Bir Elbise, Bir Otomobil, Kocaman Bir Dünya: “Yüzyılın İzleri” Sergisinde Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 Detay

16.09.2026
Bir Elbise, Bir Otomobil, Kocaman Bir Dünya: “Yüzyılın İzleri” Sergisinde Gözden Kaçırmamanız Gereken 10 Detay

Yazı Boyutu:

Girişte bizi karşılayan Atatürk portresinden Türkiye’yi yola çıkaran otomobil ilanlarına, çocukların yaptığı büyüleyici resimlere… “Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat” sergisini büyük tarihin içinde saklanan küçük ayrıntıların peşine düşerek geziyoruz.

*Bu içerik Koç Topluluğu iş birliğinde hazırlanmıştır.

Bir Bakışta Yüzyılın İzleri Sergisi

SergiYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat
MekânYapı Kredi Kültür Sanat (İstiklal Cad. No:161, Beyoğlu/İstanbul)
KüratörlerDidem Yazıcı (Küratör), Zehra Begüm Kışla (Yardımcı Küratör)
Bitiş Tarihi29 Kasım
GirişÜcretsiz / Halka Açık

Bir yüzyılı tek bir sergiye sığdırmaya çalışınca tarihler, kurumlar, sanatçılar ve eserler arasında neye bakacağınızı şaşırmanız kaçınılmaz. Oysa sergiden çıktıktan sonra akılda her zaman büyük başlıklar kalmıyor. Bazen eski bir reklamın dili, bir çocuk resmindeki tuhaf ayrıntı ya da iki eserin birbirine bakacak biçimde yerleştirilmesi, yüz yıllık bir hikâyeyi uzun bir kronolojiden daha iyi anlatabiliyor.

Biz de Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat sergisini gezerken karşımıza çıkan her şeyi aynı dikkatle inceleyemedik -bazı eserlerin önünde ise beklediğimizden çok daha uzun süre kaldık. Bir elbise bizi Sadberk Hanım’ın koleksiyonculuk tutkusuna, eski bir Murat 124 ilanı Türkiye’nin değişen hayatına, oyuncak bir tren Rahmi M. Koç müzelerinin doğuşuna götürdü. Cumhuriyet’in İlk Yılı kitabındaki etkileyici haber ve makaleler ise ise sergi biter bitmez kitabı satın almak üzere aşağıdaki kitapçıya inmemize neden oldu.

Didem Yazıcı küratörlüğünde, Zehra Begüm Kışla’nın yardımcı küratörlüğünde hazırlanan ve 29 Kasım’a kadar Yapı Kredi Kültür Sanat’ta görülebilen sergiye bu kez baştan sona aktarılması gereken bir kurum tarihi olarak değil, OGGUSTO ekibinin gözünden küçük keşiflerle dolu bir seçki olarak bakıyoruz.


1 – Bir Portre ile Bir Elbisenin Sessiz Diyaloğu


Siyah beyaz bir fotoğrafta, koyu renk takım elbisesi içinde elleri cebinde duran ve kararlı bakışlarla doğrudan izleyiciye yönelen Mustafa Kemal Atatürk portresi, Koç Topluluğu'nun Yüzyılın İzleri sergisinde Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ruhunu yansıtıyor.
Serginin girişinde ziyaretçileri karşılayan Atatürk portresi, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan.
16 Teşrinisani (Kasım) 1925, “Haydar Bey arkadaşımıza”, Gazi M. Kemal

Serginin başlangıcında Ömer Koç Koleksiyonu’ndan siyah-beyaz bir Atatürk fotoğrafı bizi karşılıyor. Hemen karşısında ise Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonundan gelen bir dönem kıyafeti yer alıyor. Biri Cumhuriyet’in kuruluşunu temsil eden kamusal bir imge, diğeri artık orada olmayan bir bedenin gündelik hayatından kalmış kişisel bir eşya. Bu iki parçanın karşılaşması, serginin bütününde devam eden resmî tarih ile kişisel hafıza arasındaki ilişkiyi daha ilk anda kuruyor.

