Perveran markasının kurucusu Simay Bülbül, “Çeyiz Koleksiyonu”nda sandıklarda bekleyen el emeğini bugünün yaşamına taşıyor; Kapadokya’daki kadın kooperatifleriyle kurduğu bağ ve sergi kurgusuyla çeyizi bir hatıradan çok, yaşayan bir değer olarak yeniden anlatıyor.
Çeyiz, Anadolu’da kuşaklar boyunca aktarılan emeği, sabrı ve bir niyet dilini temsil ediyor. Tasarımcı Simay Bülbül, Perveran çatısı altında hazırladığı Çeyiz Koleksiyonu ile sandıklarda bekleyen el işlerini bugünün yaşamına dahil ederken, Kapadokya’daki kadın kooperatifleriyle kurduğu üretim bağı ve sergi kurgusuyla bu mirası bir hisse dönüştürüyor. Bu röportajda, koleksiyonun çıkış noktasından dönüşüm sürecine, Kapadokya sergisinden 2027’de planlanan disiplinler arası enstalasyona uzanan yolculuğu konuşuyoruz.
Koleksiyonunuzu biraz sizden dinleyebilir miyiz?

Simay Bülbül: Çeyiz Koleksiyonu, benim için kuşaklar arası aktarılan bir hafızaya, bir kadın diline kulak verme yolculuğu. Anadolu’da çeyiz hiçbir zaman sadece “eşya” olmadı. Bir annenin kızına sessizce bıraktığı emek, sabır, umut ve iyi dileklerin somut hâliydi. Sandıklara konan her parça; bir bekleyişi, bir duayı, bir hayat niyetini taşıdı.
Bu koleksiyonu tasarlarken tam da bu duygudan yola çıktım. Anadolu’nun farklı bölgelerinden özenle toplanmış el emeği parçaları, geleneksel dokuları ve zanaat izlerini bugünün estetik anlayışıyla yeniden yorumladım. Amacım geçmişi nostaljik bir vitrine hapsetmek değil, onu bugünün yaşamına dahil edebilmekti.
Çeyiz Koleksiyonu’ndaki her parça, zamansız olma niyetiyle tasarlandı. Gösterişli olmaktan çok anlamlı; trendlerden bağımsız ama karakterli… Çünkü ben inanıyorum ki gerçek değer, sessiz ama kalıcı olanda saklı. Bu koleksiyonun, yeni bir hayata başlarken bir hikâye kurmak isteyen kadınlara eşlik etmesini istedim.

Bir bakıma bu koleksiyon, geçmişten bugüne uzanan bir teşekkür. Emeğiyle, sabrıyla, görünmeden iz bırakan tüm Anadolu kadınlarına…
“Çeyiz Koleksiyonu”nun İlhamı Nereden Geliyor?
Koleksiyonunuzun odağında bugün artık çoğu zaman sandıklarda unutulmuş bir gelenek olan çeyizler yer alıyor. Bu koleksiyon fikri ilk olarak nasıl ortaya çıktı? Sizi çeyizi yeniden düşünmeye ve dönüştürmeye iten duygu ya da hikâye neydi?
S. B.: Aslında bu koleksiyonun çıkış noktası tam da sizin söylediğiniz gibi; sandıklarda kalan, konuşulmayan ama çok güçlü bir hafızaya sahip olan o çeyizlerdi. Yıllar boyunca Anadolu’nun farklı coğrafyalarında kadınlarla, ustalarla, aile hikâyeleriyle temas ettikçe şunu fark ettim: Çeyizler unutulmuyor aslında, sadece hayatın hızında görünmez hâle geliyor.

