Dokuz sanatçının Şile’nin Karadeniz kıyısında gerçekleştirdiği yedi günlük misafir sanatçı programında ortaya çıkan üretimlerini bir araya getiren “Kıyı Hafızası”, 6 Ekim-15 Kasım 2026 tarihleri arasında Decollage Art Space’te izleyiciyle buluşuyor.
Sergide Zahit Büyükişleyen, Özlem Üner, Serap Atala, Atilla Atala, Devabil Kara, Veysel Günay, Fevzi Karakoç, Yalçın Gökçebağ ve Resul Aytemür’ün çalışmaları yer alıyor. Sergi kapsamında Atilla Atala, Devabil Kara ve Resul Aytemür ile kıyı kavramı, misafir sanatçı programı süreci ve eserleri üzerine sohbet ettik.
Bir Bakışta Kıyı Hafızası Sergisi
- Yer: Decollage Art Space, Suadiye, Kadıköy
- Tarih: 6 Ekim – 15 Kasım 2026
- Katılımcı sanatçılar: Zahit Büyükişleyen, Özlem Üner, Serap Atala, Atilla Atala, Devabil Kara, Veysel Günay, Fevzi Karakoç, Yalçın Gökçebağ ve Resul Aytemür.
- Serginin konusu: Şile’nin Karadeniz kıyısında düzenlenen yedi günlük misafir sanatçı programında ortaya çıkan eserler, mekân, bellek ve değişim arasındaki ilişkiyi ele alıyor.
- Röportaj: Atilla Atala, Devabil Kara ve Resul Aytemür, Şile’deki üretim süreçlerini ve çevrenin sanatlarına etkisini paylaşıyor.

Şile’de geçirdiğiniz yedi günlük misafir sanatçı programı, alışık olduğunuz üretim biçimini nasıl etkiledi? Bu deneyim çalışmalarınızda yeni bir yön açtı mı?
Atilla Atala: Şile’de misafir edildiğimiz hafta boyunca sanatçılar ve bizi ağırlayan ekiple kurduğumuz iletişim, atölyede tek başımıza çalışırken ortaya koyduğumuz üretimlerden farklı bir alan açtı. Sergide yer alan ürettiğim eser sanat pratiğimden bütünüyle kopuk, farklı bir üslup olmamasına rağmen bulunduğumuz çevreyi; doğası, hayvanları, bitki örtüsü ve kayalarıyla kâğıt malzeme hatta palet üzerine üslubum dışında deneysel bir yaklaşımla akrilik boyayla ve karakalem desenlerle resmetme fırsatım oldu.
Devabil Kara: Şile’de, Decollage Art Space bünyesinde dokuz sanatçıyla aynı mekânda üretmek, kendi sanatsal yaklaşımımı farklı bakış açılarıyla değerlendirmeme olanak sağladı. Sanat üretimi çoğunlukla bireysel bir süreçtir; ancak farklı sanatçıların aynı ortamda bulunması, kişisel üretim alanını paylaşım ve karşılıklı öğrenme imkânıyla genişletir. Başkalarının üretim süreçlerine tanıklık etmek, yalnızca teknik ve biçimsel farklılıkları değil, sanatçıların dünyayı algılama ve yorumlama biçimlerindeki çeşitliliği de görmeyi sağlar.
Bu deneyimi, sanat pratiğimde yeni bir başlangıçtan çok, mevcut düşünsel yönelimlerimin farklı bir ortamda yeniden sınanması olarak değerlendiriyorum. Çünkü sanat, yalnızca bireysel bir ifade biçimi değil, insanın kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünme alanıdır. Şile’deki ortak üretim deneyimi, farklılıkların bir arada bulunmasının ve paylaşımın yaratıcı düşünceyi nasıl besleyebildiğini bir kez daha gösterdi.

Resul Aytemür: Ben genellikle İstanbul’un gündelik yaşamından, insanlardan ve kentin kendi hareketinden besleniyorum. Şile’de geçirdiğimiz yedi gün, beni alışık olduğum çevrenin dışına çıkardı. Farklı bir yerde bulunmak ve başka bir yaşam ritminin içinde zaman geçirmek, resme bakışımı da etkiledi. Bu süreçte çevremi gözlemlemek kadar, bulunduğum ortamın bende uyandırdığı duygular da üretimime yön verdi.
Şile’de yaptığım “Çiftlikten” adlı çalışmada da bu farklılığı görmek mümkün. Alışık olduğum kent manzaralarının dışına çıkarak başka bir çevreye yöneldim. Bunu bütünüyle yeni bir başlangıçtan ziyade, resim pratiğimin farklı bir ortamda yeni bir konu ve anlatım olanağı bulması olarak görüyorum. Bazen insanın alıştığı yerden uzaklaşması, kendi yaptığı işe başka bir gözle bakmasını sağlıyor.