Bir cam vitrinde sergilenen, siyah manken üzerindeki döneme ait, turuncu kadife kumaş üzerine uzunlamasına bantlar ve işlemeli rozetlerle süslü, etek ucu fırfırlı şık bir elbise, Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonundan Koç Topluluğu'nun özel müzecilik ve kültürel miras alanındaki Yüzyılın İzleri'ni gözler önüne seriyor.
Sadberk Hanım Müzesi’nden gelen bu zarif elbise Cumhuriyet kadınlarının dönemsel zevklerini özetliyor.
Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Elbisenin önünde durduğumuzda dikkatimizi yalnızca kumaşı, işlemesi ya da dönemin modası çekmiyor. Bu parça, Sadberk Koç’un yıllar boyunca topladığı geleneksel kadın kıyafetlerini, işlemeli kumaşları, porselenleri ve tarihî objeleri de temsil ediyor. Onun kişisel merakıyla oluşan koleksiyon, vefatından sonra Koç Ailesi’nin ortak emeği ve kızı Sevgi Gönül’ün öncülüğünde, 1980’de kurulan Türkiye’nin ilk özel müzesi Sadberk Hanım Müzesi’nin temelini oluşturuyor.

Siyah beyaz bir stüdyo portresinde, koyu renk başörtülü, desenli ceketli ve kelebek motifli kolyeli bir kadın, dikkatli bakışlarıyla doğrudan izleyiciye yönelmiş, ellerini ahşap bir sehpaya nazikçe dayamış, bu eser Yüzyılın İzleri başlığı altında Koç Topluluğu'nun geçmişini yansıtan bir görsel olarak sunuluyor.
Sadberk Hanım, 1920’ler.
Koç Holding Kurumsal Arşivi

Dolayısıyla karşımızdaki yalnızca geçmişten kalmış güzel bir giysi değil. Türkiye’de özel müzeciliğin ilk somut adımlarından birinin, bir kadının seçtiği nesneleri koruma arzusuyla atıldığını hatırlatan sessiz bir belge.


2 – Türkiye’yi Yola Çıkaran Otomobiller


Siyah beyaz, Bayan Murat başlıklı eski bir Murat 124 otomobil reklamında, direksiyon başında gülümseyen genç bir kadın, Yüzyılın İzleri sergisinde Koç Topluluğu'nun Türkiye'nin değişen yaşam biçimine olan etkisini ve dönemin özgürleşen kadın imajını vurguluyor.
Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi Arşivi’nden bir Tofaş reklamı.
Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Sergide otomobiller yalnızca endüstriyel tasarım örnekleri olarak karşımıza çıkmıyor. Vehbi Koç’un Ankara’da otomobillerin önünde çekilmiş erken dönem fotoğraflarından eski gazete ilanlarına uzanan görsel hat, Türkiye’nin hareketlilik ve modern hayatla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini de gösteriyor.

Siyah beyaz vintage bir reklamda, TOFAŞ fabrikasının montaj hattında ilerleyen Murat 124 gövdeleri ve çalışanlar, Türkiye otomotiv sanayiinin gelişimini ve Koç Topluluğu'nun Yüzyılın İzleri sergisindeki Türkiye'nin değişen yaşam biçimine katkısını gözler önüne seriyor.
Tofaş Bursa Anadolu Arabaları Müzesi arşivinden Tofaş reklamı.
Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

1966’da satışa sunulan Anadol, Türkiye’nin seri üretilen ilk yerli otomobili olarak bu hikâyenin en önemli dönemeçlerinden biri. Ancak bizim özellikle durup incelediğimiz parçalar, Murat 124’ün eski reklamları oluyor. Dönemin reklam metinleri yalnızca bir otomobilin teknik özelliklerini anlatmıyor; ailece yola çıkmayı, şehirden uzaklaşmayı, yeni bir özgürlük ve hareket alanına kavuşmayı da vaat ediyor.

Bu ilanlara bugün bakınca otomobilin yalnızca ulaşım aracı olmadığını daha açık biçimde görebiliyoruz. Her biri Türkiye’de değişen yaşam biçiminin, büyüyen şehirlerin, yeni yolların ve insanların başka yerlere ulaşma arzusunun küçük birer zaman kapsülü. Tofaş Anadolu Arabaları Müzesi’nin yıllar sonra bu araçları ve reklamları bir araya getirmesi ise sanayi tarihini makineler kadar, o makinelerin insanlarda uyandırdığı hayaller üzerinden de koruyor.


3 – Sanat Tarihine İz Bırakan Yarışmalar


Geniş ve aydınlık bir sergi salonunda, beyaz duvarlarda asılı duran farklı boyutlarda soyut ve figüratif tablolar, cam vitrinlerde sergilenen heykeller ve modern sanat eserleri arasında, Koç Topluluğu ve Sanat sergisinin Yüzyılın İzleri temasını yansıtan eserleri inceleyen bir ziyaretçi.
Fotoğraf: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık için Koray ŞentürkYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Resim, bale süiti, halk oyunları, afiş, fotoğraf, pul, tiyatro… Serginin kronolojisinde ilerledikçe kültür ve sanata verilen desteğin ne kadar farklı alanlara uzandığını görüyoruz. Bu yaklaşımı anlamak için Koç Topluluğu’nun kurucusu Vehbi Koç’un “Ülkem varsa ben de varım” sözünü hatırlamak yeterli. Kurumların gelişimini ülkenin geleceğinden ayrı düşünmeyen bu anlayış, kültürel hayata katkıyı da toplumsal sorumluluğun bir parçası olarak görmeye davet ediyor.

