Gerçekle hayalin, malzemeyle duygunun birbirine karıştığı bir evren…Ozan Ünal, dört yıllık yaratım sürecinin ardından “Gerçeğin İnşası” serisinin finali olan “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” ile bir kez daha izleyiciyi, heykelin sessiz ama sarsıcı diliyle buluşturuyor.
Hüsrev Kethüda Hamamı, 21 Ekim – 9 Kasım 2025
Ozan Ünal’ın “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” sergisi, yalnızca heykel değil; bir hafıza mimarisi. Her oda, her malzeme, her susuş, sanatçının düşle belleği arasındaki çizgide inşa ettiği bir sessizlik alanı.
Gerçek ile hayalin birbirine karıştığı, malzemenin hafızayla, formun duyguyla kesiştiği bir evrende dolaşıyoruz.
Ozan Ünal, dört yıllık yaratım sürecinin ardından “Gerçeğin İnşası” serisinin finali olan “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı” ile bir kez daha heykelin dilini duygunun coğrafyasına dönüştürüyor. Hüsrev Kethüda Hamamı’nın zamana meydan okuyan taşları arasında, çelik, bronz ve betonun içinde yankılanan bir sessizlik var: unutmanın, hatırlamanın ve düş kurmanın ortak sessizliği. 35 heykelden, 300 edisyonluk eskiz defterinden ve bir “Doküman” video çalışmasından oluşan bu sergi; sanatçının içe dönük sezgisinin dışavurumu kadar, izleyiciyle kurduğu yeni bir paydaşlık biçimi.
Serginizin adı “Rüya Hissi Süsler, Hafıza Anıyı”. Bu cümle neredeyse bir şiir gibi; hem belleğe hem düşe hem de zamansızlığa dokunuyor. Bu başlık sizin için neyin karşılığı? Bu sergi, hangi duygudan, hangi iç çağrışmadan doğdu?

Bu isim, gerçeğin inşası esnasında, hafızanın rolünü anlatmak için bulduğum bir cümle. Hafızamızın anılarımızı işimize geldiği gibi süslediğini fark ettim, bu da gerçeği algılayışımızda önemli bir rol istiyor. Rüya ise, hislerimizin süslenmiş halleri; beynimizin bilinç dışımızın o anki hislerle yazdığı bir kurgu, bir senaryo. Hatta sergi şöyle bir yazıyla başlıyor; “Hatırladıklarımın, hiç de hatırladığım gibi olmadığını hatırladım bir gün.”
“Gerçeğin İnşası” serisinin finalinde, çelik ve beton gibi sert malzemelerle “hafızanın kırılganlığını” buluşturuyorsunuz. Malzemenin bu kadar sert, temanın bu kadar narin olduğu bir denklemde sizce hangisi diğerini dönüştürüyor; malzeme mi duyguyu yoksa duygu mu malzemeyi?
Hayatımızın bizzat içinde olan bir karşıtlık değil mi zaten bu? Ne kadar sertsen o kadar kırılgansındır aynı zamanda. Esneyememek kırılganlığı yaratır. Benim heykellerimde genelde malzeme duygunun dediğini yapar…

“Her heykelin kendi derdini anlatma hakkı vardır” diyorsunuz. Bu sergide yer alan 35 heykel, birbirleriyle konuşan ama aynı zamanda kendi sesini koruyan işler gibi görünüyor. Siz bu “çok sesli sessizliği” nasıl kurguladınız?

Heykel yapmayı bağımsız bir eylem olarak düşünmüyorum. Bir başlık oluşturup, heykellerimi bu başlığın altında düşünmeyi seviyorum. Bu 35 heykel de “rüya hissi süsler, hafıza anıyı” başlığının altında toplanmış, birbirlerine bağlı ama birbirlerinden bağımsız, aynı başlık altında birçok düşünceyi ve hissi ifade eden çalışmalar. Her biri için düşünülmüş, çizilmiş bir şeyler karalanmış, bir şeyler yazılmış ve günlerce, haftalarca, belki aylarca emek harcanmış.
Bu yüzden ne kadar bir grubun parçası olsalar da her biri tek olarak görülmek ister. Bu noktada sergimizi açtığımız Hüsrev Kethüda Hamamı, yapmak istediğim şeye çok yardımcı olan bir salon -küçük ve bağımsız odalardan oluştuğu için. Ve her bir heykel, her bir odanın içerisinde olduğu için başka bir heykel tarafından çağırılmadan, algınız dağıtılmadan, gözünüz kaymadan tek bir esere odaklanabiliyorsunuz. İster göz ucuyla bakıp geçersiniz ister bir saat yanında kalırsınız. Sonuçta her heykelin kendini bir başına anlatma hakkı olduğu gibi izleyicinin de her bir heykele özel olarak zaman ayırma hakkı vardır.
Serginin mekânı olan Hüsrev Kethüda Hamamı, tarihsel belleğiyle eserlerin hafıza temasını derinleştiriyor. Karakteri bu kadar güçlü bir mekânla çalışmak, heykellerin hikâyesini nasıl değiştirdi?
Büyük Mimar Sinan’ın yaptığı bir binanın içerisinde olmak başlı başına büyüleyici ve aynı zamanda gurur verici bir şey. “Gerçeğin İnşası” serisinin bu üçüncü sergisi de diğer iki sergi gibi burada oldu. Yeriyle çok bütünleştiğini düşünüyorum ve az önce anlattığım gibi, onlara kendilerini bağımsız olarak ifade edebilme hakkı verdiği için bu salonda her zaman severek sergi açtım. Ve hep bir önceki sergimin hissi içimdeydi; bazen heykeli daha yaparken Kethüda’nın hangi odasının içerisinde olacağı gözümün önüne geliyordu.

