Otuz yılı aşkın tasarım tecrübesini ilk sanat eseriyle taçlandıran Yeşim Kozanlı, eseri “İz”in çıkış noktasını, üretim yaklaşımını ve bundan sonraki planlarını OGGUSTO’ya anlattı.
Yeşim Kozanlı, ilk sanat eseri “İz” ile üretim pratiğinde yeni bir sayfa açtı. BIG SOFT sergisi kapsamında 24 Haziran’da NG Loft’ta izleyiciyle buluşan ve 12-20 Eylül tarihleri arasında Londra Tasarım Festivali‘nde sergilenecek eser, “Varlıkla yokluk arasında bir var olma hikâyesi” fikrinden yola çıkarak mimarlıkla kurduğu ilişkiyi farklı bir ölçekte yeniden yorumluyor. Yeşim Kozanlı ile “İz”in ortaya çıkış sürecini, yıllardır şekillenen tasarım yaklaşımını ve sanat üretiminin bundan sonraki yolculuğundaki yerini konuştuk.
Mimarlığın en güçlü malzemeleri bazen görünmeyenlerdir

Otuz yılı aşkın süredir mekân tasarlıyorsunuz. İlk sanat eseriniz için neden tam da bugün doğru zamandı? Bu fi krin ortaya çıkış sürecini anlatır mısınız?
Otuz yılı aşkın süredir belki de hep aynı sorunun peşindeyim: Bir mekân insanda nasıl kalıcı bir duygu bırakır? Yaptığım işler bana bu soruyu farklı ölçeklerde araştırma imkânı verdi. Fakat zaman içinde, anlatmak istediğim bazı fikirlerin herhangi bir fonksiyondan ya da kullanıcı beklentisinden bağımsız olarak var olmasını istediğimi fark ettim.
“İz” de tam olarak bu ihtiyaçtan doğdu. Yıllar içinde biriktirdiğim düşünceler, gözlemler ve hisler artık kendi başına bir ifade alanı arıyordu. Bazen bir üretimin zamanı siz karar verdiğiniz için değil, o fikir kendi içinde olgunlaştığı için gelir. Sanırım “İz”in hikâyesi de böyle başladı. Ben onu planlayarak ortaya çıkarmadım; zamanı geldiğinde kendiliğinden çıktı ve benimle birlikte izleyiciyle buluştu.
Projelerinizde uzun yıllardır ışık, malzeme ve boşluk ilişkisini güçlü bir şekilde kullanıyorsunuz. Geriye dönüp baktığınızda, “İz”e uzanan yolu hazırlayan dönüm noktaları nelerdi?
Aslında dönüp baktığımda “İz”, ani bir kırılma yerine, yıllar boyunca aynı düşüncenin farklı biçimlerde olgunlaşmasının sonucu.
Projelerimde hiçbir zaman yalnızca duvarları ya da objeleri tasarlamadım. Işığın gün içinde nasıl hareket ettiğini, gölgenin mekânı nasıl dönüştürdüğünü, boşluğun nasıl bir sessizlik yaratabildiğini anlamaya çalıştım. Bana göre mimarlığın en güçlü malzemeleri bazen görünmeyenlerdir.
Her projeye de aynı soruyla başlıyoruz: Buraya gelen insanlar burada ne hissedecek? Nasıl bir deneyim yaşayacaklar? Bu mekândan ayrılırken yanlarında ne götürecekler? Tasarım sürecimi şekillendiren şey, çoğu zaman bu soruların cevapları oluyor.
Wabi-Sabi düşüncesiyle tanışmam da bu bakışımı derinleştiren önemli duraklardan biri oldu. Kusursuzluk yerine zamanın bıraktığı izleri, geçiciliği ve yaşanmışlığı daha fazla düşünmeye başladım. Çünkü bana göre bir mekânın güzelliği yalnızca tamamlanmış olmasında değil; zamanla kurduğu ilişkide ve içinde biriken hikâyelerde saklı.
Sanırım “İz” de, yıllardır tasarımlarımın içinde var olan ama görünmeyen bu katmanların ilk kez tek başına görünür hâle gelmesi.
En büyük özgürlük, kimseyi ikna etmemekti

Mimarlıkta işlev, kullanıcı ve mekânın ihtiyaçları belirleyici oluyor. “İz”i üretirken sizi en çok zorlayan ya da en çok özgürleştiren şey ne oldu?
