Oyunculuk kariyerinden önce sporla şekillenen bir geçmişe sahip olan Ebru Şahin ile disiplin, zihinsel dayanıklılık, başarıya giden yolda kurduğu denge ve Cedi Osman’la birbirlerine nasıl destek oldukları üzerine konuştuk. Şahin, gücün gösterişten değil, insanın kendisiyle kurduğu ilişkiden doğduğunu anlatıyor.
Oyunculuk kariyeriyle tanınsa da Ebru Şahin’in hikâyesinde sporun ve disiplinin her zaman önemli bir yeri var. Yıllardır hayatının merkezinde tuttuğu hareket alışkanlığı ve bedenle kurduğu güçlü ilişki; bugün ekranda gördüğümüz duruşun da temelini oluşturuyor. Ancak onun anlattığı güç, yüksek sesle varlık gösteren bir güç değil. Daha çok denge, öz disiplin ve kişinin kendini tanımasıyla ilgili.
adidas iş birliğiyle, OGGUSTO, Magnet Quarterly ve KEIN ortaklığında hazırlanan bu özel projede Şahin ile sporun hayatına kattıklarını, zihinsel dayanıklılığın önemini, Avrupa Şampiyonası sürecini nasıl deneyimlediğini ve eşi Cedi Osman’la kurdukları görünmeyen ama güçlü destek sistemini konuştuk.
Ebru Şahin’in Spor Geçmişi ve Oyunculuk Kariyerine Etkisi

Ebru, senin hikâyende oyunculuktan da önce gelen bir fiziksel disiplin öne çıkıyor. BESYO eğitimin, binicilik, düzenli antrenmanlar… Aslında bedenle kurduğun ilişki bir performansın parçası değil, başlı başına bir dil. Oyunculukla spor arasındaki bu geçişte, bedeninin sana söylediği şeyler değişti mi? Yoksa hâlâ aynı yerden mi dinliyorsun onu?
Oyunculuk ve spor arasında görev teslimi gibi değil de daha iç içe, yumuşak bir geçiş oldu aslında benim için. Bedenimin bana söylediği şeyler temelde aynı kalsa da üslubu, tavrı ve anlayışı değişti. Eskiden daha net çizgilerde, daha performans odaklı ve keskin bir ritmin içindeyken; şimdi duyguların, kırılganlık ve zayıf noktaların da performatif bedenle işbirliği içinde; kurulan dünyaya, farklı karakterlere uyum sağladığı, esneme payı olan bir düzen bilincindeyim.
Cedi Osman ile İlişkilerinde “Training Partner” Olma Dengesi
Senin için “training partner” olmak nasıl bir şey? Bu sadece birlikte spor yapmak mı, yoksa birinin ritmine eşlik etmek, onun düştüğü yerde onun yerine nefes almak gibi daha görünmeyen bir tarafı da var mı? Cedi ile bu dengeyi nasıl kuruyorsun?
Benim için training partner olmak; anlamaya, öğrenmeye ve birbirimize destek olmaya gönüllü olduğumuz bir bağ gelişimi aramızda. Tabii ki birlikte spor yapmak, profesyonelliğin dışında sporu bir eğlence alanı olarak tutmak da çok keyifli ama fizikselden çok zihinsel bir training partnerliğinin daha kıymetli ve faydalı olduğuna inanıyorum ikimiz için de.
Daha görünmeyen, hissedilen kısmı aslında onun yerine nefes almak değil de, onun o nefesi zaten alabileceğini, düştüğünde kalkabileceğini ama her ayağın kaymasının da düşmek anlamına gelmediğini, aslında esnekliğimiz kadar kırılma payımız olduğunu hatırlatmak; bazen onun için “tavşan atlet” olup tempoyu ve ritmini ayarlamasına yardım edebilmek, her koşulda elini koyup soluklanabileceği bir omuz olabilmek ama bunu yaparken de dürüst bir gerçekliğin içinde objektif bir motivasyon katkısı verebilmek benim training partnerlik anlayışıma daha çok uyuyor.
Avrupa Basketbol Şampiyonası ve Tribündeki Destek Süreci


