Ferzan Özpetek’le bu röportajı yapmak 15 yıldır hayalimdi.
Röportajı OGGUSTO’nun YouTube kanalında izlemek için tıklayın!
Türk-İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek’in bütün filmlerini izledim. Kitap editörüyken ilk kitabı İstanbul Kırmızısı’nın Türkiye’deki yayıncısı olmak için İtalya’daki yayınevine teklifte bulunmuştum. Onunla röportaj yapmak için ilk girişimim de o zamandı. Dergide çalıştığım yıllarda da kapak yıldızı olarak adı birkaç kez geçti ama hep bir filminin çekimindeydi. Sonunda o gün geldi çattı: 15. filmi “Elmaslar”ın Türkiye’deki galasından birkaç saat önce Ferzan Özpetek’le bir araya geldik.
Türkiye’ye geldiği birkaç günde çekimlerden yorulmuş Ferzan Özpetek, bir röportaj daha vermek konusunda isteksizdi. “Bu benim hayalim Ferzan Bey,” diye sevimli olmaya çalışarak biraz direttim. Önce biraz huysuz, sonra giderek neşeli haliyle filmlerinden, yönetmenlikten, hayattan, şu sıralar şu yaşında neleri sorguladığından bahsetti. En sevdiği filmleri önererek –ve bazılarını izlemediğim için beni kınayarak– röportajımızı tamamladı.
İlk filmi “Hamam”la Türkiye’de ve İtalya’da fırtına koparan, Topkapı Sarayı Harem’de geçen ve kendisinin de röportajda bahsettiği gibi “Muhteşem Yüzyıl”ın da öncülü olan “Harem Suare”de çok eleştirildi, çok izlendi. Bir Türk yönetmen, İtalya’da İtalyan filmleriyle müthiş ünlenmişti. Onu globale taşıyan ise Madonna’nın bir röportajında o sıralar Ferzan Özpetek’in filmlerini beğendiğini söylemesi ve onu “dâhi” olarak tanımlaması oldu. Yemeklerin, neşeli sofraların, sıcak ilişkilerin, Akdenizli ruhun imzası olduğu filmlerinde Sezen Aksu şarkıları duyuldu (geri kalan soundtrackleri de hep çok iyi olmuştur). Bir ara Tarkan’ın “Hüp” klibini çekti, ki o sıralar çocuk bizler için klip izleme alışkanlığımızı değiştiren bir işti. Kitaplar, oyunlar yazdı, bir dizi çekti.
En sevdiğim filmi, galiba “Karşı Pencere”. Ama tam da şu anda, protesto edenden âşık olana, suçludan iş kadınına, acı çekenden gözleri parıldayana birçok kadını gördüğümüz, bir kadın filmi olan “Elmaslar” için buradayız. Filmi, galadan bir gün önce izliyor, sinema salonunda ufak ufak notlar alıyorum. Filmin mesajını en başa not düşüyorum: “Bizler elmaslarız. Hiçiz ve aslında her şeyiz.”

Bu filmle ilgili bir not daha. Ferzan Özpetek ilk kez bir filminde görünüyor. Bir yönetmen yani kendisi olarak “Elmaslar”da yer alıyor. Üç kez “cameo” yapmasının nedenini merak ediyorum ve röportaja bu soruyla başlıyorum.
Özge Dinç: Filmlerinizde ilk defa görünüyorsunuz. Kişisel bir hikâye mi, o sebepten mi?
Ferzan Özpetek: Filmdeki ilk sahnemde benim filmleri nasıl yaptığımı görüyoruz. Genelde oyuncularla hep benim evde toplanırız, senaryoyu okuruz. Güzel yemekler yenir, pizzalar yenir… Sonra onlara “güle güle” derim ve tekrar senaryonun başına otururum. Çünkü oyuncuların altıncı hisleri çok kuvvetlidir. Bir oyuncu bir cümleyi okuduğu zaman onu nasıl okuduğu ve arkasından ne çıkarttığı benim kafamda soru işareti yaratır. Onlarla konuşurken aklıma başka fikirler gelir. O yüzden de senaryoyu tekrar yazarım.
Film çekme sürecimi anlatmak istiyordum, bu yüzden de bu filmde ilk kez kendim olarak yer aldım. Aslında başta benim yerime başka bir oyuncu seçmiştim. Ama çok yakın arkadaşım Mina, ‘Başka bir oyuncu koyduğun zaman aynı etkiyi vermeyecek.’ dedi.