“Kıyı Hafızası”, bir yeri olduğu gibi kaydetmekten çok, sanatçının algısının ve hafızasının o yeri nasıl dönüştürdüğüne odaklanıyor. Sizce bir yeri deneyimlemekle onu hatırlamak arasında nasıl bir ilişki var?
Atilla Atala: Bir yeri, bir ortamı algılarımızı devreye sokarak deneyimleriz, yaşarız. Zaman içinde bu algıların zihnimizde bıraktığı kendimizce önemli an ve yerleri hafızada yeniden oluştururuz. Deneyimlediğimiz çevre görsel, işitsel ve bunun gibi algılarımızla kişisel bir anlam kazanır ve duygularımız, duyarlılığımız bu çerçevede oluşur. Bu misafirlikte yaptığımız çevre gezileri, kıyı ve deniz ilişkileri deneyimle hafızanın etkileşimi neticesinde caz ikonu Billie Holiday’in “Şile İçin Balad” performansının düşsel yolculuğunu yapmamın ne kadar isabetli olduğunu gösterdi.
Devabil Kara: Bir yeri deneyimlemek, onunla doğrudan ilişki kurmaktır; hatırlamak ise bu ilişkinin zaman içerisinde yeniden biçimlenmesidir. Bellek, yaşadıklarımızı olduğu gibi saklayan bir arşiv değildir. Deneyimlerimiz, duygularımız ve sonradan edindiğimiz bilgiler, geçmişte karşılaştığımız şeylere yüklediğimiz anlamları sürekli dönüştürür. Bu nedenle bir mekânın belleğimizdeki karşılığı, fiziksel varlığından daha geniş ve kişisel bir anlam alanı oluşturur.
Şile’de karşılaştığım doğal çevre, renkler, dokular ve kültürel özellikler, mekânı yalnızca gözlemlediğim bir yer olmaktan çıkararak düşünsel ve duygusal bir deneyime dönüştürdü. Ancak benim için asıl mesele, bu çevreyi doğrudan betimlemek değil, onun bende uyandırdığı çağrışımları ve düşünceleri sanatsal bir dile aktarabilmekti.
Bu noktada yolculuk kavramı önem kazanıyor. Yola çıkmak, alışılmış çevremizin dışına çıkarak yeni insanlarla, düşüncelerle ve deneyimlerle karşılaşmayı göze almaktır. Bu karşılaşmalar, yalnızca dünyaya ilişkin bilgimizi artırmaz; kendimizi ve başkalarını anlama biçimimizi de değiştirebilir. İnsanın gelişimi, farklılıkları tanıması, ötekinin deneyimine açık olması ve kendi düşüncelerini yeniden değerlendirebilmesiyle yakından ilişkilidir.

Sanat pratiğimde bu karşılaşmalar, zaman zaman “ara dünya” olarak adlandırdığım düşünsel bir alanda buluşur. Ara dünya, yaşanan gerçeklikle onun zihnimizde yeniden kurulan karşılığı arasında oluşan bir aralıktır. Görünen ile görünmeyen, geçmiş ile şimdi, nesne ile onun bellekte bıraktığı imge bu alanda birbirine temas eder.
İz ve gölge, bu ilişkinin görsel karşılıklarıdır. Her ikisi de bir varlığa işaret eder, ancak o varlığın kendisi değildir. Geride kalanın ya da o anda görünür olanın ötesinde, izleyicinin belleğini ve hayal gücünü harekete geçiren bir ipucu sunarlar. Benim için sanatın imkânı da burada başlar: Yapıt, her şeyi açıklamak yerine, izleyiciyi düşünmeye, hatırlamaya ve kendi deneyimiyle ilişki kurmaya davet eder.
Resul Aytemür: Bir yeri görmekle onu resmetmek aynı şey değil. İnsan bir yere baktığında pek çok ayrıntıyla karşılaşıyor ama bunların hepsi hafızasında aynı şekilde yer etmiyor. Bazı görüntüler akılda kalıyor, bazıları zamanla siliniyor. Bence resim de biraz böyle bir şey. Gördüğümüzü doğrudan aktarmaktan çok, zihnimizde kalanları yeniden yorumluyoruz.
Benim resimlerimde de çevremde gördüğüm dünya kadar, o dünyanın bende bıraktığı duygu ve izlenimler önemli. Bir sokağı, bir insanı ya da bir manzarayı resmederken yalnızca dış görünüşüyle ilgilenmiyorum; oradaki canlılığı, hareketi ve atmosferi de tuvale taşımaya çalışıyorum. Şile’deki deneyimi de bu açıdan düşünüyorum. Orada geçirilen zaman sona erse de o yerin insanda bıraktığı izler varlığını sürdürüyor. Hafıza, yaşadıklarımızı olduğu gibi saklamıyor; zamanla onları kendi algımız ve duygularımızla yeniden şekillendiriyoruz. Resim de bu dönüşümün görünür hâle geldiği bir alan.

