Dünya tarihi çoğu zaman başkentlerden, saraylardan ve büyük ordulardan anlatılır. Bana göre roman, tarihin ana metnine sığmayan hayatları sayfanın ortasına taşır. 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın “Her Kitap Bir Medeniyeti Yaşatır” temasından yola çıkarak dünyayı hangi kitaplardan öğrendiğimi yeniden düşünüyorum.

Çocukluğumun geçtiği evin koridorunda, rutubetten köşeleri kıvrılmış kocaman bir dünya haritası asılıydı. Akşamları ışığı yakar, parmağımı rastgele bir noktaya bastırır, o ülkenin adını yüksek sesle okurdum: Kolombiya, Nijerya, Bosna, Kore… İsimler kulağa hoş gelirdi ama hiçbiri bana bir şey anlatmazdı. Harita düz bir kâğıttı; üstünde dağlar vardı, nehirler vardı, fakat insan yoktu.
O haritaya bir gün insanlar yerleşti. Bunu coğrafya öğretmenim değil, romanlar yaptı. Bir kitap Nijerya’daki bir köyün davul sesini getirdi, bir başkası Bosna’daki bir köprünün üstünde dört yüz yıl bekletti beni. Parmağımın altındaki noktalar yavaş yavaş sokaklara, evlere, yüzlere dönüştü.
Uluslararası 16. Kocaeli Kitap Fuarı’nın programını okurken o koridor haritası yeniden gözümün önüne geldi. Fuar, Birleşik Krallık’tan Amerika’ya, Filistin’den Güney Kore’ye, İtalya’dan Bosna Hersek’e ve Kolombiya’ya uzanan yazarları Kocaeli’de buluşturuyor. 3 Ekim Cumartesi saat 14.00’te Akçakoca Salonu’nda ise İngiliz tarihçi Roger Crowley “Dünya Tarihini Roman Üzerinden Okumak” başlıklı özel oturumda okurlarla bir araya gelecek. Bu başlığı gördüğümde kendi kendime şunu sordum: Ben dünyayı gerçekten hangi kitaplardan öğrendim?
Bir Kitap, Bir Medeniyet

Bazı cümleler bir afişe sığar ama bir ömre sığmaz. Kocaeli Kitap Fuarı’nın bu yılki şiarını ilk okuduğumda uzun süre üzerinde düşündüm: “Her Kitap Bir Medeniyeti Yaşatır.”
İlk bakışta büyük bir iddia gibi görünüyor. Tek bir kitap koca bir medeniyeti nasıl yaşatabilir? Ama biraz daha yakından baktığımda bunun bir abartı değil, bir hakikat olduğunu düşünüyorum. Orhun Yazıtları olmasaydı ilk Türkçe cümlelerimizi nereden bilecektik? Dîvânu Lugâti’t-Türk’ün bugün bilinen tek nüshası kaybolsaydı, dilimizin bin yıl önceki hâlini kim anlatacaktı? Buradan şunu çıkarıyorum: Bazen bir medeniyetin hafızası, rafta unutulmuş tek bir cildin sağ kalmasına bağlıdır.
Fuar bu şiarı yalnızca afişte bırakmıyor. Tema metni, kültürel hafızanın gelecek kuşaklara aktarılmasını açıkça amaç olarak koyuyor; fuara özel hazırlanan “Soyut Vatan” ile “Geçmişi Kim Anlatır: Tarih, Roman, Hafıza” adlı yayınlar da bu amacın kâğıda dökülmüş hâli. Programdaki “Bir Tarih İnşası: Siyer-i Nebi” oturumu ise tek bir hayat hikâyesinin nasıl koca bir medeniyetin ortak metnine dönüşebildiğini hatırlatıyor. Kanaatimce bu başlık, şiarın en güçlü sağlaması.
3–11 Ekim’de Kocaeli Kongre Merkezi’nde yayınevlerinin, sahafların ve sivil toplum kuruluşlarının kuracağı rafların arasında dolaşırken bu cümleyi aklımda tutacağım. Çünkü her kitap, yalnızca yazarının değil, onu yazdıran bir dünyanın da sesidir.
Haritanın Kenar Notları
Dünya tarihi çoğu zaman merkezlerden anlatılır: başkentlerden, saraylardan, büyük ordulardan. Kitaplarda imparatorlukların sınırları renkli oklarla genişler, daralır. Fakat o okların altında kalan köyleri, göç yollarını, terk edilen evleri pek görmeyiz. Bana göre roman tam da o kenar notlarını yazar; tarihin ana metnine sığmayan hayatları sayfanın ortasına taşır.
Roger Crowley bir romancı değil, bir tarihçi. Ama 1453’ü, Akdeniz’in büyük deniz savaşlarını ya da Portekizlilerin Hint Okyanusu’na açılışını anlattığı kitapları, pek çok okurun bir roman gibi soluksuz okuduğu anlatılar. Burada dikkatimi çeken şu: İyi tarih yazarı ile iyi romancı aynı sorunun peşinde. İkisi de okura “Ne oldu?” sorusunun yanında “O gün orada olmak nasıl bir şeydi?” sorusunu da sordurmak istiyor. Surların iki yanındaki insanların korkusunu aynı ciddiyetle anlatabilen bir kalem, dünya tarihini bir zafer listesi olmaktan kurtarıyor.
Bir Köprünün Dört Yüz Yılı

