ve mitoloji ilişkisini kurarken de bu sayı, hikâyemizi oluşturmamızda önemli bir rehber oldu. Belki de bu yüzden parçaları numaralandırmak yerine isimlendiriyoruz. Bir numara yalnızca kuru bir üretim sırasını ve kodunu ifade eder; oysa bir isim objeye karakter, ruh ve bir hikâye kazandırır. Seym’de her objenin yaşayan bir hikâyesi olduğuna inanıyorum.


Camın ışıkla kurduğu ilişki Seym Glass’ın tasarım yaklaşımında önemli bir yere sahip. Bir objeyi tasarlarken günün farklı saatlerinde ve farklı mekânlarda ışıkla nasıl etkileşime gireceğini önceden kurguluyor musunuz, yoksa son görünüm üretim sürecinin sürprizlerinden biri mi oluyor?
Camın en büyüleyici yanı ışığı hapsedebilmesi, kırabilmesi ve günün her saatinde form değiştirebilmesi. Tasarım aşamasında ışığın yüzeyle nasıl oynayacağını, mekânda nasıl bir iz bırakacağını elbette kurguluyorum. Bu nedenle opak renkleri tercih etmiyoruz. Ancak sonucun tamamını yüzde yüz kontrol etmek asla mümkün değil. Zaten işin en keyifli kısmı da bu; aynı obje sabah güneşinde başka, akşam ışığında bambaşka bir karaktere bürünüyor. Işık, tasarımın son aşamasındaki en büyük sürpriz oluyor.




Stellata, yıldızların farklı konumlarından ve renk geçişlerinden ilham alan yapısıyla 2024’te A’ Design Award’da Bronze ödül kazandı. Stellata’nın tasarım sürecinde sizi en fazla zorlayan karar neydi ve bu ödül sonraki çalışmalarınıza bakışınızı değiştirdi mi?
Stellata’nın doğuş hikâyesi aslında tam da konuştuğumuz o hata ve keşif sürecine dayanıyor. Önceki soruda bahsettiğim gibi Stellata’nın kendine has yavruağzı parçası, üretim sırasında birkaç hata yapıldığını düşündüğümüz bir deneme olarak ortaya çıkmıştı. Bu durumun beni başta oldukça zorladığını ve düşündürdüğünü söyleyebilirim. Ancak sonrasında gün ışığında yansıyan yüzeyi, akışkan renk geçişleri ve formu bize büyük bir ilham verdi.
O “hata” sandığımız şey, serinin ana karakterine dönüştü.
Hatta sonrasında Arc’n More Mimarlık bu parçayı bir projesinde kullandı ve çalışma bir dergide yayımlandı. Stellata’yı dergide gören A’ Design Award ekibi de bizi yarışmaya davet etti. Ödül almak tabii ki çok gurur vericiydi; ancak bu süreç bana, camın sürprizlerine ve kendi sezgilerime güvenmem gerektiğini bir kez daha öğretti ve sonraki çalışmalarım için büyük bir cesaret verdi.



Seym Glass İçin Mekân ve Markanın Geleceği
Tasarımlarınız evlerin yanı sıra Mandarin Oriental Bosphorus, Mandarin Oriental Bodrum ve JW Marriott Hotel İstanbul gibi konaklama mekânlarında da sergileniyor. Bir cam objenin kişisel bir yaşam alanındaki varlığıyla büyük ölçekli bir otel veya mimari mekândaki varlığı arasında tasarım açısından nasıl bir fark görüyorsunuz?
Ev ortamında obje, insanın günlük hayatına, anılarına ve mahremiyetine ortak olan sıcak bir dost gibi konumlanıyor; obje ile sahibi arasında çok bireysel bir bağ kuruluyor. Büyük ölçekli otellerde veya mimari projelerde ise ölçek büyüyor; obje mekânın ruhunu, akustiğini, ışığını ve genel mimari dilini tamamlayan güçlü bir sanatsal ifadeye dönüşüyor. Ortam değişse de temel amaç değişmiyor: Bulunduğu mekâna özgün bir karakter ve nefes katmak.



Seym Glass büyürken üretim kapasitesini artırma ihtiyacıyla el işçiliğinin yavaşlığı ve parçaların kendine özgü karakteri arasında nasıl bir denge kurmayı hedefliyorsunuz? Marka ne kadar büyürse büyüsün korumakta kararlı olduğunuz üretim ilkesi nedir?
Seym’in büyümesini istiyorum ancak bu büyüme asla markanın ruhunu ve el işçiliğinin o yavaş, değerli ritmini değiştirmemeli. Her şeyi daha hızlı ve makine düzeninde üretmek bizim varoluş nedenimize ters düşer. Kapasiteyi artırırken önceliğimiz otomasyona geçmek değil, doğru ekibi kurmak ve doğru atölye kültürünü büyütmek. Marka ne kadar büyürse büyüsün vazgeçmeyeceğimiz tek ilke var: Her bir parçanın insan eliyle, nefesiyle ve kendi benzersiz karakteriyle üretilmeye devam etmesi.




Paylaşımlarınızda cam parçaların birbirine benzememesiyle, insanın her defasında değişen ruh hâlleri ve farklı benlikleri arasında bir paralellik kuruyorsunuz. Bir tasarım objesinin sahibinin değişen hâllerine eşlik etmesi sizin için ne ifade ediyor ve bu düşünce tasarım kararlarınıza nasıl yansıyor?
Bence bir obje ancak birinin hayatına dokunduğunda gerçekten tamamlanıyor.
İnsan doğası da cam gibi; akışkan, esnek ve ruh hâlimiz her gün aynı kalmıyor. Sabah baktığınızda başka bir detayını fark ettiğiniz bir cam obje, yorgun bir akşamüstü insanda bambaşka bir his uyandırabiliyor. Tasarım kararlarımda bu yüzden formların katmanlı, ışık oyunlarına açık ve yaşayan bir yapıda olmasına özen gösteriyorum. Evlerimizdeki o objelerin sadece cansız birer eşya değil, sahibinin ruhuna ve değişen anlarına eşlik eden birer yoldaş olmasını istiyorum.


