Figüratif resmi dijital tekniklerle buluşturan Sait Mingü, kırılganlık, dönüşüm ve zihinsel durumlar etrafında şekillenen üretim diliyle dikkat çekiyor.
İstanbul doğumlu sanatçı Sait Mingü, figüratif resmi dijital tekniklerle buluşturan üretim diliyle Türkiye çağdaş sanat sahnesinde özgü bir yere sahip. Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü mezunu olan Mingü’nün işlerinde Japon kültürüne ait referanslar, zihinsel kırılma anları, katmanlı yüzey müdahaleleri ve figürün dönüşüm haline odaklanan yaklaşımlar öne çıkıyor.
Reklam ajanslarında geçen sanat yönetmenliği deneyimini üretim pratiğine taşıyan sanatçı, Nişantaşı’nda atölye ve galeri olarak kullandığı mekânında dijitalle geleneksel teknikleri aynı yüzeyde bir araya getiriyor.
Sait Mingü Kimdir?


- 1977 yılında İstanbul’da doğdu.
- Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun oldu.
- 2001–2006 yılları arasında Güzel Sanatlar / Saatchi&Saatchi’de Art Director olarak çalıştı.
- 2006’dan bu yana tam zamanlı sanatçı olarak üretimlerini sürdürüyor.
- Nişantaşı’ndaki atölye ve galeri mekânını yenilenme sürecinin ardından yeniden açtı. Üretim ve sergilemeyi aynı yapı içinde buluşturan bu yeni alan, sanatçının disiplinler arası yaklaşımını yansıtıyor.
- Figüratif resim, dijital müdahale ve katmanlı yüzey tekniklerini bir arada kullanıyor.
- Japon kültürü, wabi-sabi estetiği, kintsugi ve zihinsel durumlar üretim pratiğinde önemli referanslar arasında yer alıyor.
- Eserleri; İstanbul, Paris, Viyana, Londra ve New York gibi şehirlerde sergilendi.
- 2014 yılında Royal Academy of London tarafından verilen Hugh Casson Drawing Award’a layık görüldü.
Sait Mingü ve Japon Kültürü
İşlerinizde origami, koi balıkları, kintsugi ve kiraz çiçekleri gibi Japon kültürüne ait güçlü referanslar dikkat çekiyor. Bu görsel dilin kaynağı sadece kişisel ilgi mi yoksa farklı anlamlar barındırıyor mu?
Bu referanslar ilk bakışta estetik bir tercih gibi okunabiliyor; ancak benim için daha çok düşünsel ve duygusal karşılıklar taşıyor. Japon kültüründeki sadelik, kırılganlık ve geçicilik fikri, figürle kurduğum ilişkiyle büyük ölçüde örtüşüyor. Örneğin, kintsugi’de kırığın gizlenmemesi, aksine görünür kılınması, resimde ilgilendiğim meselelerle güçlü bir paralellik kuruyor. Aynı şekilde kiraz çiçekleri geçiciliği, koi balıkları dönüşümü ve akışı, origami ise formun sade ama güçlü bir biçimde kurulmasını çağrıştırıyor.

Bu referanslar, yarattığım figür ve durumla birlikte var olarak resmin etrafında yeni anlam katmanlarının oluşmasına yol açıyor. Öte yandan, Japon ve Doğu kültürüne olan kişisel ilgim de çocukluk yıllarında önce çizgi romanlarla, ardından Japon sinemasıyla başlayıp zaman içinde büyüyerek devam etti.

Japon kültüründen devam edelim. Figürleriniz çoğu zaman bir kırılma ya da dönüşüm anında yakalanmış gibi duruyor. Japon kültüründeki “kusurlu güzellik (wabi-sabi)” ve “tamirin görünür olması (sashiko)” kavramlarının sizin figüratif dilinizle kurduğu ilişkiyi nasıl tanımlarsınız?
Bu kavramlar, yaptığım resimlerle çok doğal bir şekilde kesişiyor. Çünkü ben de figürü ve resmi hiçbir zaman “tamamlanmış” ya da kusursuz bir eser olarak ele almıyorum. Figürlerimin; daha çok hareket hâlindeki bir geçiş anında, ifadeli bir kırılma noktasında ya da dönüşüm süreci içerisinde görünmesini amaçlıyorum.
Bu doğrultuda wabi-sabi’deki kusurlu, eksik ve geçici olanın kabulü, figüre bakışımla ve yansıtmak istediklerimle güçlü bir şekilde örtüşüyor. Figürü idealize etmek yerine, onun kırılganlığını ve değişebilirliğini görünür kılmak bana daha anlamlı geliyor.
Sashiko’ya gelirsek; onarma ve iz bırakma hâli benim için oldukça anlamlı. Resimde yaptığım müdahaleler, katmanlar, silmeler ve yeniden kurmalar, “tamirin görünür olması” fikrine yaklaşıyor. Yüzeyde iz bırakmak, süreci saklamamak ve bilinçli olarak kusur bırakmak… Bunların hepsi, resimlerimde bilinçli olarak taşıdığım ve derinlerde yansıttığım kavramlar.
Commodore 64, Işıklı Kalem ve Dijital Çizim
Türkiye’de dijital çizimle çok erken tanışan isimlerden biri olduğunuzu biliyoruz. 1997’de başlayan bu ilişki, bugün resim yapma biçiminizi nasıl şekillendiriyor? Dijital ve geleneksel arasında sizin için belirleyici olan şey ne?

