Londra’daki Victoria & Albert Museum, 7 Kasım 2026’da açılacak “Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires” sergisiyle MS 330’dan 1922’ye kadar uzanan yaklaşık 1600 yıllık bir dönemi ele alıyor. Mücevherlerden saray giysilerine, kahve ibriğinden Osman Hamdi Bey’in bir tablosuna uzanan sergi, İstanbul’un dünya sanat tarihindeki yerini yeniden düşünmeye çağırıyor.
Bir Bakışta Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires Sergisi



- Yer: Victoria & Albert Museum (V&A), South Kensington, Londra
- Tarih: 7 Kasım 2026–9 Mayıs 2027.
- Tema: MS 330–1922 arasında İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemlerindeki sanat ve şehir yaşamı.
- Küratör: Tim Stanley. Proje küratörü: Bella Radenovic.
- Sadberk Hanım Müzesi’nden: Üçetek entari, etek ve bluz, ferace, sokak çarşafı, şemsiye, galoş ve potinin yanı sıra Mevlevî tacı tasvirli bir hat levha ile Hattat Sâmi Efendi ve Hattat Hüsnî Efendi’nin eserleri sergileniyor.
- Yapı Kredi Koleksiyonu’ndan: Osman Hamdi Bey’in 1887 tarihli Gezintide Kadınlar tablosu seçkiye katılıyor.
- Açılışa katılanlar: Ömer Koç, Ali Y. Koç, Caroline N. Koç, İpek Kıraç, Çiğdem Simavi, Kerim R. Koç ve Esra Koç’un yanı sıra Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu ve Sadberk Hanım Müzesi Direktörü Hülyâ Bilgi açılışta yer aldı.
Koç Topluluğu’nun 100. yılında Koç Holding’in desteğiyle düzenlenen sergi, İstanbul’un Bizans ve Osmanlı dönemlerini 200’ü aşkın eserle Londra’ya taşıyor. Yaklaşık 1600 yıllık tarihi kapsayan seçki, şehrin sanatını, saray yaşamını ve gündelik alışkanlıklarını ele alıyor. Sadberk Hanım Müzesi’nden tarihî kıyafetler, aksesuarlar ve hat levhaları ile Yapı Kredi Koleksiyonu’ndan Osman Hamdi Bey’in Gezintide Kadınlar tablosu da sergide yer alıyor.
James Bond, 1963’te gösterime giren From Russia with Love filminde İstanbul sokaklarında dolaşır, Ayasofya’nın önünden geçer, bir ara da Yerebatan Sarnıcı’nın sütunları arasında gizli bir geçide ulaşır. Soğuk Savaş’ın bu karmaşık casusluk hikâyesi, İstanbul’u Doğu ile Batı’nın kesiştiği egzotik bir sahneye dönüştürmüştü. Sinema, saniyeler içinde İstanbul’un tarihini Bizans kubbeleri, Osmanlı minareleri, karanlık sarnıçlar ve dar sokaklar gibi birkaç simgeye sığdırmayı sever. Elbette tüm bu görüntülerin arkasında büyük bir tarih bulunuyor.
Londra’daki Victoria & Albert Museum (V&A), Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires sergisini 7 Kasım 2026’da ziyaretçilere açıyor. MS 330’dan 1922’ye uzanan iki yüzü aşkın eser, Bizans ve Osmanlı dönemlerini aynı tarihsel çerçevede buluşturuyor. İstanbul bu kez iki güçlü imparatorluğun sanatını, zanaatını ve gündelik hayatını yansıtan eserler üzerinden anlatılıyor.

Tahminen 5. yüzyıl, Trier Katedrali Hazine Dairesi, Markus Groß-Morgen.
Şehrin Adı Değişirken

© Victoria and Albert Müzesi, Londra.
İmparator Konstantin, MS 330 yılında Roma İmparatorluğu’nun yeni başkentini Boğaziçi’nde kurdu. Konstantinopolis, coğrafi konumu sayesinde Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarına, Karadeniz ile Akdeniz arasındaki deniz trafiğine ve imparatorluk siyasetinin merkezine yerleşti. Şehrin su kemerleri, sarnıçları ve surları bu büyümeyi mümkün kıldı. Hipodrom ise at yarışlarının ötesinde bir işleve sahipti. Kalabalıkların toplandığı, imparatorun halkın karşısına çıktığı ve siyasi mesajların gösteriye dönüştüğü bir sahneydi.
Serginin Roman Beginnings başlıklı ilk bölümü, bu kuruluş hikâyesini altyapıdan anıtlara uzanan bir çerçevede ele alıyor.
Fatih Sultan Mehmed’in 1453’te şehri fethetmesiyle yeni bir imparatorluk dönemi başladı. Osmanlılar, başkentin coğrafi üstünlüğünü ve sembolik ağırlığını devraldı. Saraylar, camiler, törenler ve kutsal emanetler yeni siyasi düzenin dilini oluşturdu. Şehrin geçmişi bir gecede silinmedi. Yeni hükümdarlar, eski başkentin anıtsal mirasının üzerine kendi iktidarlarını inşa ettiler.
İstanbul’un iki büyük imparatorluk dönemini birbirine bağlayan şey, değişmeden kalan bir kültürden çok, aynı mekânın farklı iktidarlar tarafından yeniden yorumlanmasıydı.
Kutsal Olanın Gücü