Film çekme sürecimi anlatmak istiyordum, bu yüzden de bu filmde ilk kez kendim olarak yer aldım. Aslında başta benim yerime başka bir oyuncu seçmiştim. Ama çok yakın arkadaşım Mina, senaryoyu okudu ve “Hadi bakalım, hayırlı olsun rolün,” dedi. “Yok,” dedim, “Ben oynamayacağım.” “Nasıl sen oynamazsın!” dedi, “Başka bir oyuncu koyduğun zaman aynı etkiyi vermeyecek.” Ben de haklı buldum.
Kendimi ilk sahnenin çekildiği gün “Kameraların olduğunu düşünme,” diye rahatlattım. Hatta çok doğaçlama da yaptık, zaten sık doğaçlama yaparım. Filmin sonunda da görünüyorum ama o kısmın benim için çok ağır olduğunu söylemem gerek; bendeki duyguları ortaya çıkardı.
Ö. D: Filmin sonunda sizin ve çocuğun elinde bir kırmızı balık görüyoruz.
F.Ö: Kırmızı balık, evet ama bana ağır gelen asıl şey, filmde konusu edilen terzihanenin boşaltılmasıydı. Filmin sanat direktörü Deniz Kobanbay, sağ olsun harika bir dekor yaptı. O bomboş binayı Tirelli Terzihanesi haline getirdi.
Bu filmi yapmamın nedenlerinden biri, yönetmen yardımcılığı yaptığım 16 yıl boyunca gittiğim terzihaneler ve oradaki kadınların hikâyesini anlatmak istemem.
Ö. D: Neden “Filmin sonu benim için biraz ağır oldu,” dediniz?
F.Ö: Çünkü çok duygulandım, geçmişi düşündüm… Bu filmi yapmamın nedenlerinden biri, yönetmen yardımcılığı yaptığım 16 yıl boyunca gittiğim terzihaneler ve oradaki kadınların hikâyesini anlatmak istemem. Bu yüzden de o sahnelerde o yılları hatırladım.
Ö. D: Bir de sinema tarihi ile beraber kostüm tasarımı okudunuz…
F. Ö: Evet ama 5 ay sonra falan okulu bıraktım. Çünkü yaptığım şeyleri çok beğeniyorlardı ve bu beni korkutuyordu; iş modaya kayıyordu. Ben de moda tarafına girmek istemiyordum, sinema takıntım vardı; ayrıldım. Bir yıl Dramatik Sanatlar Akademisi’ne gittim. Ama asistanlık yaptığım 16 yılda çok hoşuma giden ve işime yarayan şeyler oldu: Üç Oscar’lı, iki Oscar’lı büyük kostüm tasarımcılarıyla tanıştım, arkadaş oldum. Oradaki terzilerin hayatları çok ilginçti. “Bir detay, renk ve ışık ne kadar önemli?” Bunları anlamam ise ancak sinemaya başladığım zaman oldu.

Ö. D: Kostüm, “Elmaslar” filminizde “Harem Suare”den bu yana en şaşaalı anlamda kullanıldı diyebilir miyiz?
F. Ö: Evet, kostüm filmi ikisi de. “Harem Suare”yi yaptığım zaman Türkiye’de öyle bir tarihi kostüm tarafı yoktu. Hatta Meral Okay’la telefonda konuşmuştuk, bana “Ferzan bir dizi yapacağım. Senin ‘Harem Suare’deki kostümlerinden çok etkilendim. Bana kostüm için birilerini tavsiye eder misin?” diye sordu. “Meral yapma,” dedim. “gördün Türkiye’deki insanların ‘Harem Suare’ karşısındaki tavrını.” “Ama belki film insanlar üzerinde çok yeniydi,” demişti. Ardından“Muhteşem Yüzyıl”ı yaptı, müthiş gitti.
Ö. D: “Elmaslar” birçok kadın tipini barındırmasıyla tam bir kadın filmi.
F. Ö: İsmi de kadınlardan geliyor. Aslında filmin asıl adı “Yarı Gerçek”ti. Çünkü bir yandan kendi yönetmeninin hazırladığı film var, bir yandan da kurgu olan film var. Fakat “Yarı Gerçek” bu anlamda saçma bir isimdi. Filmde sofraya örtülecek pembe elmas kumaşından aklıma geldi: Elmasın anlamına baktım ve biraz kadınları anlatıyor diye düşündüm. Kadınlar da her şeye dayanıklıdır.
Ö. D: Kahramanlar filmde “Bizler elmaslarız: hiçbir şeyiz ve aslında her şeyiz,” diyor.