Serginin çıkış noktalarından biri, kıyının ölçüldükçe değişmesi. Sizce bir yeri temsil etmek, onun sürekli değişen doğasını ve bizde bıraktığı izleri aktarmak açısından nasıl bir imkân sunuyor?
Atilla Atala: Platon sanatı mimesis olarak tarif etmiş olsa da sanatsal ifade ve anlatım, gerçekliği olduğu gibi yansıtmak olmadığına göre bu gerçekliği kendi süzgecimizden geçirerek yeniden yorumlamak ve üzerimizde bıraktığı etkiyi görünür, duyulur hâle getirmektir. Dolayısıyla değişkenlikler sanatçıların duygularına ve duyumsamalarına göre çeşitlilik göstereceğinden farklılıkların ve özgünlüklerin kapılarını aralamış oluyor.
Devabil Kara: Kıyının ölçüldükçe değişmesi düşüncesi, bana göre insanın dünyayı anlama ve tanımlama çabasındaki sınırları da hatırlatıyor. Ölçmek, sınırları belirlemek ve tanımlamak, fiziksel gerçekliği anlamamıza yardımcı olur. Ancak bir yerin insan yaşamında taşıdığı anlam, fiziksel ölçülerle bütünüyle açıklanamaz. Çünkü mekân, aynı zamanda yaşanmışlıkların, karşılaşmaların ve duygusal bağların bir parçasıdır.
Kıyı, kara ile suyun buluştuğu, sınırların sürekli değiştiği bir alan olarak bu durumu güçlü biçimde temsil eder. Onun değişkenliği, kesin ayrımların her zaman mümkün olmadığını; doğanın ve insan deneyiminin sürekli bir oluş hâlinde bulunduğunu düşündürür. Bir kıyıya baktığımızda yalnızca coğrafi bir oluşumu değil, zamanın etkisini, değişimin izlerini ve kendi belleğimizde oluşan çağrışımları da algılarız.
Sanatsal temsil, bu çok katmanlı ilişkiyi görünür kılma olanağı sunar. Renk, doku, biçim ve semboller aracılığıyla mekânın fiziksel özellikleri kadar sanatçı olarak onunla kurduğum kişisel ilişki de yapıta dâhil olur. Böylece yapıt, bir yerin değişmez görüntüsünü sunmak yerine, o yerin farklı zamanlarda ve farklı bakış açılarında kazanabileceği anlamlara açılır.
Benim için kıyıyı temsil etmek, bir coğrafyayı kaydetmenin ötesinde, insanın çevresiyle kurduğu ilişkinin değişkenliğini araştırmaktır. Çünkü insan da içinde yaşadığı çevreden bağımsız değildir; mekânı dönüştürürken ondan etkilenir ve onun izlerini kendi belleğinde taşır. Sanat, bu karşılıklı ilişkiyi görünür kılarak hem doğaya hem de insanın kendi deneyimine daha dikkatli bakmamızı sağlayabilir.

Resul Aytemür: Bence hiçbir yer tamamen sabit değil. İnsanlar değişiyor, yaşam değişiyor, çevremize bakışımız değişiyor. Aynı yere farklı zamanlarda gittiğimizde bile başka ayrıntılar fark edebiliyoruz. Dolayısıyla bir yeri resmetmek, onun belirli bir andaki görüntüsünü kaydetmekten çok daha fazlasını ifade ediyor.
Resim, bir yerde deneyimlediklerimizi kendi bakışımızla yeniden yorumlamamıza imkân veriyor. Benim için renk, figür ve kompozisyon bu anlatımın önemli parçaları. Bir yerdeki hareketi, canlılığı ya da atmosferi tuvale aktarırken karşılaştığım görüntüleri kendi resim dilimle yorumluyorum. Böylece ortaya çıkan eser, mekânın kendisi kadar benim o mekânla kurduğum ilişkinin de bir karşılığı oluyor.
“Kıyı Hafızası” başlığını bu açıdan anlamlı buluyorum. Kıyı, sürekli değişen bir alan; onu deneyimleyen insanın bakışı da zaman içinde dönüşüyor. Resim, bu değişimin içinden belirli bir anı ve o anın insanda bıraktığı izleri görünür kılabiliyor. Bence bir yeri temsil etmenin en güzel taraflarından biri de bu: Mekânın görüntüsünü aktarırken onunla kurduğumuz kişisel ilişkiye de yer açmak.

