Minyatür Sanatının Usta İsmi: Onur Hastürk

Minyatür Sanatının Usta İsmi: Onur Hastürk

Minyatür sanatının usta ismi Onur Hastürk ile minyatür sanatına bakışı, ilham kaynakları ve yeni sergisi hakkında keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. 

Sizi tanıyabilir miyiz? Eğitiminizden ve sanatınızdan biraz bahseder misiniz?

Ben aslında her şeyin hayatta görünmez iplerle birbirine bağlı olduğunu düşünüyorum. Hikayem de bunun bir parçasını oluşturuyor. Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Geleneksel Sanat Bölümü’ne başvurduğum zaman, bu benim tek tercihimdi. İç güdüsel olarak bu bölümün bana göre olduğunu biliyordum. Öncesinde hüsnü hat olarak isimlendirilen İslami Kaligrafi Bölümü’ne girecektim ama bölümleri incelerken tezhip ve minyatürün o renkli dünyası, ahengi cümbüşü, resim dilinin altında yatan zenginliği, işlevi, cilvesi davetkar bir şekilde beni kendine çekti diyebilirim. Bu süreç hislerimi ve beni o yöne yönlendirdi. Üniversiteyi bölüm birinciliğiyle kazandım. Bu sanatın disiplinini, kültürünü, dilini, geleneğini öğreniyor ama uslu bir çocuk olup geleneğin sınırlarıyla bir türlü tatmin olamıyordum.  Her zaman diğer bölümlerden hocaların, arkadaşların ve diğer sanat bölümlerinin pratiklerini incelemeye devam ettim. Bunlarla da sınırlı kalmayıp, yaşamın kendisini dinlemeye başladım. Yaşam bize ne söylüyor? Peki sanatın bu yaşam dilindeki yolculukta karşıma çıkacak olan öyküsü nedir? Bunu anlamaya çalıştım. Lisans eğitimimi bitirirken, kabına sığamayan çocuğun buradan gitmeden önce kendi dilinde bir şeyler söylemiş olması gerekiyordu. Ama gelenekselde bizim sınırlarımız, duvarlarımız belliydi. Bize bu odanın içerisinde özgür olduğumuz söylenmişti.

Aslında bana bembeyaz duvarlar yani hayal gücünün sınırsızlığı veriliyordu “sınır” zannettiğimiz odada. Ben o sınırı, bir nokta gibi sınırsız görerek başlangıç noktası kabul ettim. Tabii Onur bu odanın içerisine kapılar, pencereler çizmeye başladı. Gökyüzüne, özgürlüğe kaçacak pencereler arıyor ve çiziyordum. Dolayısıyla mezuniyetimde; alışılmış, varaklı bir eser üretip, çerçeve içerisinde asmak yerine ne yapabileceğimi düşündüm. Yapılmamış olan neydi? Çünkü tezhip ve minyatür aslında Türklerin İslamiyete geçişinden yüzyıllar öncesinde kitap sanatı olarak başlıyor. Minyatürün en erken örneklerinin 8. yüzyıla dayanan bir geçmişi olduğunu bilinmekte. Keza tezhip ve minyatür sanatı yüzyıllar boyunca Kutsal Kitabı süslemek için değil, diğer yazılı eserleri süslemek ya da dini veya edebi metinleri tasvir eden bir sanat dili olmuştur. İşin ilginç yanı şu ki kitap sayfalarından gelenek koparılmış fermanlar, zamanla duvara asılan bir forma yani dekoratif bir objeye dönüşmüşlerdi. İnsanlar, geleneğin kırılma noktasında olduğunun farkında değil gibiydiler.

