Dünyanın önde gelen sanat antropoloğu Ellen Dissanayake, uluslararası alanda büyük bir üne sahip olan sanatçı Mustafa Günen’in soyut resimlerini yorumluyor.
“Deniz ressamı” olarak uluslararası alanda büyük bir üne sahip olan Mustafa Günen, etkisi Türkiye dışına çıkmış nadir ressamlarımızdan. Resim Sanatında, “Pastoral-masalsı” denilen türün dünyadaki en iyi örneklerinden. Dünyada 150 civarında ülkede satılan International Artist Magazine Ağustos – Eylül 2016 sayısı, Mustafa Günen ve eserlerine altı sayfa yer ayırmıştı. Bunun örneği Türk resminde çok az. 2007 New York sergisinde deniz resimleri kategorisinde yaklaşık iki yüzyıldır görülmeyen bir su tekniği başarısı olarak yazıldı. Resimlerim sergilendiğinde Christie’s’e Londra ve New York’tan girdi, bunun da örneği çok az. Şimdi ise dünyanın önde gelen sanat antropoloğu Ellen Dissanayake, Mustafa Günen’in soyut resimlerini yorumluyor, bu yazıda detaylara bakıyoruz.
Soyut Dışavurumculuğun Alanı
20. yüzyılın ortalarında doğan bir akım olan soyut dışavurumculuk, genellikle edebi temsili aşan, bunun yerine biçim, renk ve kompozisyon aracılığıyla tarif edilemezi çağrıştırmayı amaçlayan içgüdüsel ve duygusal bir sanat biçimi olarak tanımlanır. Bu, sadece teknik beceri değil, aynı zamanda felsefe, psikoloji ve hatta antropolojiden yararlanarak gerçekleri ifade etmeyi gerektiren derin bir insanlık durumuyla etkileşimi talep eden bir disiplindir. Bu bağlamda, Türk sanatçı Mustafa Günen, kırk yılı aşkın süredir zanaatını geliştirerek bu geleneğin çağdaş bir temsilcisi olarak öne çıkıyor. Disiplinlerarası sorgulamanın entelektüel titizliğine derinden kök salmış eseri, varoluşun özünü geometrik soyutlamaya damıtmayı amaçlayan Piet Mondrian ve Kazimir Malevich gibi öncülerin mirasıyla yankılanır. Günen’in yakın zamanda tamamladığı üçlemesi “Gecikmiş Avangard”, sanatın insan bilimleri, özellikle antropoloji, biyoloji ve psikoloji ile kesiştiği noktayı yaşam boyu süren keşfinin bir doruk noktasını temsil ediyor.

Bu üçlemenin ilk eserini, sanatın evrimsel ve kültürel önemi üzerine söylemi derinden şekillendiren tanınmış antropolog Ellen Dissanayake ile paylaşma kararı, sanatsal yolculuğunda önemli bir anı işaret ediyor. Dissanayake’nin düşünceli ve içe dönük yorumu, Günen’in eserini incelemek için benzersiz bir mercek sunarak bilinçli ve bilinçaltı, geometrik ve organik, insan ve yapılı arasındaki gerilimleri aydınlatıyor.
Ellen Dissanayake: Sanat Üzerine Antropolojik Bir Bakış Açısı
Washington Üniversitesi ile ilişkili seçkin bir antropolog olan Ellen Dissanayake, geleneksel bir sanat eleştirmeni değil, eseri geleneksel sanat yorumlarını aşan bir bilgindir. Yarım yüzyılı aşkın süredir sanatın antropolojik ve evrimsel temellerini keşfederek, sanatın temel bir insan davranışı olarak nasıl işlediğini incelemiştir. “Sanat Ne İçin?” ve “Sanat ve Yakınlık” gibi çığır açan eserleri, sanatın sadece bir lüks değil, insanlığın hayatta kalmasını ve sosyal uyumu şekillendiren biyolojik olarak yönlendirilen bir pratik olduğunu savunur. Sanat eleştirisi ve bilim dünyasında yaygın olarak atıfta bulunulan teorileri, sanatın ritüelden duygusal bağa kadar insan deneyiminin tarif edilemez yönlerini ifade etmedeki rolünü vurgular. Günen’in eseriyle etkileşimini özellikle ilgi çekici kılan bu entelektüel çerçevedir. Dissanayake’nin Günen’in soyut resmi üzerine yorumu, sadece estetik niteliklerinin bir eleştirisi değil, aynı zamanda insan bilinci, evrimi ve kültürel yapılarla rezonansı üzerine bir meditasyondur.
Mustafa Günen’in Sanatsal Manifestosu
Mustafa Günen, soyut sanata disiplinlerarası taleplerine olan inancını yansıtan bir ciddiyetle yaklaşır. Son on yılda, sanat pratiğini titiz bir sorgulamaya dayandırmak için dünya çapında önde gelen akademisyenlerle istişare ederek fizik, biyoloji, antropoloji ve psikolojiden yararlanan bir manifesto oluşturmuştur. “Gecikmiş Avangard” adlı üçlemesi, bu yaklaşımın bir kanıtıdır ve modern varoluşun mekanik yapıları ile insan davranışını şekillendirmeye devam eden ilkel, evrimsel içgüdüler arasındaki boşluğu doldurmayı amaçlar. Bu üçlemenin ilk eserini Dissanayake’ye göndererek Günen, sanatın antropolojik önemi konusunda önde gelen otoritelerden biriyle diyalog kurmaya davet ediyor ve sanatsal vizyonunun evrenselliğini onun evrimsel merceğiyle test ediyor.