Beni çeyizi yeniden düşünmeye iten duygu biraz kişisel, biraz da kolektif bir yerden geldi. Çocukluğumdan hatırladığım sandıklar, annelerin “bir gün lazım olur” diyerek sakladığı el emekleri, hiç kullanılmadan özenle korunan parçalar… Onlar bekleyiş, umut ve emekti. Zamanla bu parçaların ya tamamen unutulduğunu ya da yalnızca nostaljik bir hatıraya dönüştüğünü görmek beni düşündürdü.
Bu koleksiyon fikri, “Ya bu emek yeniden hayata karışsa?” sorusuyla doğdu. Çeyizi bugünün kadınları için yeniden anlamlandırmak; bir güç, bir hikâye ve bir bağ olarak ele almak istedim. Sandıkta saklanan değil, evin içinde yaşayan; kullanılan, dokunulan, nesilden nesile aktarılan parçalara dönüşmesini hayal ettim.
Arşiv çeyizlerden çıkan danteller, oyalar ve kumaşlar bu koleksiyonun merkezinde yer alıyor. Size ulaşan, yıllardır hiç kullanılmamış bu parçalarla çalışırken en çok ne etkiledi sizi? Bu parçaların size geçmişten getirdiği hikâyeler arasında en çok aklınızda kalan hangisiydi?
S: B.: Bu koleksiyonun kalbinde gerçekten çok özel bir arşiv var. Çünkü bu dantelleri, oyaları ve kumaşları bir anda ya da tek bir proje için toplamadım; yaklaşık 10 yıldır Anadolu’nun farklı yerlerinden, farklı evlerden, farklı hikâyelerden biriktiriyorum. Her biri bana çoğu zaman bir sandığın içinden, bazen bir annenin elinden, bazen de “Hiç kullanılmadı ama atmaya da kıyamadım” cümlesiyle ulaştı.
Bu parçalarla çalışırken beni en çok etkileyen şey, üzerlerindeki bekleyiş duygusu oldu. O kadar özenle yapılmış, yıllarını vermiş kadınların emeği var ama çoğu hiç sofraya serilmemiş, hiç giyilmemiş, hiçbir evin günlük hayatına karışmamış. Bir anlamda zamanın içinde askıda kalmışlar. Onları elime aldığımda hep şunu düşündüm: Bu kadar emek, sadece saklanmak için değil; yaşamak için var.

Aklımda en çok kalan hikâyelerden biri, genç yaşta yaptığı dantelleri evlenince kullanamayan bir kadına aitti. Hayatı başka bir yere savrulmuş ama sandığını hiç açmamış. Yıllar sonra o sandıktan çıkan danteller bana ulaştığında hâlâ ilk günkü gibi tertipliydi. O an şunu hissettim: Çeyiz bazen yarım kalmış bir hayalin sessiz tanığı olabiliyor.
Çeyiz Sergisi, Kapadokya’da Kapılarını Açmaya Hazırlanıyor
Koleksiyonda bazı çeyiz parçalarının günlük, modern kıyafetlere dönüştüğünü; bazılarının ise Kapadokya’daki özel çeyiz sergisi için ayrıldığından bahsetmiştiniz. Hangi parçanın giyilebilir, hangisinin sergilenmesi gerektiğine nasıl karar verdiniz?
S. B.: Elime geçen her çeyiz parçasına önce bir emanet gibi baktım. Çünkü bazı parçalar vardı ki üzerlerindeki emek, sembol dili ve hikâye; onların günlük hayata karışmasından çok, durup bakılmayı ve düşünülmeyi hak ediyordu.

Giyilebilir parçalarda önceliğim, çeyizin ruhunu bozmadan onun bugünün yaşamına dahil olabilmesiydi. Daha sade dokulara sahip, dönüşüme izin veren; günlük hayatta nefes alabilecek danteller, oyalar ve kumaşlar modern silüetlerle yeniden hayat buldu. Amacım “çeyizi kıyafete çevirmek” değil, onu güncel bir hayatın doğal parçası hâline getirmekti.
Sergi için ayrılan parçalar ise adeta kendi hikâyesini yüksek sesle anlatıyordu. Bazılarının üzerinde aylarca, hatta yıllarca süren bir emeğin izleri; bazılarında ise çok güçlü semboller vardı. Bu parçaları dönüştürmek yerine, oldukları hâliyle sergilemeyi; onları birer tanık, birer belge gibi ele almayı daha doğru buldum. Kapadokya’daki çeyiz sergisi de tam olarak bu yüzden ortaya çıktı: Bakılan, okunan, hissedilen bir alan yaratmak için.
Saç örtülerinden çıkarılan boncuk oyaların gömleklere dönüşmesi gibi örnekler, koleksiyonun en şiirsel detaylarından biri. Bu dönüşüm sürecinde geçmişle bugünü bağlarken nelere dikkat ettiniz? Modern parça ile geleneksel işçilik arasında nasıl bir denge kurdunuz?