Ben de bunun altını çizmek için, çerçeveyi kırıp eseri tekrar çerçeveden çıkarmayı tercih ettim. Ve bir tılsımlı gömlek projesi sundum. Önünün ve arkasının, pilelerinin ve dikişlerinin olduğu ve ahşap bir kaide üzerinde aslında bir tekstil ürünü gibi sergilenen bir çalışma yaptım. Ama jüri üyelerini ikna etmekte oldukça zorlandım. Jüri üyeleri arasında yalnızca tezhip, minyatür bölümlerinden değil, aynı zamanda hat ve tekstil bölümünden de hocalar vardı. Bana gülümseyerek tezhipten mi yoksa tekstilden mi mezun olmaya çalıştığımı sordular. Üç boyutlu, çerçevelerin kırıldığı aslında onlara yaptıkların şeyin geçmişinde geleneğin “gelene-ek” olarak nasıl kırıldığını ifade etmeye çalışan bir proje sunmuştum. Ve tam puan ile mezun oldum.  

Ardından Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü’nde Minyatür Ana Sanat Dalı’nda Yüksek Lisans programına başladım. Yüksek Lisans bitirme tezim, 15. yüzyıla ait bir astronomi kitabının figürlerinin analizleriydi. Astronomiye ait burçlar da vardı. Bu burç haritasını Starbucks kağıt bardakları üzerine klasik üslupta uygulayarak bir seri oluşturdum. Ve kabına sığamayan bir adam olarak, bitirme jürime sundum. Yine alışılmışın dışında, farklı bir şeydi ve çok dikkat çekti. Gelenekselin üslup ve klasik uygulanışını reddetmeden, güncel bir yaklaşım ve yorumla ifade edilebileceğine dair aslında bir sorunsalı ortaya koymak istemiştim. Jürim bu çalışmaları kabul etmeyebilirdi. Neyse ki tezim ve projem kabul edildi ve mezun oldum.

Sizin için hem geleneksel hem de çağdaş/güncel bir sanatçı ifadesini kullanabilir miyiz? 

Aslında yaşadığım çağa ve kendime dair sorunsalları yine kendi dilimde ifade etmeye çalışıyorum. Belki sadece “geleneksel üslupla güncel eserler meydana getirmeye çalışan bir sanatçı” diyebiliriz.

Genellikle sanatınızı üç boyutlu objelerle birleştiriyorsunuz. Böyle mi düşünüp, tasarlıyorsunuz yoksa kendiliğinden mi oluşuyor?

Buna öncelikle bir ilham diyebilirim. Üzerinde düşündüğüm sorunsalın kendini ifade ediş biçimi de kabullendiği malzeme, teknik, hangi dönem referanslarıyla ilişkileniyor. Starbucks kağıt bardakları bir pop art göndermesiydi ve Andy Warhol’du. Warhol’un Coca Cola şişesini ortaya koyup sergilediği tavrına referanstı. Ben de elimizde bulunan güncelin marka değerini ortaya koydum. Gündelik, kahve içip attığımız ucuz bir karton bardağın üzerine sarayda altınlarla nakşedilmiş, Sultanlara hürmetle takdim edilmiş bir kitap sanatını, o yazmalardaki formları ve kompozisyonları sıradan bir kabın üzerine altınla tasvir ettim. Ve özellikle kendi kompozisyonlarımı oluşturmadım.

Çünkü geleneksel kavramını duyduğumuz anda içgüdüsel olarak ötekileştirmeye gidiyorduk. Ama aslında ötekileştirdiğimiz şey kendimiz, kendi kültürümüz ve geçmişimizdi. Sanırım kültürel ve tarihsel geçmişimizle bağlarımızı bu denli kopardığımız için de aidiyetsizlik ve kimlik arayışı içerisine giriyoruz. Warhol bu yeni sergimde de farklı çalışmalarla tekrar görünüyor. Bir yapıtın kavramsal altyapısı hangi malzeme ve tekniğe ihtiyaç duyuyorsa ben de öyle olmasına izin vermeye çalışıyorum. Sınırlarımın, duygularımın ya da eğitimimde bana verilen müfredat kurallarının eserin isteklerinin önüne geçmemesine gayret ediyorum. Yani kolektif bilincin teslimiyetine ulaşmaya çalışıyorum ve ancak bu şekilde samimi bir sanat eserinin yeryüzüne gelmesine aracılık edilebileceğini düşünüyorum. İşte o zaman eserin samimiyetiyle izleyicinin samimiyeti karşı karşıya geldiğinde “sonsuzluk” meydana geliyor. Buna yapabilmek için de ne diyecekler, ne söyleyecekler kaygısına düşmemek gerekiyor. 