En büyük özgürlük, kimseyi ikna etmek zorunda olmamaktı. Bir tasarımcı olarak en önemli becerilerimizden biri iknadır. İnandığınız fikri, tasarım anlayışınızı ve kurduğunuz dünyayı; kullanıcı ihtiyaçlarını, mekânın dinamiklerini ve yatırımcının beklentilerini gözeterek birçok farklı kişiye anlatmanız gerekir. Çünkü mimarlık doğası gereği kolektif bir üretimdir. Bir fikrin hayata geçebilmesi için farklı disiplinlerle ortak bir dil kurmanız ve aynı hayalin etrafında buluşmanız gerekir.
Sanatta ise böyle bir zorunluluk yok. Kimseyi ikna etmeye çalışmıyorsunuz. Tek referans noktanız kendi sezgileriniz, kendi iç sesiniz ve anlatmak istediğiniz duygu oluyor. Bu, bir yandan büyük bir özgürlük; diğer yandan da büyük bir sorumluluk.
Çünkü bütün kararların yükü tamamen size ait. Doğruyla yanlışı dışarıdan tanımlayan bir çerçeve olmadığında, gerçekten kendi sesinizi duyabilmeniz gerekiyor. “İz”i üretirken bana yeniden hatırlatan şey de buydu: Bazen insanın karşısındaki en büyük sınır, dış koşullar değil; kendi zihni oluyor.
“İz”, NG Loft’taki serginin ardından Londra Tasarım Haftası’nda da yer alacak. Farklı şehirlerde ve farklı mekânlarda sergilenecek olması eserle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?
İz’in benimle birlikte yolculuk ediyor olması beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri. Ürettiğimiz her projeyi bir noktadan sonra birilerine emanet ediyoruz. Bir coğrafyaya, kullanıcılarına ya da zamanın kendisine. Tasarladığınız mekân artık kendi hayatını yaşamaya başlıyor ve siz onu uzaktan izliyorsunuz.
“İz” ile kurduğum ilişki ise biraz daha farklı. Biz birlikte farklı şehirlerde, farklı mekânlarda izleyiciyle buluşacağız. Farklı şehirler yalnızca yeni izleyiciler değil, aynı zamanda yeni hafızalar ve yeni bağlamlar sunuyor. İstanbul’da başka bir duyguya dokunurken, Londra’da bambaşka kültürel okumalarla buluşacak. Aynı eser, bulunduğu coğrafyanın ışığıyla, mimarisiyle ve insanıyla yeniden yorumlanacak.
İz, her sergilendiği mekânla birlikte yeniden anlam kazanan yaşayan bir deneyim. Her gittiği yerde yeni temaslarla, yeni duygularla ve yeni hikâyelerle çoğalacak olması beni çok heyecanlandırıyor. Çünkü “İz”, yalnızca benim anlattığım bir hikâye değil; onunla karşılaşan herkesin kendi hafızasında ve deneyiminde farklı bir karşılık bulabilecek bir eser.
Disiplinler değişse de sorularım hiç değişmiyor

Bugün üretim pratiğinize baktığınızda sizi en doğru hangi kavramlar tanımlıyor? Bu tanımın son yıllarda nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz?
Hiçbir zaman yalnızca bir mekân tasarımcısı olarak anılmadım. Bana çoğu zaman “gezgin mimar” ya da “hikâye anlatıcısı” dediler. Aslında ikisi de beni çok doğru tanımlıyor. Gerçekten gezgin bir mimarım. Tasarım ofisimiz İstanbul’da olsa da projelerimiz dünyanın ve Türkiye’nin birçok farklı noktasında devam ediyor. Ben hiçbir zaman oturduğum yerden yönetmeyi seven biri olmadım. Her projeye gidip o coğrafyayı hissetmeyi, ekiple aynı masanın etrafında olmayı, insanlarla konuşmayı ve o atmosferi deneyimlemeyi tercih ediyorum. Sanırım tasarım sürecim de tam olarak burada başlıyor.
