Nelumbo Studios, “The Green Lotus” adlı projesinin ikinci edisyonunu ağırlıyor. 26 Şubat–26 Nisan 2026 tarihleri arasında izleyiciyle buluşan sergi, alan açmanın bilinçli eylemini sürdürüyor.
Küratörlüğünü Nil Nuhoğlu’nun üstlendiği programda yer alan sanatçılar Güliz Kayahan, Eren Kenar, Kaan Ünal ve Melek Baydar; açık çağrı başvuruları sonucunda Barış Çakmakçı, Murat Görgülü ve Yasemin Green’den oluşan jüri tarafından belirlendi. Sergi hakkındaki fikirlerini ve üretim süreçlerini sanatçılardan dinledik.
Alanı bir boşluk olarak değil bir koşul olarak ele alan sergi, henüz sonuçlanmamış, hâlâ biçim değiştiren üretimin içinde kalabileceği bir atmosfer kurmayı önemsiyor. Erken dönem pratiğinin kendine özgü kırılganlığına odaklanmayı önceliklendiren “The Green Lotus”, sanatçının bir duruş geliştirdiği ancak söz dağarcığının henüz yerleşmediği, üretimin etki ile icat arasında salındığı eşikte konumlanıyor.
“The Green Lotus” Sergisi Hakkında
- Tarih: 26 Şubat–26 Nisan 2026
- Yer: Nelumbo Studios
- Ziyaret Saatleri: Pazartesi ve Salı kapalı; Çarşamba–Cumartesi 12.00–19.00
- Küratör: Nil Nuhoğlu

“The Green Lotus” erken dönem pratiğinin kırılganlığına alan açıyor. Kendi üretiminizde şu an hangi eşiğin üzerindesiniz? Bir şeyin başında mı, ortasında mı, yoksa terk edişinde mi?
Güliz Kayahan: Sergim özelinde kendime sorduğum ilk soru buydu. Zaman kavramı üzerine çalışıyorum ve bunun getirdiği bir hassasiyet var. En çok merak ettiğim şey, sergide ele aldığım meseleyi kişisel olarak tüketip tüketmediğim. Kullandığım teknik açısından sürecin ortasında olduğuma inanıyorum; ancak zamanın geçişinin acısı üzerine kurduğum meselenin benim için tükenip tükenmediğini ilerleyen süreçte keşfedeceğimi düşünüyorum. Buna hâlâ net bir cevabım yok.
Melek Baydar: Aslında tam olarak yeni bir başlangıcın eşiğindeyim. Bu sergiyle birlikte Mars resimlerimde ele aldığım o yıkıcı merak ve inşa sürecine dair söylemek istediklerimi tamamladım ve onları burada bıraktım. Bir meseleyi özgür bırakmanın hafifliğiyle şimdi asıl serüvenime odaklanıyorum. Bu benim için tamamen yabancı bir yol değil; hâlihazırda sürdürdüğüm otoportre serime, yani kendi iç coğrafyama dönüyorum. Mars’ta dış dünyadaki hoyrat müdahaleyi anlatmıştım; şimdi ise otoportrelerim aracılığıyla bedenin ve zihnin bu dünyaya verdiği daha samimi ve kırılgan tepkileri deşmeye devam edeceğim. Bu sergi benim için bir vedaydı; şimdi asıl durağıma doğru yola çıkıyorum.
Eren Kenar: Konfor alanımda ve daha kapalı bir üretim biçimi sürdürdüğüm yerden çıkıp bunu terk ettiğim bir eşikte olduğumu söyleyebilirim. İlk defa işlerimle izleyici karşısına bu kadar açık bir şekilde çıkacağım. Bu sergi vesilesiyle daha görünür olduğum yeni bir döneme geçtiğimi hissediyorum.
Kaan Ünal: Bu sergi benim için üç yıllık bir değişimin uzantısı. Dolayısıyla hem bir sonu hem de bir başlangıcı temsil ettiğini söyleyebilirim. Sanatsal üretimimin ötesinde kolektif bir değişimin içinde olduğumuzu hissediyorum. Bu değişim, özellikle bireysel anlamda varlığımızın doğasını keşfetmek ve onu olduğu gibi görmeye çalışmakla yakından ilişkili gibi geliyor.