Diğer sanat dallarına olan ilginiz, araştırmanız bir eser üretirken sizi minyatür sanatıyla ilişkilendirmek adına nasıl yönlendiriyor? 

Aslında ben bir ayarlama yapmıyorum. Ayarlama yaptığım an ortalık karışıyor. İşlerimi akışına bırakıyorum. Eserin ne demek istediğine odaklanmak istiyorum. Düsseldorf’taki sergimin başlangıcında seramik tabaklar yapmak, ebru kağıtlarından Matisse’in cutout’ların yorumlamak yoktu. Matisse hakkında okumalar yaparken, onun 1910 yılında Münih’teki “İslam Sanatı Şaheserleri” sergisine gittiğini ve ardından minyatür sanatının onu ne kadar etkilediğini gördüm. Ve bu sergiden aldığı feyzle yaklaşık 20 yıl “Odalıklar” adını verdiği elli civarında eserini inceledim. Minyatür eğitimi almış biri olarak, Matisse’in eserlerinde stilize ettiği formun, motifin, detaylarını hangi motif olduğunu hayalen görüyordum. Doğu yolculuklarında ve Fas’a gittiğinde de pek çok obje alıp, onları resimlerinde kullanmış. Doğu kültürü ve İslam sanatına ait referanslar toplayıp onlardan bir sahne yaratmış ve kendi kurgusunu yaratmış.

Bir minyatür sanatçısı olarak, sadece Matisse’in yaptıklarına bakarak onun gözünden aynı sahneleri yeniden yorumlamaya çalışıyorum. Belki de Matisse’in minyatürden asimile ederek yani özümseyerek ve kendi ifade dilinde yeniden yorumlayarak yarattığı eserleri kendi sanat pratiğime asimile etmekti. Asimile etmek her ne kadar olumsuz, negatif bir çağrışım veriyor olsa da çağlar boyunca Tüm coğrafyalar asimile olarak kültürel anlamda zenginleşmediler mi? Mesela Türk sanatı coğrafyalar ve kültürlerarası iletişim ve alışverişlerinde Çin sanatından; Çintemani, çin bulutu, ejder gibi motifleri alarak kendi sanat ve kültür dillerinde özümsediler. Selçuklu döneminde Türklerin Müslümanlığı kabul edişiyle birlikte İslam coğrafyasının inancı ve kültürüyle birlikte motifleri, desenleri, sembol ve felsefesi de özümsendi. Ve Osmanlı tarihi boyunca önce yükselişe geçen ve ardından imparatorluğun çöküşüyle kaybolan bir sanat.

Bunun yanı sıra yaşadığımız coğrafyaya baktığımızda Anadolu, Roma, Bizans ve üzerinde yaşamış olan çok katmanlı kültür ve medeniyetleriyle bildiğimiz ve bilemediğimiz bir hazineyi bağrında özümsemiş olarak karşımıza çıkmıyor mu? Tüm bunların sanatçının ruhunda kolektif bir bağ ve hissedişle, bilinçaltında üretim süreçlerini desteklediğine inanıyorum. Geçmişin kendi içindeki bu bağlarını ve bizimle olan ilişkisini görmezden geldiğimizde kendimizi tanımlarken “aidiyetsizlik duyusu”, “kimlik” ve daha pek çok duyuyu yaşadığımızı düşünüyorum. Bu sebeple minyatür de, yaşam gibi çok katmanlı okuma metinleriyle bana yaşadığım çağın sorunsallarında zengin bir ifade dili sağlıyor. 

Starbucks kaplarından sonra en güzel çıkışınız Taner Ceylan’ın küratörlüğünü yaptığı sergiyle oldu. Bu da sizin sanatınızda bir kırılma noktasıydı. Hem bu sergiden hem de sergide yer alan çalışmanızdan bahseder misiniz?