Şile’de ürettiğiniz işleri önceki çalışmalarınızla birlikte düşündüğünüzde, bu deneyimin sanat pratiğinizde nasıl bir karşılığı olduğunu görüyorsunuz?
Atilla Atala: Şile’deki çalışmamı düşündüğümde, farklı konular arasında kendi görsel dilimi caz ikonlarını resmettiğimde cazın derin renklerini daha fazla kullanarak gerçekliği yeniden kurgulamanın ve sürdürebilmenin önemini görüyorum. Bir sanatçının üslubunun, tekrarladığı biçimsel yaklaşımlardan çok, farklı tecrübeleri kendine özgü biçimde yorumlamasıyla çeşitlendiğini düşünüyorum.
Devabil Kara: Şile’deki üretimimi, uzun süredir üzerinde düşündüğüm bellek, zaman, iz ve gölge kavramlarının farklı bir mekânsal deneyim içerisinde yeniden ele alınması olarak görüyorum. Özellikle Gölge Bellek/Ara Durumlar eksenindeki çalışmalarımda, görünen ile görünmeyen ve hatırlama ile unutma arasındaki ilişkiler üzerinde duruyorum. Şile’deki deneyim, bu düşünsel araştırmanın yeni karşılaşmalar aracılığıyla farklı çağrışımlar kazanmasına imkân verdi.
Bununla birlikte, yeni bir mekânda üretmek yalnızca mevcut düşünceleri başka bir çevreye taşımak değildir. Mekânın kendisi, orada geçirilen zaman ve karşılaşılan insanlar üretim sürecinin bir parçasına dönüşür. Bu süreçte sanatçı olarak önceden bildiklerimi yeniden değerlendirirken beklenmedik duygu ve düşüncelere de alan açıyorum. Şile’de benim için önemli olan, çevreyi olduğu gibi aktarmaktan çok, bu deneyimin algımda oluşturduğu değişimi sanatsal üretime taşıyabilmekti.
Yeni çalışmaların daha önce üretilmiş bir yapıtla birlikte galeride sergilenmesi ise farklı zamanlarda oluşan deneyimler arasında bir diyalog kuruyor. Her yapıt kendi üretim koşullarını ve ortaya çıktığı dönemin izlerini taşır. Ancak bir yapıtın anlamı yalnızca üretildiği zamanla sınırlı değildir; yeni bir bağlamda, başka bir çalışmayla yan yana geldiğinde farklı ilişkiler kurabilir. Bu birliktelik, izleyicinin de iki yapıt arasında kendi bağlantılarını oluşturmasına olanak tanır.

Bu nedenle söz konusu sergileme biçimini, geçmiş ile bugün arasında kurulan açık bir ilişki olarak değerlendiriyorum. Önceki çalışma yeni üretimin okunmasını etkilerken, yeni çalışma da geçmişteki yapıtın farklı yönlerinin fark edilmesini sağlayabilir. Böylece eserler, birbirlerini açıklayan kapalı yapılar olmaktan çıkarak yeni düşüncelere ve yorumlara açılır.
Sanatsal üretimi benim için anlamlı kılan da bu süreklilik ve dönüşüm ilişkisidir. İnsan, karşılaştığı her yeni deneyimle geçmişini yeniden değerlendirir; sanatçı da önceki üretimleriyle kurduğu ilişkiyi yeni yapıtlar aracılığıyla dönüştürür. Şile deneyimi, bu açıdan sanatın yalnızca bireysel bir üretim değil, zaman içinde biriken deneyimlerin, karşılaşmaların ve insan ilişkilerinin birbirine eklemlendiği bir düşünme biçimi olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
Resul Aytemür: Benim resimlerimde İstanbul’un gündelik yaşamı, insanları ve kentin kendine özgü hareketi önemli bir yer tutuyor. Şile’deki çalışma ise alışık olduğum konuların dışına çıkarak farklı bir çevreye yönelmemi sağladı. “Çiftlikten” adlı çalışmamın bu açıdan ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Kentin yoğunluğundan farklı bir manzarayı ele almak, resimde başka bir konuya ve atmosfere odaklanma olanağı sundu.

Bununla birlikte benim için önemli olan yalnızca konunun değişmesi değil. Nerede çalışırsam çalışayım, çevremdeki dünyayı kendi resim anlayışımla yorumluyorum. Şile’de ürettiğim işi önceki Beyoğlu temalı çalışmalarımla birlikte düşündüğümde, aralarındaki farklılıkların yanı sıra ortak bir bakışın da sürdüğünü görüyorum. Konular değişebiliyor ama resimdeki canlılığı, renkleri ve gündelik yaşamın içinden gelen anlatımı önemsiyorum.
Bu nedenle Şile deneyimini, sanat pratiğimden ayrı bir yerde duran bir çalışma olarak değil, üretimime farklı bir çevrenin ve deneyimin eklenmesi olarak değerlendiriyorum. Farklı bir yerde bulunmak, insanın kendi alışkanlıklarını yeniden gözden geçirmesine ve resimle kurduğu ilişkiyi farklı açılardan değerlendirmesine olanak tanıyor.