Evet. Hatta 1997’de ilk Wacom tabletime sahip olmamdan çok önce, çocukluğumun Commodore 64 döneminde bile bilgisayarla çizim yapmanın en ilkel örneklerinden biri olan “Işıklı Kalem”e sahiptim. Televizyon ekranının üzerine piksel piksel çizim yapabiliyordum ve teknoloji karşısında dehşete kapıldığımı hâlâ hatırlıyorum.
Üniversite yıllarımda dijital işler üretirken çalışmalarım yalnızca dijital mecrada var oluyordu. Yıllar içinde ise katmanları, elle çizip boyadığım geleneksel teknikleri ve dijital teknolojileri harmanlamaya başladım. Sanat yolculuğuma devam edip üretmeye devam ettikçe, zihnimde kurduğum resmin kompozisyonunu hangi teknikle daha iyi ifade edebileceğimi önceden sezebiliyor ve kararımı daha en baştan verebiliyorum. Tamamen hissederek hareket ediyorum yani.
El ile üretimle dijital üretimi bir arada kullanıyorsunuz. Bu iki alan arasında geçiş yaparken kararlarınız nasıl şekilleniyor?
Ben artık bu iki alanı birbirinden ayrı değil, aynı sürecin farklı katmanları olarak görüyorum. O yüzden geçiş diyebileceğim an, daha çok resmin ihtiyaçlarına göre kendiliğinden oluşuyor. Başta her zaman elle çizmeye başladığım süreç oluyor. Çizim ve boya ile kurduğum fiziksel ilişki benim için hâlâ çok önemli.

Ama resmin yüzeyinde başka ihtimaller ve dokular elde etmek istiyorum, o anda dijital teknikler devreye giriyor. Denemeler yapabiliyorum, daha hızlı müdahale edebiliyorum, alternatifleri görebiliyorum. Sürekli gidip gelen bir üretim hâli var. Kararlarım da bu akışın içinde şekilleniyor.
Mekân Algısını Şekillendiren Aile Hafızası
Merhum babanız Hasan Mingü’nün mimar olması ve eşinizin de iç mimar/peyzaj tasarımcısı olarak çalışması mekân algınızı nasıl etkiledi? Figürlerinizin yer aldığı alanları kurgularken mimari bir düşünme biçimi devreye giriyor mu?

Çocukluğumdan itibaren mimarlığın içinde büyüdüm diyebilirim. Babamın ofisi, çizimler, şantiyeler, planlar. Bunlar görsel olarak da düşünme biçimi olarak da hiç bir zaman meslek olarak mimarlığa ilgi duymasam da üzerimde izler bıraktı.
Eşim Ayşe ile birlikte yaşamak ve üretmek de aynı şekilde bu algıyı sürekli canlı tutuyor. İşbirliği yaptığım mekanlarda, otel olsun, cafe ya da ev olsun o zaman tabi ki mimari bir düşünme biçimi devreye giriyor. Zamanında hem babamla hem Ayşe ile hem de başka mimarlar ile bir çok iş birliği yaptığımız için bu konuda tecrübeli olduğumu söyleyebilirim. O zaman mekâna sadece bir arka plan olarak değil, tamamlayıcı bir unsur olarak bakıyorum.
Reklamcılık geçmişinizin bugünkü üretiminize etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? O dönemden taşıdığınız bir refleks var mı?
Sadece resim yapmaya başlayıp kendi kendimin patronu olduktan sonra ajans deneyiminin çok faydasını gördüm. Orada kazandığım disiplin, bugün hem çalışmamı düzenlememde hem de sergi planlaması ve zaman yönetimi gibi konularda bana ciddi bir destek sağlıyor.
Resimlerimi dijital olarak tamamladığım için de hem bilgisayar programlarını profesyonel olarak kullanmamda hem de mümkün olan en yüksek kalitede ve sunumda çıktılar almamda reklam ajansında sanat yönetmenliği yapmış olmamın bana büyük katkısı oldu. Eserimin pleksi kaplanıp çerçevelenme aşamasında prova baskılarına, renk kalitesine ve görsel sunumunun detaylarına kılı kırk yararak bakıyorum.

Sait Mingü’nün Çalışmalarında İsimlendirme Süreci
Eser isimlendirmelerinizde ‘Nervous Breakdown’, ‘Fictional Identity’ ve ‘Unpredictable Snapshots’ gibi daha çok zihinsel durumlara işaret eden ifadeler öne çıkıyor. İsimlendirmeleri nasıl yapıyorsunuz ve sizin için önemi ne?
Kafamdaki resmi yapmaya başlarken çoğu zaman en baştan belirlenmiş bir ismi olmuyor. Resim ilerledikçe, içindeki duygu ve ifadeler netleştikçe isim de yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Aynı şekilde, sergi dönemlerinde ürettiğim eserler birikmeye başladığında hepsine topluca bakıyor ve o anda bende uyandırdıkları his üzerinden serginin adını belirliyorum.
İngilizce ya da Türkçe; hangi dil o resmi ya da sergiyi daha doğru anlatıyor ve daha güçlü hissettiriyorsa, onunla ilerliyorum.