O bir Taner Ceylan mucizesiydi. Bir sanatçının diğer sanatçının ruhuna üflediği gizemli bir şeydi. Biz Mamut Art Project’teki sergileme gecesinde Taner bey ile tanıştık ve bana kartını verip görüşmek istediğini söyledi. O günden sonra atölye ziyaretlerinde bulundum, yaptığım işleri ona gösterdim, sanat sohbetlerimiz yaptık ve benim bir şeyler yapma çabalarıma Taner Bey gülümseyerek bir ağabey ve hoca olarak nazik dokunuşlar yaptı. Sonrasında bu sergiyi yapmaya karar verdiğinde beni de davet etti ve eserin fikirsel dönemden kuluçka ve oluşum sürecine kadar sabırla emek verip biraz da zorlaması, orada bir kırılma noktasına, dönüşüme neden oldu sanırım ve çok güzel oldu. 

Yeni serginizi neden Anna Laudel’in Düsseldorf şubesinde açtınız? Sergi fikrinin doğuşunu ve gelişimini anlatabilir misiniz?

Almanya’da olmasının nedeni, serginin çıkış noktası olan Henri Matisse’in 1910 yılında Münih’teki “İslam Sanatlarının Şaheserleri” sergisini gezerek onda uyandırdığı hayranlıkla yaklaşık bir yirmi yıl odalıkların serisini yapmasıydı. Benim de odalıkları gördüğümde Türk İslam kültür kodlarını tekrar asimile ederek kendi kültür kodlarımda, geleneğimde, kültürlerarası diyaloğumda ifade etmeye çalışmamdan dolayı bir süreç başladı. Aslında bu süreç öncesinde de vardı ama belki şekil aldı diyebiliriz. Okumalarım ve araştırmalarım devam ediyordu. Ben bir konu belirleyip, onun üzerinde yürümüyorum. Akışa bırakıyorum ve hissettiğim şeye, yaşamın içerisinden beni kendine davet eden şeyin üzerine gitmeye çalışıyorum.

Matisse beni davet etti, çünkü bir gece kendisini rüyamda gördüm. Rüyamda Marmara Üniversitesi’nde okuduğum okulun kütüphanesinin son koridorunda rafta mavi bir kitap buldum ve kitabı açınca karşıma Henri Matisse çıktı. Sabaha karşı saat 4 sularıydı, uyandım ve uyku tutmadı. Sonra şehre çıkıp, yürümeye başladım ve ayaklarım beni Süleymaniye Camii’sine getirdi. Sabah namazı ve gün doğuşu vakitleriydi. Günü orada selamlayıp üniversiteye doğru yola koyuldum. Gidip kütüphanedeki o rafı buldum ve kitap oradaydı. Eğitim hayatım boyunca Matisse’in bu kitabıyla hiç karşılaşmamıştım. Sonrasında bu durumun bir ilham ve vazife olduğunu düşündüm.

Bütün o kocaman kitabın sayfalarında gezdim, okudum ve okudukça odaklandım. Aslında daha öncesinde kafamda buna benzer şeyleri yapma fikri vardı. Avrupa sanatçısının sanat eserini minyatür dilinde yani benim onlara baktığımda nasıl gördüğümü yorumlamaya dair bir projelendirm ve eskizlemelerim uzun zamandır vardı. Avrupa sanatçıları içerisinde Matisse de vardı ama Matisse’in beni bu kadar ele geçireceğini bilmiyordum. Matisse aslında sadece beni değil, sergiyi de ele geçirdi. Çünkü önce odalıklar serisi başladı ardından cutout’larını araştırırken bu bizdeki katı’ sanatı değil mi diye düşündüm. Bunu bir doğu sanatçısı yapsaydı ve onun gözünden görseydik ne görürdük? Ebrularla yapardık.