Dünya tarihini roman üzerinden okumak denince ilk aklıma gelen kitap Ivo Andrić’in Drina Köprüsü’dür. Sokullu Mehmed Paşa’nın Vişegrad’da yaptırdığı köprü, romanın asıl kahramanıdır. On altıncı yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’na kadar köprünün üzerinden geçen kuşaklar değişir; imparatorluklar gelir, gider. Köprü ise yerinde durur, her şeyi görür, hiçbir şey söylemez.
Bu romanı okurken tarih kitaplarında birkaç sayfada geçilen dört yüz yılı bir kasabanın gündelik hayatından izledim. Düğünler, salgınlar, sel baskınları, köprünün ortasındaki kapiyada yapılan sohbetler… Buradan şunu çıkarıyorum: Bir coğrafyanın tarihini anlamak için bazen bir imparatorluğun değil, bir köprünün hikâyesini dinlemek yetiyor. Fuarda Bosna Hersek’ten gelen Amina Şeçeroviç’in okurlarla buluşacak olması da bu yüzden bana ayrıca anlamlı geliyor. Balkanlar’ın hafızası, bizim hafızamızdan hiç de uzak değil.
Granada’dan Roma’ya Bir Sürgün
Amin Maalouf’un Afrikalı Leo’su ise dünyanın bir ucundan öbür ucuna uzanan bir yolculuk. 1492’de Granada düştüğünde çocuk yaşta sürgüne çıkan Hasan el-Vezzan, Fas’tan Kahire’ye uzanan yollarda büyür, korsanlara esir düşer ve sonunda Papa’nın sarayında kendine yeni bir ad bulur. Roman, Akdeniz’in iki kıyısını birbirine düşman iki dünya olarak değil, birbirine sürekli temas eden, birbirinden beslenen komşular olarak gösterir.
Kanaatimce Maalouf’un asıl başarısı, bir insanın birden fazla kimliği aynı anda taşıyabileceğini tarihin içinden göstermesi. Ders kitapları medeniyetleri çoğu zaman kalın çizgilerle birbirinden ayırır. Roman ise o çizgilerin üzerinde yaşayan, iki dili de konuşan, iki kıyıyı da özleyen insanları anlatır. Dünya tarihi, biraz da bu sınır insanlarının tarihidir.
Hikâyeyi Kim Yazıyor?