S. B.: Bu dönüşüm sürecinde en çok dikkat ettiğim şey, geçmişin sesini bastırmadan bugünü konuşabilmekti. Saç örtülerinden çıkan boncuk oyalar gibi parçalar aslında çok kişisel ve çok mahrem alanlara ait. Bir kadının gündelik hayatında, bazen sokağa çıkarken, bazen bayramda, bazen bir yas gününde taşıdığı izler var üzerinde. Bu yüzden onları ele alırken önce ne anlatmak istediklerini dinledim.
Modern bir gömleğe dönüştürürken amacım, o oyayı “dekoratif bir detay” hâline getirmek değildi. Tam tersine, o el işçiliğini merkeze alan, sade ve güçlü bir form yaratmaya çalıştım. Silüetleri özellikle yalın tuttum; renkleri, kesimleri ve formları o işçiliğin önüne geçmeyecek şekilde kurguladım. Çünkü denge, geleneksel olana alan açmakla kuruluyor.

Geçmişle bugünü bağlarken şu soruyu hep kendime sordum: Bu parça bugün yaşayan bir kadının hayatına gerçekten girebilir mi? Günlük bir yürüyüşte, bir iş gününde ya da bir yolculukta onunla birlikte var olabilir mi? Eğer cevabım “evet” ise, dönüşüm doğru yoldaydı.
Bu koleksiyonda modernlik; hız, iddia ya da trend değil. Modernlik benim için, anlamı koruyarak yaşatabilmek. Boncuk oyaların gömleklerde yeniden hayat bulması da tam olarak bunu temsil ediyor: Sessiz bir emeğin, bugünün diliyle ama kendi onurunu kaybetmeden var olabilmesi.
Koleksiyonun üretim sürecinde Kapadokya’daki kadın kooperatifleriyle çalışmanız çok kıymetli bir değer. Bu iş birliği nasıl şekillendi? Evlerde üretilen bu parçaların koleksiyonun ruhuna kattığı en önemli şey sizce ne oldu?
S. B.: Bu koleksiyonun en sahici ve en güçlü taraflarından biri gerçekten Kapadokya’daki kadın kooperatifleriyle kurulan bu bağ oldu. Aslında bu iş birliği, baştan planlanmış bir üretim modeli olmaktan çok; zaman içinde, karşılıklı güvenle şekillenen bir yol arkadaşlığıydı. Yıllardır Kapadokya’da üreten, evlerinde çalışan kadınlarla temas hâlindeydim. Onların el emeğini, sabrını ve sessiz ustalığını zaten yakından tanıyordum.
Üretim sürecini atölye duvarlarının içine hapsetmek istemedim. Bu parçaların evlerde, günlük hayatın içinde; çocuk sesleriyle, çay molalarıyla, zamanın doğal akışıyla üretilmesi bana çok anlamlı geldi. Çünkü çeyiz dediğimiz şey de zaten hep evlerde, hayatın tam ortasında ortaya çıktı. Bu anlamda üretim mekânı, koleksiyonun ruhuyla birebir örtüştü.

Evlerde üretilen bu parçaların koleksiyona kattığı en önemli şey, samimiyet ve süreklilik duygusu oldu. Her ilmekte, her dikişte yaşayan bir ritim var. Seri üretimden uzak, aceleye gelmeyen, birbirine benzese de asla birebir olmayan parçalar… Bu da koleksiyonu duygusal olarak çok güçlü kıldı.

Ben bu iş birliğini bir üretim zincirinden çok, ortak bir hafızayı birlikte yeniden kurmak gibi görüyorum. Kapadokya’daki kadınların emeği, bu koleksiyona kök, aidiyet ve gerçeklik kattı. Ve sanırım bu koleksiyonun ruhunu asıl canlı tutan şey de tam olarak bu.
Kapadokya’da hazırladığınız sergiden bahsedelim. Sizi bu sergi ile ilgili en çok neler heyecanlandırıyor? Ziyaretçilerin bu sergide yalnızca parçaları değil, nasıl bir duyguyu ya da hikâyeyi deneyimlemesini istiyorsunuz?
S. B.: Kapadokya’da hazırladığımız bu sergi beni en çok, bir gösterme hâlinden çok bir paylaşma alanı olması fikriyle heyecanlandırıyor. Çünkü bu sergi yıllardır biriken hikâyelerin, bekleyişlerin ve emeğin görünür olduğu bir durak.