Seramikler de aynı şekilde Matisse’in pratiklerinde karşımıza çıkıyorlardı. Çini de geleneksel Türk sanatında zaten akademik disiplinlerden biriydi. Ve tüm eserler farklı pratik ve disiplinlerarası zenginlikle kendi akışında yerini almış oldular. 1910 yılında Almanya’da gerçekleşen Türk İslam Şaheserleri sergisinin ardından 110 yıl geçmiş. Şimdi tekrar bu çağda yaşayan minyatür sanatçısının gözünden bu asimileyi daha doğrusu Matisse’in yorumladığı bir sergiden tekrar asimile edilmiş bir sanat tarihi metnini mekânsal bir referansla Almanya’da yapmayı istedim. 

Günümüzde geleneksel sanatla Avrupa sanatını birleştiren ilk sanatçısınız diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Zannedersem öyle. 

Öncesinde bahsettiniz ama bu sergide de sanatınızda Warhol’un etkisinden bahseder misiniz?

Evet Warhol zaten beni sanatına daha önceden davet etmiş olan sanatçılardan birisiydi. Warhol’un benim ifadelerimle ‘yaramaz çocuk’ tavrı bana çok uygundu. O aykırı ve devrimci tavırları, kırılma noktaları… Bu minyatürlü yazmaların hepsinin kutsal kitaplar değil, minyatürlü edebi metinlerin, günlük hayatın hallerinin, bilimsel ya da efsanevi olayların yer aldığı yazmalar olduğunu hatırlamalıyız. Yani bunun bir sanat, ifade biçimi olarak yapılmış tasvirler olduğunu görmek, bunu anlamak bize bir bağ kurabilme şansı verebilir. Sanatın: malzemesiyle, coğrafyasıyla, kültürüyle süregelen bir değişim ve dönüşümü söz konusu. Bunu bir tek noktada ve başlıkta sınırladığımızda bize ulaşılmazlık getiriyor. Ulaşamadığımız zaman da bağ kuramıyoruz. Warhol da kendi dönemindeki geleneksel sanat anlayışına meydan okuyordu. Ben de birazcık rol çaldım. Kendi dört duvarımdaki anlayışa birazcık Warhol’luk yapmış oldum. Warhol’un, o kabına sığmayan halleriniyle ürettiği eserlerini Roma’da bir sergide görmüştüm. Beyaz kağıtlar üzerine altın yapıştırılmış topuklu ayakkabıları, çocuksu oğlanları, zarif, naif bir şekilde izleyiciyle buluşturduğu desenler, o altının oradaki davetkarlığı, güçlülüğü sergime hazırlık yaptığım süreçte tekrar karşıma çıktı.

Malzeme olarak altının yakın geçmişimizde Batı sanatında tekrar tekrar karşıma çıkması ve bunun geçmişinin Roma’ya, Bizans’a dayanması, 8. yüzyılda bile dönemin minyatürlerde altının yer alması bir kez daha dikkatimi çekti. Altının vazgeçilmez ulviliği ve maddeselliği bize bir şey söylemek istiyor gibiydi. Minyatürlerde bazen gökyüzü altınla kaplanır, acaba gökyüzünün bilinmezliğine, meçhulüne ve gizemine bir atıfta mı bulunuyor ya da kutsallaştırıyor? Kutsal kabul edilen insanların, hem doğu sanatında hem de batı sanatında başındaki hareler hep altınla yapılıyor. Yüzyıllar sonra Andy Warhol geliyor ve Amerika’da beyaz kağıdın üzerine melekler, desenler çiziyor ve hepsini altın kaplama yapıyor. Bu kültürler arasındaki ilişki görmezden gelinemezdi ve beni sürekli davet ediyordu. Matisse gibi Warhol’da zihnimin odalarında yerini almıştı ve oradan süzülüp sergiye dahil oldu. Şimdiki sergimde de Warhol’un ‘A Gold Book’ sergisinde ürettiği eserleri ve desenleri bana ilham verdi. Bir el yazması kitap cildi yapıp üzerini tamamen altın kaplayarak bunu da Andy Warhol’un ‘A Gold Book’ sergisine refere ettim. Coğrafyalar, kültürler, inançlar havuzundan bir ve bütün olmaya çalışan bir köprü. Ötekileştirmeye değil de birleştirmeye çalışıyor. 