Sergide yalnızca heykelleri değil, üretim sürecinizin izlerini de paylaşıyorsunuz: Eskiz defteri, notlar, “Doküman” adlı video çalışması… Bu çok katmanlı yaklaşım, bir sanatçının görünmeyen emeğini görünür kılma isteği mi, yoksa izleyiciyle yeni bir ortaklık biçimi mi?

“İzleyiciyle ortaklık” tanımınız çok hoşuma gitti. Evet, bu bir ortaklık. Ben anlatıyorum, sizler dinliyor, izliyorsunuz. Eskiz defterini sergide paylaşmak, bu eskizleri derleyip toplayıp bir kitap haline getirip belli edisyonda basıp izleyiciye sunmak, geçen sergimde başladığım bir hareketti. Çünkü bu karalamalar en az heykeller kadar değerli benim için. Sonuçta 150 sayfa yazı, çizi, karalama var ama sergide 35 heykel var.
Bence bir sergiye hazırlanırken düşündüğün, çizdiğin, yazdığın her şey -henüz heykel haline gelmemiş bile olsa- en az heykeller kadar değerli. Onlar heykellerin yol arkadaşları, onlar heykellerin ebeveynleri. Bu yüzden bunları izleyiciyle paylaşmayı çok sevdim ve iki sergidir bunu yapıyorum. “Doküman”, bu sergide ilk defa yaptığım bir çalışma. Kısa film, belki video belgesel niteliği taşıyor, açıkçası tanımlamadan sadece içimden gelerek yaptığım bir çalışma. Sergi boyunca çektiğim görüntülerden, kendi kafa karışıklıklarımdan, düşündüklerimden oluşan kısa, birbirlerinden bağımsız video parçalarından oluşan genel bir video diyebilirim. Ben yaparken çok keyif aldım. Umarım izleyenler de bu sürece tanıklık etmekten keyif alacaklardır.
Sizi uzun yıllardır figürle, insanın varlık-yokluk hâliyle çalışan bir heykeltıraş olarak tanıyoruz. Bugün hâlâ figüratif kalmak, çağdaş sanatın soyut eğilimleri karşısında bir direnç biçimi mi, yoksa ısrarla insanı merkezde tutma tercihi mi?
Ben her zaman atölyeme girdiğimde kaba tabirle canım ne yapmak istiyorsa onu yaptım. Aslında güzel sanatlar fakültesinde okumama rağmen, tasarımcılık hiç yapmadım. Trend, moda, güncel gibi kavramlar benim için tasarım başlığı altındaki kavramlardı.

Sanatı canım ne istiyorsa yapabilmek için tercih ettim zaten. Ve o yüzden de sanatın bir piyasa olarak görülmesinden, işin içinden sanatçının tamamen çıkartılıp bir ürün gibi davranılmasından hiçbir zaman hoşlanmadım. Yaptığım şey tek başına yan kulvardan gitmek belki ama bunu her zaman çok sevdim. Bir trendin parçası olmaktan hiçbir zaman hoşlanmadım. Bence bir sanatçı kendi için sanatını yapamadığı zaman zaten hiç kimse için de yapamaz.
“Heykel içime doğar” diyorsunuz. Bu sezgisel üretim biçimi gelecekte teknolojiyle -örneğin yapay zekâ veya dijital heykel teknikleriyle- nasıl bir ilişki kurabilir sizce? Ozan Ünal heykelini geleceğe hangi malzemeyle taşımayı planlıyor?
Heykelin yapısı gereği sanatsal olduğu kadar zanaatsal bir süreci de vardır. Ben genelde bir atölye insanıyımdır. Malzemeyle boğuşmayı, kesmeyi, biçmeyi, kaynatmayı, modele etmeyi çok severim. Bu, hem günlük rutinimin bir parçası hem de bir ifade yöntemi. Ancak sonuçta sanatı belirleyen şeyin tekniğinden daha öte, içeriği, teması ve özgünlüğü olduğunu düşünüyorum ki bunu zor bir malzemeyle çalışan biri olarak söylüyorum.

Tekniğin hiçbir zaman hikâyenin önüne geçmesine izin vermedim. Eğer hissimi anlatmak istediğim hikâyemi bir yapay zekâ projesiyle, tekniğiyle sunmaktan hoşlanacaksam, bunun daha iyi bir ifade yöntemi olduğuna karar verirsem, kesinlikle kullanırım. Ancak şimdilik hâlâ sabahın köründe kalkıp atölyeye gidip kaynak makinemi açıp çalışmayı çok seviyorum.



