Hatice Gökçe’nin 2026/27 Sonbahar-Kış koleksiyonu “Remnant”, erkekliği tamamlanmış bir kimlik olarak değil; kırılmalar, izler ve dönüşüm üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor. OGGUSTO için Hatice Gökçe ile bir araya gelerek koleksiyonun arkasındaki kavramsal yaklaşımı, üretim sürecini ve duygusal katmanlarını konuştuk.
Türkiye’de erkek modasına düşünsel bir perspektif kazandıran tasarımcı Hatice Gökçe, 25 yılı aşkın tasarım pratiğinde zanaat, teknoloji ve kavramsal anlatıyı bir araya getiren özgün bir dil kuruyor. “Remnant” koleksiyonu ise bu yaklaşımın yeni bir aşaması. Koleksiyon, endüstriyel sistemin dışında kalmış kumaşların yeniden dokunmasıyla oluşurken erkekliğin tarihsel olarak bastırdığı duyguları da görünür kılmayı amaçlıyor. Hatice Gökçe ile yaptığımız bu sohbet, koleksiyonun yalnızca estetik değil aynı zamanda etik ve düşünsel bir pozisyon sunduğunu ortaya koyuyor.
Kimlik ve Kavram

“Remnant” kelimesini seçerken sizin için en ağır anlamı hangisiydi: artık, tortu, iz, yok edilemeyen kalıntı mı?
“Remnant” kelimesini seçerken benim için en ağır anlamı ‘yok edilemeyen kalıntı’ydı. Silinmeye çalışılsa da, sistemin dışında da kalsa özünü koruyan şey. Bu koleksiyon da o kalıntının estetiği. Yok sayılanın dönüştükten sonra daha güçlü geri dönmesiydi beni heyecanlandıran.
Bu koleksiyonda erkeklik bir “tamamlanmış kimlik” olarak değil, bir kırılma sonrası durum olarak ele alınıyor. Bu kırılma sizin için kişisel mi, tarihsel mi, yoksa kültürel mi?
Doğrusu bu kırılmayı tek bir başlık altında toplamak istemem. Kırılma kişisel deneyimlerden besleniyor ama kökü kültürel ve tarihsel. Hepsinin kesişiminden oluşan bir gerilim alanı bana göre.

Bu koleksiyonda ele aldığım kırılma hem tarihsel olarak aktarılan erkeklik kodlarının çatlamasını, hem kişisel bir yüzleşmeyi, hem de bugünün kültürel dönüşümünü barındırıyor. “Remnant” tam da bu sebeple önemli benim için: Kırılmadan sonra geriye kalan şeyin bir eksiklik ya da dağılma değil, yeni bir öz olduğunu savunuyor. Erkekliği tamamlanmış bir yapı gibi değilde, parçalanmış ama hala varlığını sürdüren bir kalıntı olarak düşünmek istiyor.
Gücü iddia eden maskülenlik yerine çatlamış ama dağılmamış bir duruş öneriyorsunuz. Bu tavrı günümüz erkekliği bağlamında nasıl konumlandırıyorsunuz?

Evet günümüz erkekliği hala güç, kontrol ve iddia üzerinden tanımlanıyor olabilir ama bu iddianın altında bence ciddi bir yorgunluk var.
Gücü reddetmeden; onu yeniden tanımlamak dikkate değer olabilir. Çatlamış ama dağılmamış bir erkeklik, kırılganlığını inkar etmeyen ama çözülmeyen bir var olma biçimi, gürültülü bir güç yerine sessiz bir dayanıklılık denenebilir. Çatlak, burada zayıflık değil; dönüşümün işareti olur kanımca.
Erkekliği tamamlanmış bir yapı gibi değil, parçalanmış ama hâlâ varlığını sürdüren bir kalıntı olarak düşünmek istiyorum.
Hatice Gökçe

Üretim ve Etik Pozisyon
Remnant’ta sürdürülebilirlik bir söylem değil, üretim yöntemi diyorsunuz. Bu yaklaşım tasarım sürecini nasıl değiştirdi?

Remnant Koleksiyonunda sürdürülebilirlik bir iletişim dili değil, başlangıç koşuluydu. Tasarıma boş bir yüzeyle değil, zaten var olan parçalarla başladım.
Bu durum süreci tersine çevirdi: Önce fikir üretip kumaş aramak yerine, elimdeki kalıntıların potansiyelini gözlemledim. Artık kumaşlar ve malzemeler ölçü, renk ve doku açısından sınırlıydı.
Bu sınırlılık bir kısıt değil, tasarımın belirleyici unsuru oldu. Materyalin beni yönlendirmesine izin verdim. Sürdürülebilirlik burada estetik bir jest değil, yapısal bir karar oldu. Her parça, üretim fazlasının dönüştürülmesiyle oluştuğu için tekrar edilebilirlik sınırlıydı.

Bu da koleksiyona özel bir kimlik kazandırdı. Atölyemizdeki el dokuma tezgâhımızı ve aynı zamanda tekstil tasarımcısı olduğumu, geçmiş dokuma pratiğimi düşünürsek el işçiliğinin geniş bir zamana yayılması, düşünmeye ve dokuduğumuz şeyi dönüştürmeye çok zamanın olması ve elbette yavaş üretimin koleksiyona değer katması benim için anlamlıydı.