Düsseldorf’taki bu yeni serginizin geri dönüşleri nasıl oldu?

Maalesef sergi süreci Covid-19 nedeniyle orada bulunamadım. Bu durum benim için de zor oldu. Kendi içimde de duygusal olarak met-cezirler yaşadım. İlk kişisel sergim ama dünyanın değiştirdiği bir yüzü var. Maalesef tüm dünyanın etkilendiği bir süreç. Buna rağmen serginin yapılmış olması benim için çok onur vericiydi. Her şey benim oraya gitme düzenime göre ayarlanmıştı ama maalesef sınırlar açılmadı ve ben gidemedim. Katalog metnini yazan sanat tarihçi arkadaşım Thadeus orada beni temsil etti ve ben de buradan bir video çekip onlara hoş geldiniz diyerek teşekkürlerimi ilettim. 

Sergi izleyicileri bana sosyal medyadan ulaştılar ve orada çekilen videolarda bana yönlendirildi. Tüm bu geri dönüşlerin hepsi muazzamdı. Avrupa insanı güncel sanatı takip ettiği gibi Avrupa’da müzelerinin özel bölümlerinde yer alan Doğu sanatlarını, Türk- İslam sanatlarını takip ediyor, inceliyor, okuyor, araştırıyor, belki bizim üzerinde durmadığımız kadar düşünüyor. Bir Avrupa sanatçısının Doğu sanat dili pratiğinde yorumlanması hem teknik olarak hem de kavramsal altyapısıyla gördüğüm kadarıyla çok ilgi çekti ve şaşırttı. İlgiler ve tavırlar çok güzel, çünkü bu tam anlamıyla bir bağ ya da köprü kurmaya davet. 

Aslında sizin bu serginizin zamanlamasının da çok iyi olduğunu düşünüyorum. Çünkü pandemi ile birlikte birçok şey iyi anlamda değişiyor ve dönüşüyor. Minyatür sanatı içinde bir değişim ve dönüşüm olacağını düşünüyor musunuz? 

Biz değişirsek her şey değişir. Ama insanoğlu değişecek mi? Değişebileceğine inanıyorum. Yeryüzü, varoluş değişim üzerine kurulu ve değişiyor. Biz farkına varsak da varmasak da değişiyor ve bizler bu süreçte farkında olsak da olmasak da hikayelerimizi yaşıyoruz. Farkındalığımızı yükseltebilirsek o değişime el verirsek o değişimin de bize el vereceğine inanıyorum. Sadece minyatür adına değil insanlık adına bir şeyler değişecektir. 

Sergide yer alan eserlerinizden ve en çok olarak Matisse’in de tekrarladığı Odalık serisi hakkında birkaç cümle ile yorumlama yapsak neler söylemek istersiniz?

Matisse’nin tüm eserlerini uzun süre sabah akşam tekrar tekrar bakarak gördüm ve sonrasında yorumladım. Eserlerin, renklerin birbiriyle olan referans göndermelerini inceledim. Aynı tekrar eden aslında kompozisyonları farklı objelerle nasıl farklılaştırdığına, uzaklık, yakınlık ilişkisi kurarak nasıl denklemler kurduğunu anlamaya çalıştım. Fransa’daki atölyesinde yani şu anda müze olmuş yerdeki eserlerine ulaştım. Orada kullandığı formların, objelerin orijinallerini gördüğümde hayrete düştüm. Çünkü aslında Matisse kullandığı resimlerde o objeleri birebir kullanmıyordu. Aynı formu aynı duvar kilimini değiştiriyordu. Bazı yerde mavi, bazı yerde kırmızı, bazı yerlerde de sadeleştiriyor, ya da bir paravana dönüştürüyordu. Aslında tüm bu yaptığı eserleri minyatürden esinlenerek yapmıştır. Perspektif duygusunun olmaması, formları yerleştirme şekli minyatüre bir referanstır ama bir o kadar da minimalize eder, sadeleştirir ve  hayal kurmak için izleyiciye fırsat verir.