Dissanayake’nin Yorumu: Yakın Bir Okuma
Dissanayake’nin Günen’in resmine verdiği yanıt, hem kişisel estetik tercihlerini hem de antropolojik iç görülerini ortaya koyan zengin bir gözlem, yansıma ve eleştiri dokusudur. Yanıtındaki gecikmeyi kabul ederek başlar, bu da eserle ilgilenirken gösterdiği özeni vurgular. Sanata yaklaşımı bütünseldir: resmin bileşenlerini (renkler, kompozisyon ve biçimler) analiz etmeden önce bir bütün olarak deneyimlemeyi tercih eder. Bu yöntem, sanatın entelektüel analizden önce gelen duyusal ve duygusal bir deneyim olduğu antropolojik görüşüyle örtüşür.
Geometrik ve Organik
Dissanayake’nin yorumunun en çarpıcı yönlerinden biri, Günen’in geometrik formları kullanmasına tepkisidir. Resmin sağ tarafındaki dikey bloklara dikkat çeker, bunlar sol taraftakilerden önemli ölçüde farklıdır; sol taraftakiler altın orana, tarihsel olarak estetik uyumla ilişkilendirilen matematiksel bir prensibe uygunluk gösterir. Başlangıçta bu ayrımı kaçırdığına şaşırması, Günen’in kompozisyon tercihlerinin inceliğini ortaya koyar, bu da tam olarak takdir etmek için dikkatli bir gözlem gerektirir. Üçgen şekillerle süslenmiş sağ taraftaki bloklar, belki apartman veya ofis binaları gibi mimari formları çağrıştırarak, resmin ortasındaki beyaz at ve binicisinin organik varlığıyla tezat oluşturan insan yapımı bir ortamı düşündürür.

Geometrik ve organik arasındaki bu yan yana geliş, Dissanayake’nin yorumunun merkezindedir. Işık ve gölge halesinde yıkanan beyaz at ve binicisi, resmin en canlı öğeleri olarak öne çıkarak, katı, soyut biçimler denizinde yaşamı ve bilinci somutlaştırır. Dissanayake’nin yol boyunca tabut benzeri şekilleri başlangıçta fark etmediğini, ancak Günen’in açıklamasından sonra algıladığını gözlemlemesi, resmin hem bilinçli hem de bilinçaltı zihni meşgul etme yeteneğini vurgular. Tabutlar, bir kez tanımlandığında, varoluşsal bir ağırlık katmanı ekleyerek, yapılı ortamdaki ölüm veya geçiş temalarını düşündürür.
Renk ve Duygu
Dissanayake’nin yorumu aynı zamanda Günen’in renk paletinin duygusal etkisini de inceler. Cesur geometrik resimlere kişisel bir antipati duyduğunu itiraf eder, ancak Günen’in eserindeki sarının, doygun renkler ve belirgin formlar arasında beklenmedik bir şekilde sakinleştirici bulur. Bu gözlem, renklerin duygusal durumları iletmedeki rolüne olan duyarlılığını yansıtır, bu da sanatın insan psikolojisindeki rolü üzerine yaptığı antropolojik çalışmalarla bilgilendirilmiş bir bakış açısıdır. At ve binicinin girdiği sarı-gri alan, arka plandaki kırmızı ve gri “alevler” ve atmosferik vuruşlarla tezat oluşturarak, dinginlik ve kaos arasında bir gerilim yaratır. Dissanayake, bu öğelerin doğaya benzemediğini ve tamamen insan yapımı hissettirmediğini, kolayca kategorize edilmeye direnen belirsiz bir alan yarattığını belirtir.
Bilinçaltı ve İnsan Evrimi
Dissanayake’nin bilinçaltı (veya tercih ettiği gibi “bilinçdışı” ya da sağ beyin) sembolleri olarak yorumladığı beyaz at ve binicisi, antropolojik yansımasının odak noktası haline gelir. Bu figürlerin, katı, insan yapımı bir geometri dünyasında gezinen bilinçaltını temsil ettiği Günen’in önerisine katılır. Ancak, bilinçaltının bizi her zaman istediği yere götürdüğü fikrine meydan okur. At, statik görünerek, sarı-gri enginliğin eşiğinde duraksıyor gibi, kaotik, potansiyel olarak tehlikeli arka plana ilerleyip ilerlememeyi düşünüyor. Bu tereddüt anı, Dissanayake’nin, iki beyin yarımküresi (rasyonel ve sezgisel) arasındaki etkileşimin hayatta kalmamızı ve kültürel uygulamalarımızı şekillendirdiği insan evrimi hakkındaki daha geniş teorileriyle yankılanır.