Chinua Achebe’nin Parçalanma’sını ilk okuduğumda son paragrafta donup kalmıştım. Roman boyunca Okonkwo’nun köyünü, törenlerini, inançlarını, kavgalarını ve acılarını içeriden tanırız. Sonra İngiliz bölge komiseri devreye girer ve bütün bu yaşanmışlığı, yazmayı düşündüğü kitabın içinde belki bir paragrafa sığdırabileceğini düşünür.
Kitabın adı bile hazırdır: Aşağı Nijer’in İlkel Kabilelerinin Pasifikasyonu. Bana kalırsa buradaki asıl mesele, tarihin kim tarafından yazıldığı. Aynı olay, sömürgeci memurun defterinde bir “asayiş meselesi”, köylünün hafızasında ise bir dünyanın çöküşüdür. Achebe o tek paragrafı romanın tamamıyla cevaplıyor. Fuarın özel yayınlarından Geçmişi Kim Anlatır: Tarih, Roman, Hafıza’nın sömürgecilik meselesini romanlar üzerinden ele alması, bu açıdan bu oturumla çok güzel bir diyalog kuruyor. Gabriel García Márquez de Yüzyıllık Yalnızlık’ta benzer bir unutkanlığı anlatır.
Muz şirketinin grevci işçilere karşı giriştiği katliamdan sonra Macondo’da kimse olanları hatırlamak istemez; resmî anlatı, orada hiçbir şey yaşanmadığını söyler. Yalnızca bir kişi ölüleri unutmaz. Fuarın Kolombiya’dan bir yazarı, Silvana Paternostro’yu ağırlayacak olması, bana Latin Amerika’nın o büyülü ama bir o kadar da yaralı hafızasını hatırlatıyor.
Duvarlara Neden Vurmadılar?
Bir başka kısa ama sarsıcı roman, Gassan Kanafani’nin Güneşteki Adamlar’ı. Daha iyi bir hayat umuduyla bir su tankerinin tankına saklanıp çölü aşmaya çalışan üç Filistinli, sınır kapısındaki bürokratik gecikme yüzünden sıcaktan boğulur. Şoförün son sorusu, Filistin’in yakın tarihine dair yazılmış pek çok cilt kitaptan daha çok şey anlatır: “Neden tankın duvarlarına vurmadınız?”
Tam da bu nedenle bazı romanları yalnızca edebî metin olarak değil, birer tanıklık olarak okumak gerekiyor. Fuarda 7 Ekim’de düzenlenecek Filistin özel etkinliğinde Gazze’de yaşananları belgeleyen gazetecilerin tanıklıklarının konuşulacak olması, Kanafani’nin sorusunu bugüne taşıyor. Edebiyat bazen tarihe not düşer, bazen de tarihin kapısını yumrukla çalar.
Haritaya Yeniden Bakarken

O koridor haritası çoktan yok. Ama bugün bir dünya haritasına baktığımda artık yalnızca sınırları görmüyorum. Vişegrad’ın üstünde bir köprü, Granada’nın üstünde sürgün bir çocuk, Nijer’in kıyısında Okonkwo’nun köyü, Macondo’da unutulmaya direnen tek bir adam ve çölün ortasında durmuş bir su tankeri beliriyor. Harita, romanlarla birlikte nefes almaya başlıyor. Meseleye buradan baktığımda dünya tarihini roman üzerinden okumak, bana başkasının hikâyesini kendi dilimde dinlemek gibi geliyor.
Başka bir coğrafyanın acısını, sevincini, kaybını anlamak için oraya gitmek her zaman mümkün olmayabilir; ama bir roman bizi oraya götürebilir. Kocaeli’deki fuar koridorları bu yıl biraz da o eski dünya haritasına benzeyecek. Parmağımızı hangi ülkenin üstüne koyarsak koyalım, orada bizi bekleyen bir yazar, bir hikâye ve bir insan olacak.