Aslında sanatçı olarak baktığını bize göstermiyordu, aynı zamanda kendisi baktığında hayal ettiği şeyi veriyordu. Böylece her tablosunda aynı gözüken form ve eşyalar sanatçının özgünlüğüyle yeniden değişip dönüşüyordu. Aslında bu durum akademideki hocalarımın, bir oda içerisinde serbestlik tanımına da benziyor. Matisse de bir odanın içerisinde aynı sahneyi, kompozisyonu yorumluyordu ama aslında her seferinde koltuğun, paravanın rengini değiştiriyordu. Minyatürlerde de bunu görüyoruz. Bir yazma kitabın tezhip ya da minyatürlerine baktığınızda, renk, form yada komposizyon kurallarından dolayı aynı olduğunu zannedebilirsiniz ama kendi içlerinde aslında o kadar farklıdırlar ki... Hepsinin kendine özgün bir söylemi vardır. 

Gelecek başka bir projeniz var mı ?

Hala bu projeyi kendi içimde özümsemeye çalışıyorum. 

Bu güzel röportaj için çok teşekkürler. 

Ben de zaman ayırdığınız ve kendimi ifade etme fırsatı verdiğiniz için size ve değerli okuyucularınıza teşekkür ederim.

 

Popüler Yazılar

SÖZLEŞME

Bu internet sitesine girilmesi veya mobil uygulamanın kullanılması sitenin ya da sitedeki bilgilerin ve diğer verilerin programların vs. kullanılması sebebiyle, sözleşmenin ihlali, haksız fiil, ya da başkaca sebeplere binaen, doğabilecek doğrudan ya da dolaylı hiçbir zararlardan ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun sorumluluğunun olmadığını, tarafımdan internet sitesinde E-Bültene üye olmak için veya başkaca bir sebeple verdiğim kişisel verileri, özellikle de isim, adres, telefon numarası, e-posta adresi, banka bilgisi, yaş ve cinsiyetle ilgili benzeri bilgileri kendi rızam ile paylaştığımı, ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun nin bu bilgileri kullanmasına muvafakat ettiğimi, bu bilgilerin 3.gerçek ve/veya tüzel kişilerin eline geçmesi ve bu şekilde olumsuz yönde kullanılması halinde ve/veya bu bilgilerin başkaca kişiler ile paylaşılması halinde ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun sorumluluğunun olmadığını gayri kabili rücu, kabul, beyan ve taahhüt ederim.

SÖZLEŞME

Bu internet sitesine girilmesi veya mobil uygulamanın kullanılması sitenin ya da sitedeki bilgilerin ve diğer verilerin programların vs. kullanılması sebebiyle, sözleşmenin ihlali, haksız fiil, ya da başkaca sebeplere binaen, doğabilecek doğrudan ya da dolaylı hiçbir zararlardan ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun sorumluluğunun olmadığını, tarafımdan internet sitesinde E-Bültene üye olmak için veya başkaca bir sebeple verdiğim kişisel verileri, özellikle de isim, adres, telefon numarası, e-posta adresi, banka bilgisi, yaş ve cinsiyetle ilgili benzeri bilgileri kendi rızam ile paylaştığımı, ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun nin bu bilgileri kullanmasına muvafakat ettiğimi, bu bilgilerin 3.gerçek ve/veya tüzel kişilerin eline geçmesi ve bu şekilde olumsuz yönde kullanılması halinde ve/veya bu bilgilerin başkaca kişiler ile paylaşılması halinde ÖZGÜ İLETİŞİM PAZARLAMA DANIŞMANLIK TANITIM VE E-TİCARET HİZ. ('OGGUSTO') nun sorumluluğunun olmadığını gayri kabili rücu, kabul, beyan ve taahhüt ederim.