Bir projeye hiçbir zaman yalnızca plan ya da malzeme üzerinden yaklaşmıyorum. Önce kendime şu soruları soruyorum: Biz burada ne hissettireceğiz? Buraya gelen insanlar nasıl bir deneyim yaşayacak? Bu evde yaşayanlar burada nasıl anılar biriktirecek, nasıl hikâyeler yazacak? Tasarım kararlarım da bu soruların etrafında şekilleniyor.
Kullandığım araçlar değişebilir; bazen bir bina, bazen bir obje, bazen de bir sanat eseri… Ama anlatmaya çalıştığım şey hep aynı: İnsan ile mekân, hafıza ile zaman, varlık ile yokluk arasındaki görünmez ilişki. Son yıllarda değişen en önemli şey ise sonuçtan çok deneyime odaklanmam oldu. Artık benim için iyi bir tasarım yalnızca estetik olarak güçlü olan değil; insanda bir duygu uyandıran, hafızasında yer eden ve zaman geçtikçe yeni anlamlar üretmeye devam eden bir tasarım. Sanırım bugün bütün üretimlerimi bir araya getiren ortak kavram da tam olarak bu: İz bırakmak.
Bu eserle birlikte üretim pratiğinizde yeni bir alan açıldı. Önümüzdeki dönemde sanat üretimi çalışmalarınızın nasıl bir parçası olacak?
Ben bunu yeni bir başlangıçtan çok, yıllardır devam eden üretim pratiğimin doğal bir uzantısı olarak görüyorum. Mimarlık, iç mekân tasarımı ve sanat benim için birbirinden ayrı disiplinler değil; aynı düşüncenin farklı ifade biçimleri. Zaten uzun yıllardır projelerimizde sanatı önceliklendiriyor, gerek kendi ürettiğimiz işleri gerekse farklı sanatçılarla yaptığımız iş birliklerini tasarımın doğal bir parçası olarak ele alıyoruz.
Sanat üretiminin de bundan sonra tasarım pratiğimin paralelinde ilerleyen bağımsız bir alan olacağını düşünüyorum. En çok sevdiğim tarafı ise, kimseyi ikna etmek zorunda kalmadan, tamamen kendi hislerimle bir şey var edebilmek oldu. Bu bana başka bir ifade özgürlüğü sundu.
Belki her yıl çok sayıda eser üretmeyeceğim. Ama şunu söyleyebilirim ki yeni fikirler ve yeni üretimler şimdiden yolda. Çünkü merak ettiğim konular hâlâ aynı: Zaman, hafıza, boşluk, ışık ve insanın mekânla kurduğu görünmez ilişki. Bu kavramları bazen bir mimari projede, bazen bir objede, bazen de bir sanat eserinde araştırmaya devam edeceğim. Disiplinler değişse de peşinden gittiğim sorular hiç değişmiyor.
Kalıcı olan, içimizde iz bırakanlardır

Bir gün geriye dönüp baktığınızda “İz”in kariyerinizde nasıl bir yere sahip olacağını öngörüyorsunuz?
“İz”, bana en çok kendimle ilgili yeni bir şey keşfettiğimi hissettirdi. Olaylara farklı açılardan bakabileceğimi, yıllardır peşinden gittiğim düşünceleri başka bir dille de ifade edebileceğimi gördüm. Bu yönüyle benim için gerçek bir keşif oldu.
Bu yüzden “İz”in yalnızca ilk sanat eserim olarak anılmasını istemem. Benim için asıl anlamı, uzun yıllardır inşa ettiğim düşünce dünyasının ortaya çıktığı ilk an olması.
Bazen kariyerinizde bazı işler bir sonuç değil, yeni bir bakış açısının başlangıcı olur. Ben “İz”i de böyle görüyorum. Belki yıllar sonra çok daha farklı ölçeklerde, farklı malzemelerle ve farklı coğrafyalarda üretimler yapacağım. Ama geriye dönüp baktığımda, hepsinin ortak çıkış noktasının “İz” olduğunu hissedeceğimi düşünüyorum.
Eğer insanlar yıllar sonra “İz”e baktıklarında onları kendi hafızalarıyla, kendi sessizlikleriyle ve kendi izleriyle buluşturan bir anı hatırlıyorlarsa, benim için en değerli karşılığı da bu olur. Çünkü inanıyorum ki kalıcı olan, gördüklerimizin ötesinde, içimizde iz bırakanlardır.