Mevcut kumaşı kesmek yerine çözerek yeniden dokumak… Bu süreç tasarımcı olarak sizi kontrolü kaybetmeye yaklaştırdı mı?
Mevcut kumaşı kesmek yerine çözgü ve atkı ipliklerini tek tek çözerek yeni bir yüzey oluşturmak, tasarım sürecini sürprizlere açık hale getirdi. Çünkü çözme eylemi geri dönüşü olmayan bir müdahale. Ama bunu kontrol kaybı olarak görmüyorum. Kontrol paylaşımı olarak görüyorum.
Geleneksel tasarım pratiğinde formu tasarımcı belirler; burada ise malzemenin geçmişi, dokusu ve direnci sürece aktif olarak katıldı. Tasarımcı olarak geri çekildiğim yerde, malzeme konuşmaya başladı. Kontrol azalıyor gibi görünürken, aslında daha bilinçli bir dikkat hâline dönüştü.

El tezgâhında dokunan yüzeylerde geçmişin izlerini bilinçli olarak koruduğunuzu söylüyorsunuz. Silmemek neden önemliydi?
Silmemek önemliydi çünkü o izler bir geçmişi temsil ediyor. Ben süreç boyunca kusursuz bir başlangıç değil, dönüşmüş bir devamlılıkla ilgilendim.
El tezgâhında yeniden dokunan yüzeylerde önceki kullanımın, önceki bütünlüğün izleri bilinçli olarak korunuyor. İzleri korumak, parçanın bir zamanlar başka bir bütünün parçası olduğunu hatırlatıyor. Bu hatırlama hali, koleksiyonun etik omurgasını oluşturdu.
Tasarımcı olarak geri çekildiğim yerde, malzeme konuşmaya başladı.
Hatice Gökçe

Materyal ve Dokuma
Değerli kumaş parçaları ve metal aksesuarların birlikte dokunması oldukça radikal bir yüzey oluşturuyor. Bu yüzey sizin için estetik mi, yoksa kavramsal bir direniş mi?

Değerli ve doğal kumaş parçalarıyla metal aksesuarları aynı dokuda buluşturmak, yumuşaklık ve sertlik, kırılganlık ve dayanıklılık arasındaki gerilimi görünür kılmak içindi. Erkeklik çoğu zaman tek bir malzeme gibi sunuldu: sert, tek parça, pürüzsüz.
Oysa ben çatlakları, sürtünmeyi ve birlikte var olma halini göstermek istedim. Metal burada bir zırh değil; dokunun parçası. Bu nedenle yüzey hem estetik hem kavramsal bir direniş. Gözün hoşuna giden bir yüzey yaratırken, aynı zamanda maskülenliğin tek katmanlı sertliğine de karşı duruyor.
Duygusal Katman
Erkekliğin tarihsel olarak bastırdığı korku ve yas gibi duyguları koleksiyonun merkezine alıyorsunuz. Moda bir ifade alanı olarak bu duyguları nasıl taşıyabilir?

Moda, sadece giyinme biçimimiz değil, aynı zamanda duygularımızın, düşüncelerimizin ve toplumsal rollerimizin dışavurumu için güçlü bir ifade alanı oldu her zaman Erkekliğin tarih boyunca bastırdığı korku, yas, kırılganlık gibi duygular, genellikle görünmez kılınmıştır; ama işte tam da bu görünmezlik, onları sahneye taşıyacak yaratıcı bir fırsat sunar.

Koleksiyon, bu duyguları somutlaştırmanın bir yolu olabilir: kumaş seçiminden dikiş detaylarına, kesimlerden renk paletine kadar her unsur, bastırılmış duyguların bir metaforu olarak işlev görebilir. Erkekliğin geleneksel sınırlarını esneterek, daha zengin ve bütünlüklü bir duygu deneyimine kapı açabilir. Giysi, bedene en yakın katman olarak duyguyu taşıma kapasitesine sahip.
Yüzeydeki kırılmalar, dokudaki gerilim ve malzemenin ağırlığı üzerinden hissedilen durumlar duygulara karşılık gelir. Metalin sertliğiyle elyafın yumuşaklığının aynı çözgü ve atkı üzerinde var olması gibi, duygular da bastırılmadan ama dağılmadan taşınabilir. Moda burada bir maskeden çok bir arayüz gibi çalışır.
Bu koleksiyon bir performans mı, bir arşiv mi, yoksa bir manifesto mu?
Sürecin sonuç kadar önemli olduğu bir performans, geçmiş bir bütünün ve formun izini taşıdığı için arşiv niteliği de var. Belki ve dilerim zamanla koleksiyonlarım bu açıdan daha da genişlerse manifesto halini alır.

Ve son olarak, Kişisel
25 yılın ardından geriye baktığınızda sizin “artakalanınız” ne?
25 yılın ardından geriye baktığımda artakalan şey koleksiyonlar değil; bir bakış biçimi. Malzemeye, bedene ve erkekliğe yaklaşma şeklim. Trendler geçti, siluetler değişti, dönemler kapandı. Ama artakalan; üretme biçimimin özü oldu. 25 yılın artakalanı direnç oldu.
KAPAK FOTOĞRAFI KÜNYE
Fotoğraf: Erdi Doğan
Styling: Anıl Can
Saç&Makyaj: Umut Can Turhan
Model: Alexandr Satsuta / Flash Model