Bir sporcunun yanında olmak çoğu zaman tribünde başlıyor ama orada bitmiyor. Avrupa Şampiyonası boyunca sadece izleyen değil, sürecin içinde olan biriydin. O turnuva senin için nasıl bir deneyimdi? Birini desteklemek, özellikle de onun kırılgan ve güçlü anlarına aynı anda tanıklık etmek sana ne öğretti?
Bence bir sporcunun yanında olmak tribünde başlamıyor ama orada daha görünür oluyor. Asıl süreç ve destek tüm hayatına yayılmış olduğu için de tribünde bitmediği doğru. Avrupa Şampiyonası, tüm sporcuların yıllarca verdiği emeğin, adanmışlığın, inanılmaz bir zihinsel yükün ve sorumluluğun sahada bu kadar büyük bir ruha ve azme bürünmesinin, milli duygularla bütün bir ülkeye yaşattıkları tarif edilemez hislerin içimi yeşerttiği, coşkunun bağa bahçeye dönüştüğü bir serüvendi benim için.
Daha yakından şahit olabildiğim kısmıyla ise, tüm insani yanlarıyla; kırılganlıklara, kırgınlıklara, düşüş ve kalkışlara rağmen büyük bir aşkla işine sadık kalabilmenin ve tüm olumsuz tarafları da kucaklayıp pes etmemenin, kendine dahi yenilmemenin nasıl daha da güçlü bir insan var edebildiğini görmekti. Her duygunun bin bir türlü hâli, duygu yoğunluğundan gözümde yaştı hep. Bu kadar içinden deneyimleyebildiğim için her an her şeye hazırlıklı olmayı ve en uç duyguyu dahi metanetle ama inançla taşımayı; kolektif birliğin ne kadar güçlü ve etkili olabileceğini çok daha iyi öğrendim. Herkese kendi açısından kattıkları ve yaşattıklarıyla unutulmaz bir turnuva olduğunu düşünüyorum.
Ebru Şahin’in “Sessiz Güç” Felsefesi ve Stil Kodları


Senin enerjinde hep çok doğal bir güç var ama bu güç çok gürültülü değil. Daha çok içeriden gelen, kontrolü olan bir şey. Spor geçmişin bu “sessiz gücü” nasıl şekillendirdi? Ve bugün hayatının hangi anlarında hâlâ o disipline geri dönüyorsun?
Gücün bağıran bir şey olduğunu hiç düşünmedim. Bazen güçlü gördüğümüz kişilerin bağırması “güç tanımı” yanılsamasına neden olsa da içimde gücün gösteriş değil, bir iç dengenin ve iradenin sürdürülebilirliği olduğuna inanıyorum. Sporun büyük kısmı kafada başlıyor ve o mentalle bedenini de eğiterek ete kemiğe bürüyorsun. O anlamda sağlıklı, odaklanmış bir zihnin ve bedenin en büyük güç olduğunu düşünüyorum. Spor geçmişim bu gücü şekillendirmekten ziyade bu gücü bana verdi bence. Küçük yaşlarda bu disiplin ve düşünce yapısıyla yoğruldum ve karakterime de daha dengeli bir duruş ve sessiz bir mental anlaşma olarak yansıdı sanırım.
İmgelemenin büyüsüne de çok inanıyorum. Hayatın ritmi içinde koşarken bazen durup nefes almayı unuttuğum anlar oluyor ve nefessiz kaldığımda bocalamak daha kolay oluyor. Bu anları yakaladığımda başlangıç noktama yani spora, nefese, öz disipline geri dönüyorum. Nerede durup, nerede koşacağını, nerede nefesini ayarlayacağını bilmek; bazen nerede geri adım atacağına ve sonra sıçramak isteyip istemediğine karar vermek sporun sana verdiği en büyük hediyelerden biri. Kendini tanıma ve kendine sahip olma gücü.
adidas gibi bir markayla çalışırken, sadece bir görünümün değil bir tavrın parçası oluyorsun. Senin için adistar giymek bir “spor parçası” mı, yoksa gün içinde seni taşıyan bir ritim mi? O parçayla kendini en çok nerede hissediyorsun?

Benim için spor ayakkabı modellerini günün herhangi bir saatinde, herhangi bir kıyafetle giymek hayatımın normali. En şaşaalı kıyafetin altına bile uygun bir spor ayakkabı vardır diye düşünüyorum. Bastığım yer ve o yere ne ile ne kadar sağlam adım attığım benim için çok önemli. O yüzden adistar’ı da sporun bir parçası gibi değil; kendi ritminle bir bütünlük sağlayabildiğin sürece skinny bir elbiseyle de şık bir gecenin kurtarıcısı olarak da bir basketbol şortuyla da hayal edebiliyorum.
Günlük stiline baktığımızda da bu fiziksel geçmişin izlerini görmek mümkün; rahat ama bilinçli, sade ama karakterli. Senin için stil ne kadar performatif ne kadar içgüdüsel? Spor kültürü ve sokak dili senin stilini nasıl besliyor?
Ben stili içgüdüsel bir anlayışla ve karakterli parçalarla harmanlamayı daha çok seviyorum. Rahatlığı özensizliğe dönüştürmeden farklı tarzları bir araya getirmeyi, bana hareket ve kendim olabilme imkânı tanıyan kıyafetleri seviyorum. Tabii ki yerine göre giyinmeye özen göstersem de bir askı olmak değil, kendi formumla askıdaki kıyafet olmak beni daha çok yansıtıyor. Kıyafet ve stil benim şeklimi alsın, özgürlüğümü elimden almasın isterim.
*Bu içerik adidas iş birliğinde hazırlanmıştır.