Kapadokya benim için bu koleksiyonun ruhunu taşıyan bir coğrafya. Taşın, toprağın, zamanın yavaş aktığı bu yer; çeyizlerin sessizce biriktirildiği, evlerin içinde sabırla üretildiği o dünyayla çok güçlü bir bağ kuruyor. Sergiyi de bu yüzden “bakılan” değil, hissedilen bir deneyim olarak kurguladım.
Ziyaretçilerin bu sergide bir sandığın açılma anını, bir annenin kızına bıraktığı emeği, hiç giyilmemiş ama vazgeçilmemiş bir parçanın hikâyesini hissetmesini istiyorum. Bazı parçalara dokunurken, bazılarına uzaktan bakarken; zamanın nasıl katman katman biriktiğini fark etmelerini hayal ediyorum.
Bu sergiden çıkarken insanların aklında şu duygunun kalmasını isterim: Bu sadece geçmişe ait bir şey değil; bu hâlâ benimle, hâlâ yaşayan bir değer.
Eğer ziyaretçi kendi evindeki bir parçayı, kendi ailesindeki bir hikâyeyi hatırlayarak ayrılıyorsa; sergi amacına ulaşmış demektir.
Bu koleksiyon sizin için bir moda projesinden öte, nasıl bir kültürel hafıza ya da anlatı bırakmayı amaçlıyor? İlerleyen zamanlarda bu unutulmuş geleneğin izinden gelen farklı projelerinizi de görecek miyiz?

S. B.: Bu koleksiyon benim için başından beri bir moda projesinden çok daha fazlasıydı. Aslında bir kültürel hafızayı bugüne taşıma ve yeniden anlatma çabası. Çeyiz, Anadolu’da kadınların kendilerini sözsüz ifade edebildikleri en güçlü alanlardan biriydi. Ben bu koleksiyonla, o sessiz dili görünür kılmak; emeğin, sabrın ve bekleyişin bir estetik anlatıya dönüşebileceğini göstermek istedim.
Ve bu, koleksiyonun yalnızca ilk küçük parçası. Önümüzdeki dönemde daha geniş kapsamlı bir çeyiz koleksiyonu da gelecek. Çünkü bırakmak istediğim etki çok net: Geçmiş, doğru bir dille ele alındığında bugünün hayatına dahil olabilecek canlı bir kaynak.
Perveran markasını da tam olarak bu yüzden kurdum. Anadolu’nun tam kalbinde, Kapadokya’da bir mekân açmam tesadüf değil. Perveran benim için bu tür anlatıların filizlenebildiği, yaşayan bir hafıza alanı. Kapadokya’da restore edilmiş o eski taş konak da aslında bu koleksiyonun ruhunu birebir taşıyor: Zamanla katmanlaşmış, emekle dönüşmüş ve bugüne saygıyla ulaşmış bir yapı.
Bu yıl özel bir lansman kurguluyoruz. Bu lansman, bugüne kadar anlattığım tüm hikâyelerin daha da genişlediği, disiplinler arası bir enstalasyon deneyimi olacak. Moda, tek başına anlatmak istediğim şeye artık yetmiyor. Bu yüzden 2027’de; sofranın, Anadolu lezzetlerinin, kıyafetlerin ve hikâyenin bir arada var olduğu bütüncül bir kurgu üzerinde çalışıyorum.
Bu enstalasyonda sofra çok merkezi bir yerde duruyor. Çünkü Anadolu’da hafıza sandıklarda olduğu kadar sofralarda da taşınır. Tarifler, pişirme ritüelleri, birlikte yeme hâli… Hepsi kuşaktan kuşağa aktarılan birer kültürel anlatı. Kıyafetler ve çeyiz parçaları bu sofranın etrafında sergiye dönüşürken, ziyaretçi yalnızca bakmayacak; koklayacak, dinleyecek, hissedecek. Yani bu sergi, yaşanan bir hikâye olacak.