F. Ö: “Hiçbir şeyiz ve her şeyiz.” İran’da ve tasavvufta çok kullanılan “hiç felsefesi”nden geliyor.
Ö. D: Bir de filmde şöyle diyorsunuz, kitabınız İstanbul Kırmızısı’nda da böyle bir alıntı var: “Önemli olan sadece içimizde sakladıklarımızdır.” Öyle midir?
F. Ö: İçimizde sakladıklarımızdan çok, oradan çıkarttığımız şeyler çok önemli. Ben “İstanbul Kırmızısı”nın filminde büyük bir hata yaptım, kitaptan uzaklaştım. Yani kitaptan uzaklaşmasaydım film bambaşka bir yöne gidecekti. Şimdi prodüktörler üçüncü kitabım Bir Nefes Gibi’yi de çekmek istiyor ama ben bu sebeplerle yapmak istemiyorum.
Kitap, İspanya’da, Fransa’da, Almanya’da çıktı, İtalya’da satış rekorları kırdı. Herkes bayılıyor, “film gibi” diyorlar. Hakikaten onu senaryo yazar gibi yazmıştım. Ama sanki bana yapılmış bir şey gibi geliyor. Sanatın kitap, film, tiyatro olması, bunlardan bir tanesi bana yetiyor gibi geliyor.

Bu arada öyle diyorum ama “Serseri Mayınlar”ı sahneye koydum: Dört yıl boyunca kapalı gişe gitti. İspanya da şimdi haklarını aldı, Türkiye’de de almak istiyorlar. Bir de “Şahane Misafir”i sahneye koydum, başrolde Serra Yılmaz oynuyor. O da iki yıldır kapalı gişe gidiyor. Tiyatro öyle bir şey ki on günde hazırlıyorsunuz, bitti. Kitap yazmak uzun sürüyor.
Ö. D: IMDB’ye göre bu 28. Filminiz… Ama kısa filmlerinizi ve projelerinizi de sayıyor.
F. Ö: Bak bunu bilmiyordum (şaşırıyor). Sinema filmi olarak 15. filmim. “Cahil Periler” dizisini de saymıyorum.
Ö. D: Bu size çok sorulmuştur ama ben gerçekten merak ediyorum. Bir film çekmenin en sevdiğiniz kısmı hangisi?
F. Ö: Film yapmanın en hoşuma giden kısmı set ve sette oyuncularla ilişkim. Beni yaşatan şey o. Bir sette herhalde bir yıl boyunca hiç bırakmadan durabilirim. Sabahleyin sete gidip oyuncularla kurulan o ilişki, kameraların planlanması benim çok hoşuma giden bir şey.
Bana mesela ‘İstanbul’u özlüyor musun?’ diyorlar. Ben İstanbul’u özlemiyorum, Roma’yı da özlemiyorum. Ben İstanbul’daki ve Roma’daki belirli dönemlerimi özlüyorum. Gençliğimi, o zamanki heyecanlarımı özlüyorum.
Ö.D: Filmin geçtiği 70’lerle ilgili bir şey sormak istiyorum çünkü siz de 70’lerde çocuktunuz. Onun için mi 70’ler?
F. Ö: 70’lerde çocuk değildim, keşke çocuk olsaydım. Çok hoşuma gitti şimdi bak! Daha fazla soru sorabilirsin (gülüyor). Benim filmde anlattığım dönem 1975 yılı. 75 yılında ben biraz büyüktüm. O yıllar çok güzeldi. Bana mesela “İstanbul’u özlüyor musun?” diyorlar. Ben İstanbul’u özlemiyorum, Roma’yı da özlemiyorum. Ben İstanbul’daki ve Roma’daki belirli dönemlerimi özlüyorum. Gençliğimi, o zamanki heyecanlarımı özlüyorum. Kalamış’taki Köhne Kahvesi’ni, arkadaşlarımı, o zamanki hayata bakışımı özlüyorum.

Görsel Netflix
Ö. D: İstanbul Kırmızısı’nda bahsettiğiniz Kalamış’taki o beyaz gerçek mi?
F. Ö: Gerçek, evet. Geçenlerde aklıma geldi; mesela ailece yemeğe çıkardık. Kaybettiğim abimle çok kavga ederdik, çok gergin olurduk. O kavgalarımızı özlüyorum. Sadece huzurlu zamanları değil, huzursuz zamanlarımızı da özlüyorum. Saçma sapan şeylerden kopan kıyamet gibi kavgalarımızı, o sofraları özlüyorum. Özlediğim çok şeylerim var ama İstanbul o İstanbul değil artık. Yani Kalamış’tan ipucu bırakmadılar.