Sürecin kamusallaşması yani henüz tamamlanmamış olanın görünür olması pratiğinizi nasıl etkiliyor? İzleyicinin tanıklığı üretimi dönüştürüyor mu?
Güliz Kayahan: Bu soruyu Anı Mezarlığı adlı yerleştirmem üzerinden yanıtlamak isterim. Anı Mezarlığı, bitmemiş bir iş olarak kurgulandı. Diyalogdaki boşluklar uzunluğu bilinmeyen bir zamana ait. Kolajlardaki kişilerin kim olduğunu bilmiyoruz; nerede başlayıp nerede bittikleri belirsiz bir zamandan geliyorlar. Alanı bu şekilde kurgulamamın nedeni, izleyiciyle temas ederek işin devam etmesini istememdi. Amacı asla tamamlanmak değil; kümülatif olarak zenginleşen bir alan olmak. Bu nedenle izleyicinin tanıklığı üretimi dönüştürüyor ve bu pratik beni daha da besliyor.

Melek Baydar: “Sürecin kamusallaşması”, yani bu sergideki “Merakın Kolonileri” serisinin izleyiciyle buluşması benim için bir aynalama süreci. Bu işlerimde insanların bir yeri keşfederken orayı nasıl yakıp yıktığını; protein ihtiyacı için kurulan böcek çiftliklerinden ekosistemin bozulmasına kadar uzanan işgalci merakı anlatıyorum. İzleyicinin bu sergiye tanıklık etmesi üretimi şu yönde dönüştürüyor: Mars’taki toplumsal ve dışsal yıkıma bakarken, arka planda otoportrelerimde ele aldığım “içsel tepki ve bedensel değişim” hâliyle de dolaylı bir bağ kuruyorlar. Çünkü Mars’ta gördükleri müdahale, aslında insanın kendi içinde ya da bedeninde hissettiği sarsıntıların büyütülmüş bir projeksiyonu. Böylece işlerim uzak bir gezegen hikâyesi olmaktan çıkıp ortak bir insan hikâyesine dönüşüyor.
Eren Kenar: Üretim sürecinde işlerin izleyiciyle nasıl bir diyalog kuracağını düşünüyorum. İşlerin bir araya gelip belirli bir mekânda birlikte nasıl bir etki yaratacağını hayal etmek bambaşka bir düşünce süreci. Geri dönüşlerin üretimime etkisini büyük ihtimalle sergi sonrasında daha net gözlemleyebileceğim.
Kaan Ünal: “Tamamlanma” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Tamamlanma, belki de varlığımızı kanıtlama arzusuyla hayal ettiğimiz ancak ulaşılması imkânsız bir durum. Bu nedenle eserin oluş hâlinin yarattığı ilişkiselliği kabul etmek ve onu teslim etmekten başka çaremiz yok gibi geliyor.
Estetik bir benzerlik yerine “bir eşikte bulunma hâli” üzerinden yan yana geliyorsunuz. Birbirinizin üretimiyle temas ettiğinizde ne tür düşünsel akrabalıklar keşfettiniz?