© Victoria and Albert Müzesi, Londra.
Bizans sanatında altın zeminli ikonalar, mozaikler ve kutsal emanetler, inancın görsel dünyasını oluştururken imparatorluk otoritesini de güçlendiriyordu. Serginin Heaven and Earth bölümü, Hıristiyanlığın sanat ve mimari üzerindeki etkisini, Bizans hükümdarlarının kutsal imgeler aracılığıyla kurdukları iktidar diliyle birlikte inceliyor.
V&A müzesinin öne çıkardığı eserlerden biri, 10. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen ve mitolojik sahneler taşıyan Veroli mücevher kutusu. Üzerindeki figürler, Hıristiyan bir dünyanın içinde klasik mitolojinin görsel hafızasının nasıl korunabildiğini düşündürüyor. Bir kutunun üzerinde yaşamaya devam eden antik tanrılar, sanatın siyasi ve dinî sınırları aşabilen yönünü gösteriyor.

© Wyvern Koleksiyonu
Sergide yer alan bir başka dikkat çekici eser, 11. yüzyıla ait Constantinos adlı yüksek bir saray görevlisinin enkolpionu. Boyunda taşınan bu tür küçük kutsal nesneler, inancı kişinin gündelik hayatına taşıyordu. Bir saray mensubunun üzerindeki mücevherle dinsel koruma arasında kurulan bağ, dönemin insanının dünyayı nasıl algıladığına dair somut bir ipucu sunuyor.
Osmanlı İktidarının Sahnesi

© Victoria and Albert Müzesi, Londra.
Osmanlı sarayında iktidar, törenlerle görünür hale geliyordu. Padişahın cuma namazına gidişi, askerî geçitler, elçi kabulleri ve kamusal merasimler, devletin gücünü halka ve yabancı gözlemcilere gösteren düzenli sahnelerdi.
Sergide 1809 dolaylarına tarihlenen bir suluboya tablo, padişahın (muhtemelen II. Mahmud) cuma namazına gidişini tasvir ediyor. Eserin sanatçısı bilinmiyor. Padişahın şehir içinde izlediği güzergâh, halkın onu görebildiği bir tören alanına dönüşüyordu. Saray duvarlarının ardında kalan hükümdar, belirli günlerde kamusal hayatın merkezine çıkıyordu.

© Manchester Üniversitesi John Rylands Araştırma Enstitüsü ve Kütüphanesi, Türkçe El Yazması No. 4.
Osmanlı alaylarını anlatan 17. yüzyıla ait bir tören tasviri de serginin dikkat çekici eserleri arasında. Rulo bir kâğıt üzerine kaydedilen bu tarz belgeler, törenlerin sırasını, katılımcılarını ve görsel düzenini takip etmeye imkân verir. Osmanlı dünyasında bu tür uzun tasvirler, devletin kendisini nasıl temsil ettiğini gelecek kuşaklara aktaran görsel belgelerdi.

© British Museum, Londra.
Sarayın ihtişamı kullanılan malzemelerde de görülüyordu. İpek, altın, gümüş, fildişi ve değerli taşlar, hükümdarın çevresindeki eşyalara ve giysilere işlenerek siyasi bir dile dönüşüyordu. İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nden ödünç alınan mücevherli fildişi kemer, bu dünyanın örneklerinden biri. Fildişi üzerine uygulanan bezeme ve değerli taşlar, giysinin işlevini aşan bir gösteriş anlayışını yansıtıyor.
Üç Etek, Kahve İbriği ve Günlük Hayat