Ö. D: Bugün gittiğinizde bambaşka bir Kalamış var…
F.Ö: Evet. Ama Türkiye’yle ilgili bir şey var mesela: Türkiye’de bir şey çektiğiniz zaman setteki ilişkiler çok hoş oluyor. Türkiye’deki set çalışanları bambaşka. Bana birçok konuda çok daha ileri geliyor. Türkiye’de bir vitrin, bir lokantanın dekoru, bütün ülkelere göre çok daha üstün geliyor. Türkler sanat ve yaratıcılıkla ilgili şeylerde çok ileriler. Emin Alper gibi bir yönetmenimiz var bizim, bayılırım adama. Çağan Irmak mesela benim çok sevdiğim bir yönetmendir. Benim için çok değerli birisidir, değerini bulmamış gibi geliyor bana; çok daha yüksek yerlerde olması gerekiyor.
Ö. D: Çağan Irmak da ilk oyunu “Palamut Zamanı”nı sahneleyecek.
F. Ö: Duydum. Ben de sahneye iki oyun koydum, bir de bir oyunda kendim oynuyorum. Çağan Irmak, çok kuvvetli bir yönetmen. Bu arada çok iyi oyuncularımız var, Türk oyuncuları mükemmel. Aklıma gelmişken, bu sabah Sezen’le (Aksu) konuştum. Bu filmde Sezen’den hiçbir şarkı yok. Ama şunu söyledim, çok hoşuna gitti: “Bu filmde sen çok varsın aslında,” dedim. “Bu filmin senaryosunu yazarken senin şarkılarını dinlerim; ağlarım, gülerim veya duygulanırım. Ona göre yazarım, ona göre yazdım.” Sezen benim hayatımda hep vardır. Yazdığım kitaplarda da vardır. Çünkü beni duygulandıran, coşturan şarkıları vardır.
Kendimi çok sorguladığım bir dönem bu. ‘Şöhretsin, her yerde filmlerin çıkıyor, şunları elde ettin…’ falan diyorlar. Sonunda hepimiz unutuluyoruz. Benim filmlerim kalacak, belki ileride birkaç kişi filmlerimi seyredecek. Ama her şey çok çabuk geçiyor, hayat çok çabuk bitiyor.
Ö. D: Filmde “Sunset Bulvarı” göndermesi var, çok hoşuma gitti. Sevdiğiniz bir film midir?

F.Ö: Tabii canım, üstün bir filmdir. Bir de hayatımızın Sunset Bulvarı’na geldik artık (gülüyor). Önümüzde az kaldı. O da bu sıralar hep kafamda olan bir soru: “Ne kadar vaktin kaldı?” “Önünde ne kadar zaman kaldı?” Zamanla insanın kafasında ölüm daha çok beliriyor. İnsanın aklına sık sık bu tür sorular geliyor. Kendimi çok sorguladığım bir dönem bu. “Şöhretsin, her yerde filmlerin çıkıyor, şunları elde ettin…” falan diyorlar. Sonunda hepimiz unutuluyoruz.
Benim filmlerim kalacak, belki ileride birkaç kişi filmlerimi seyredecek. Ama her şey çok çabuk geçiyor, hayat çok çabuk bitiyor. Gençlere de işte “Gençliğin kıymetini bil.” dediğin zaman bilmezler. Bana da hep söylerlerdi, bilmezdim.
Ö. D: Böyle sorgularken bulduğunuz yeni bir şey var mı? Geçmişte düşünmediğiniz, bunun dışında belki söyleyebileceğiniz?
F. Ö: Yeni bir film var, onu yazmaya başladım şimdi.
Ö. D: Bir de yine “Sunset Bulvarı”ndan yola çıkarak ve sinema tarihi de okuduğunuz için şunu soracağım. Sizin döne döne izlediğiniz film hangisi? Dolu vardır ama, belki aklınıza ilk gelen…
F. Ö: “The Sign of Venus” diye bir film var, Sophia Loren ve Franca Valeri oynuyor. 50 kere seyretmişimdir, bayılırım. Siyah beyaz bir film. “Umberto D.” var, Michael Powell’ın filmi var… Vittoria De Sica’nın “İtalyan Usulü Evlilik” filmi var. Üstün bir başyapıttır, seyrettiğinizde bayılırsınız. “Out of Africa”ya arada sırada gidip bakarım, bazı sahneleri hoşuma gider.