Güliz Kayahan: Dört sanatçı olarak farklı konular üzerine çalışıyoruz. Ancak üretimlerimiz üzerine yaptığımız sohbetlerde “kişisel sergi” deneyimine dair benzer soruların zihinlerimizde dolaştığını fark ettik. Hepimiz eşikteyiz; sorularımız benzer ama cevaplarımız farklı. Kendimize özgü keşif yollarına evriliyoruz. Benim üretimime benzer şekilde Kaan da sergisi için bir enstalasyon kurguluyor. Kullandığımız semboller, anlatım dili ve mekânla kurduğumuz ilişki üzerine yaptığımız sohbetler oldukça besleyici.
Melek Baydar: Aramızdaki bağın, izleyiciyi deneyimin içine dahil etme isteğimizden geldiğini düşünüyorum. Ben doğa ve gelecek kurgusu üzerine düşünürken, arkadaşlarımın hafıza, ses ya da form üzerinden benzer bir samimiyetle meseleleri irdelediğini görüyorum. Bu farklı yaklaşımların bir araya gelişi, benim için de üretimime dışarıdan bakabileceğim dürüst bir eşik.
Eren Kenar: Bence hepimizin zihnini meşgul eden sorular benzer: “İşlerimle ne söylemek istiyorum?” ve “İşlerim nasıl algılanacak?” Belki kendi kaygılarımı yansıtıyorumdur ama ortak bir hassasiyet alanı olduğunu düşünüyorum.
Kaan Ünal: Hepimiz benzer bir süreçten geçiyoruz. Örneğin Güliz’in sergisiyle ilk karşılaştığımda güçlü bir yoldaşlık hissettim. Onun anıların zihinde yankılanan imgeleri üzerine kurduğu dili, benim sesin yankılanan hareketine odaklanan işlerimle örtüşüyor. İçinde bulunduğumuz dönemin getirdiği kırılganlık hâlinin üretimlerimize yansıdığını düşünüyorum.
Bu sergi sizin için bir görünürlük alanı mı, yoksa bir araştırma laboratuvarı mı?
Güliz Kayahan: Anı Mezarlığı kesinlikle bir araştırma laboratuvarıydı. İzleyiciyle etkileşimi, istediğim atmosferi yaratıp yaratamayacağım ve mekândaki gerçek karşılığı bir deneme süreciydi. Eserlerimde kullandığım boşluğu mekânda nasıl kurgulayacağımız da ayrı bir araştırmaydı. Diğer işlerim ise daha çok görünürlük alanı olarak mekânı kullanıyor. Ancak kişisel sergi deneyiminin kendisi başlı başına bir araştırmaydı benim için.
Melek Baydar: Benim için hem bir “merhaba” deme alanı hem de kıymetli bir öğrenme süreci. Bozulan dengeleri, yani inşa sürecini sergilemek, “gelin bu resme birlikte bakalım” demek gibi. İzleyicinin kuracağı bağ ise asıl deneyin başladığı yer olacak. Bu süreç, devam eden otoportre serimi de besleyecek.

Eren Kenar: İkisinin karışımı. Sahneye kurulmuş bir laboratuvar gibi tanımlayabilirim.
Kaan Ünal: “Müzik her zaman dinleyen için yapılır ama ilk dinleyen müzisyenin kendisidir” sözü aklıma geliyor. Her sergi görünürlük için yapılır ama ilk gören sanatçının kendisidir. Eğer bu dürtü samimiyse, deneysellik zaten organik olarak beraberinde gelir.
Görsel: Eren Kenar – 2 Smoking Bluffer
Lotus metaforuna kendi pratiğinizden bir karşılık verecek olsanız, bu ne olurdu?
Güliz Kayahan: İşlerimin temelinde kayıp, vazgeçiş, gitmek ve yer yer ölüm motifleri var. Ancak her kavram zıttını doğurur. Özellikle Anı Mezarlığı üzerine izleyicilerin yazdığı cümleler; doğum, yeniden tanışma, yeni fırsatlar ve tekrar başlama gibi kavramları da sergiye kattı. Bu anlamda lotusun ölümden sonra yeniden canlanmayı simgelemesi, ele aldığım zaman kavramıyla örtüşüyor. Çünkü her bitiş, dönüşerek yeni bir başlangıca gebedir.
Melek Baydar: Lotus, kökleri çamurun içinde olsa da yüzeyde kusursuz görünür. İnsanın yıkıcı merakı da böyledir: Parlak bir keşif vaadiyle sunulur. Lotus burada benim için bir maske; hırsın çamurlu ve karanlık tarafını renklerin ardına gizleme biçimi. İzleyiciye şu soruyu yöneltiyorum: Gördüğünüz bu güzel lotusun kökleri hangi yıkımın çamurundan besleniyor?
Eren Kenar: Yüzeye çıkma, ilk kez çiçek açma ve gün yüzü görme hâliyle özdeşleştiriyorum.
Kaan Ünal: Lotus, hepimizin bildiği zarif bir çiçekten daha fazlasıdır. Su yüzeyinin altında kökleriyle zemine bağlı olduğunu çoğu zaman hatırlamayız. Eserlerimde su ve farklı sıvı yüzeyleri, birbirine bağlı ilişkisel sistemleri ve bütünlük fikrini hatırlatmak amacıyla kullanmaya çalışıyorum.
Kapak Görseli: Melek Baydar – Merakın Kolonileri