© Victoria and Albert Müzesi, Londra.
Sarayların ve büyük dinî yapıların yanı sıra, İstanbul’un tarihini gündelik hayatın nesneleri de şekillendirdi. Kahvehaneler, hamamlar, çarşılar, müzikli toplantılar ve ev içindeki alışkanlıklar, şehrin çok katmanlı kültürünü besliyordu. Bu hayatı imparatorlar ve sultanların yanı sıra tüccarlar, hacılar, zanaatkârlar ve gezginler de kuruyordu. Onların ticaret, ibadet, üretim ve seyahat yoluyla taşıdığı eşyalarla fikirler, İstanbul’u Avrupa, Asya ve İslam dünyası arasındaki kültürel dolaşımın önemli merkezlerinden biri haline getiriyordu.
Serginin Life in the City bölümü bu dünyaya odaklanıyor Farklı dillerin ve inançların yan yana yaşadığı kentte, insanların giyim tercihleri, kullandıkları eşyalar ve eğlence biçimleri zamanla değişiyordu. Bu dolaşımın taşıyıcıları yalnızca saraylar ve elçilikler değildi. Tüccarlar malları ve üretim tekniklerini, hacılar dinî nesneleri ve hikâyeleri, zanaatkârlar malzeme ve işçilik bilgisini, gezginler ise gördükleri yapıları ve gündelik alışkanlıkları başka şehirlere taşıyordu. İstanbul’un sanat tarihi, bu hareketliliğin kesiştiği limanlarda, çarşılarda, atölyelerde ve ibadet mekânlarında da şekillendi.
V&A koleksiyonundaki 1800-1850 yıllarına ait bakır kahve ibriği, gümüş yaldızı ve çiçek bezemeleriyle bu dönüşümün gündelik hayattaki karşılığını gösteriyor. Kahve, Osmanlı kültüründe misafir ağırlamanın ve sohbetin merkezinde yer alıyordu. İbriğin malzemesi ve işçiliği, sıradan bir içeceğin sunumunun bile toplumsal statü ve zevkle ilişkilendirilebildiğini anlatıyor.

© Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi.
Sergideki dik yakalı üçetek entari, geleneksel Osmanlı kadın giyiminin kesim ve bezeme özelliklerini ortaya koyuyor. Göğüs üzerinde saat cebi bulunan etek ve kol boyu çok uzun olan bu entari Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonuna Osman Hamdi Bey’in ailesinden gelmiş. Osman Hamdi Bey’in 1881 yılında yaptığı “Çiçek yerleştiren kız” adlı tablosunda poz veren eşi Naile Hanım’ın giydiği üçetek entari olduğu düşünülüyor.
Osman Hamdi Bey’in İstanbul’u

© Yapı Kredi Bankası Koleksiyonu.
Osman Hamdi Bey’in 1887 tarihli Gezintide Kadınlar tablosu, serginin en dikkat çekici eserlerinden biri. Yapı Kredi Koleksiyonu’ndan gelen tabloda, Sultanahmet Camii’nin önünde gezintiye çıkan kadınları görüyoruz. Osman Hamdi Bey, mimariyi ve kıyafetleri titizlikle resmederken değişen İstanbul toplumunu da kayda geçiriyor. Tarihî yapı ile modernleşen kent hayatı, aynı sahnede buluşuyor.
Osman Hamdi Bey, arkeolog ve müzeci kimliğinin yanı sıra, Osmanlı toplumunu kendi içinden resmeden sanatçılardan biriydi. Tablolarında kıyafetler, mimari ayrıntılar ve figürlerin duruşları özenle kurgulanır.
İstanbul’dan Avrupa’ya, Avrupa’dan İstanbul’a

© Victoria and Albert Museum.

© Victoria and Albert Museum.
Bizans ve Osmanlı sanat gelenekleri Avrupa’da farklı dönemlerde ilgi gördü. Mimari bezemeler, kumaşlar ve dokumalar, metal işleri ve lüks nesneler, farklı coğrafyalar arasında dolaşan tasarım fikirlerinin bir bölümünü oluşturuyordu. Bu alışveriş İstanbul’la Avrupa arasında tek yönlü değildi. 18. yüzyılda Avrupa’da yayılan Turquerie modası, Osmanlı kıyafetlerini, kahve kültürünü, müziğini ve süsleme anlayışını Avrupa saraylarının, resminin, sahne sanatlarının ve iç mekânlarının konusu haline getirdi. 19. yüzyılda ise Paris modası İstanbul’un seçkin çevrelerini etkilerken, Avrupa’daki tasarımcılar Bizans ve Osmanlı sanat geleneklerinden yararlanmayı sürdürüyordu.
İki imparatorluğun izinde
Constantinople to Istanbul: One City, Two Empires, aynı şehirde birbirini izleyen iki imparatorluğun sanatını yan yana getiriyor. Bizans’ın mitolojik figürlerle bezeli mücevher kutusu, Osmanlı sarayının tören tasvirleri ve 19. yüzyılın yaldızlı kahve ibriği, farklı dönemlerin üretim anlayışını ve gündelik alışkanlıklarını karşılaştırma imkânı sunuyor.
Bu eserler, İstanbul’un geçirdiği değişimi malzemeleri, işçilikleri ve kullanım biçimleri üzerinden izlemeyi sağlıyor. Serginin asıl değeri de burada: Şehrin tarihini birbirinden kopuk Bizans ve Osmanlı anlatıları halinde sunmak yerine, aynı coğrafyada gelişen sanat geleneklerini ortak bir inceleme alanına taşıyor.
Kapak Görseli: Osman Hamdi Bey, Gezintide Kadınlar, 1887.