Dissanayake’nin insan evrimine atıf yapması özellikle dokunaklıdır. İnsanlık tarihinin %99’u boyunca “vahşi hayvanlar, doğanın bir parçası” olduğumuzu, dil ve kültürel yapıların bizi doğal dünyadan ayırmaya başlayana kadar beyin yarımkürelerimizin uyum içinde çalıştığını belirtir. Günen’in resmi, mekanik ortamı organik at ve binicisiyle yan yana getirerek, bu anlatıyı yankılıyor gibi görünerek, modern yaşamın evrimsel köklerimizden yabancılaşmasını eleştiriyor. “Sanat ve Yakınlık”tan bahsetmesi, Günen’in eserini bu kopukluk üzerine bir yorum olarak gördüğünü, sanatın yapılı gerçekliklerimiz ile ilkel içgüdülerimiz arasında bir köprü görevi gördüğünü düşündürür.
Kişisel ve Evrensel Rezonans
Dissanayake’nin yorumu hem kişisel hem de evrenseldir, sübjektif tepkilerini daha geniş antropolojik içgörülerle harmanlar. Günen’in resmine verdiği tepkinin hem bilinçli hem de bilinçaltı zihninden kaynaklanabileceğini kabul eder, düşünce ve duygunun ikili işlenmesini yansıtır. Resmi entelektüel olarak uyarıcı bulsa da, Günen’in “deniz manzaralarına” kişisel bir tercihini dile getirerek, estetik duyarlılıklarının daha organik, daha az geometrik biçimlere eğilimli olduğunu düşündürür. Bu kişisel not, esere olan takdirini azaltmaz, aksine sanatın etkisinin karmaşıklığını vurgular, bu da izleyiciyi aynı anda hem zorlayabilir hem de rahatsız edebilir.
Daha Geniş Çıkarımlar: İnsanlıkla Diyalog Olarak Sanat

Dissanayake’nin Günen’in resmi üzerine yorumu bir eleştiriden fazlasıdır; insan varoluşu bağlamında sanatın ne anlama geldiği sorusuyla derinden meşgul iki zihin arasında bir diyalogdur. Günen’in cesur geometrik formları, canlı renkleri ve sembolik figürleriyle eseri, izleyiciyi inşa ettiğimiz ve içinde yaşadığımız ortamlar arasındaki gerilimle yüzleşmeye zorlar. Dissanayake’nin antropolojik uzmanlığına dayanan yanıtı, bu meydan okumayı artırarak, resmi insan evrimi, bilinç ve mekanize bir dünyada anlam arayışı üzerine bir meditasyon olarak çerçeveler.
Günen’in sanatsal manifestosu ile Dissanayake’nin yorumu arasındaki etkileşim, soyut dışavurumculuğun kültürel ve zamansal sınırları aşma gücünü vurgular. Fizik, biyoloji ve antropoloji kadar çeşitli disiplinlerden yararlanarak, Günen eserini avangard geleneğin bir devamı olarak konumlandırır ve sanatın ne iletişim kurabileceği sınırlarını zorlar. Dissanayake ise esere bir eleştirmen olarak değil, insanlık durumunun bir kaşifi olarak yaklaşarak bu hırsı doğrular ve kişisel ile evrenseli birleştiren içgörüler sunar.
Bir Sorgulama Mirası

Mustafa Günen’in “Gecikmiş Avangard”ı ve Ellen Dissanayake’nin yorumu, soyut biçimlerin insan deneyiminin derinliklerini keşfetmek için bir tuval haline geldiği sanat ve antropolojinin birleşmesini temsil eder. Günen’in keskin geometrisi ve sembolik figürleriyle eseri, izleyicileri yarattığımız ve içinde yaşadığımız ortamları sorgulamaya davet ederken, Dissanayake’nin yanıtı bu soruları evrimsel bağlamımıza oturtur. Yükselen bir şekilde, beyaz at ve binicisi, hem yabancılaştırıcı hem de çağrıştırıcı bir dünyada gezinen bilinçaltının sembolleri olarak tanır. Birlikte, diyalogları, sanatın kışkırtma, meydan okuma ve aydınlatma konusundaki kalıcı gücünü vurgulayarak, katı yapılarla dolu bir dünyada bile insan ruhunun —vahşi, sezgisel ve canlı— yolunu aramaya devam ettiğini hatırlatır.