Yapı Kredi Bankası’nın kurucusu Kâzım Taşkent’in sözleri de bu sorumluluğun kültür ve sanattaki karşılığını anlatıyor: “Bizim gibi kurumların iki görevi vardır. Bir, iştigal ettiği alandaki sorumlulukları, ikincisi de halka karşı sorumlulukları. Biz ikinci kısım için kültür sanatı seçtik.”

Bu yarışmaların amacı yalnızca başarılı sanatçıları ödüllendirmek değil, insanları sanat üretmeye, bir konu üzerine düşünmeye ve kültürel hayatın parçası olmaya davet etmekti. 1954’te “İş ve İstihsal” temasıyla düzenlenen resim yarışmasının Aliye Berger’in yağlı boya çalışması “Güneşin Doğuşu”nu sanat tarihine kazandırması, bu yaklaşımın en çarpıcı sonuçlarından biri.

Berger’in birinciliği dönemin sanat çevrelerinde büyük tartışma yaratmış olabilir ancak bugün geriye bakınca yarışmanın asıl önemi daha iyi anlaşılıyor. Bazen bir kurumun açtığı çağrı, yalnızca bir yarışmanın kazananını değil, sanat tarihinin sonraki sayfalarını da belirleyebiliyor.


4 – Birbirinden Güç Alan Kadınlar


Aliye Berger’in “Güneşin Doğuşu” tablosu, yarışmanın yarattığı tartışma ve sanatçının hikâyesi nedeniyle serginin doğal çekim noktalarından biri. Ancak eserin önünden ayrılırken karşı duvara da bakmak gerekiyor. Aynı yarışmaya katılan Eren Eyüboğlu’nun resmiyle kurulan görsel ilişki, iki eseri tek başlarına taşıdıkları anlamın ötesine geçiriyor.

Beyaz duvarlı modern bir galeride, solda soyut resimler ve şehir hayatından fotoğraflar, ortada cam vitrinlerde heykeller ve antik eserler, sağda ise Aliye Berger'in kalabalık figürlü ve büyük ağaçlı ünlü tablosu dahil olmak üzere Koç Topluluğu ve Sanat sergisinden çeşitli dönemlere ait sanat eserleri dikkat çekiyor.
Fotoğraf: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık için Koray ŞentürkYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Biz kendimizi bir süre bu iki duvarın arasında, bir resimden diğerine dönerek bakarken bulduk. Bu karşılaşma, serginin farklı bölümlerine yayılan sanatçı kadınların izini sürme isteği de uyandırıyor. Mihri Müşfik’in 1920’lerden kalan otoportresi, Müfide Kadri’nin çalışmaları ve Sabiha Bozcalı’nın Yurt Gezileri kapsamında ürettiği eserler aynı hattın önceki duraklarını oluşturuyor.

Kronolojide karşımıza çıkan 1995 tarihli İzler sergisi ise bu hattı yakın geçmişe taşıyor. Tomur Atagök, Canan Beykal, Candeğer Furtun, Gülsün Karamustafa, Nur Koçak, Füsun Onur ve Hale Tenger gibi farklı kuşaklardan sanatçı kadınları bir araya getiren sergi, kadınların sanat tarihindeki yerini tek seferlik bir başlık olmaktan çıkarıyor.

Duvarların nasıl düzenlendiği, bir sergide hangi eserlerin merkeze, hangilerinin birbirinin karşısına yerleştirildiği de anlatının parçası. Aliye Berger ile Eren Eyüboğlu’nun arasında durduğumuz o an, bunu sergide en güçlü biçimde hissettiğimiz karşılaşmalardan biri oluyor.


5 – Bir Oyuncak Trenin Açtırdığı Müzeler


Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat sergisinden bir kesit sunan bu görselde, mavi duvara asılı kronolojik panolar ve çeşitli sanat eserleri ile tarihî görsellerin önünde, cam vitrinlerde eski bir otomobil modeli ve lokomotif maketi titizlikle sergileniyor.
Fotoğraf: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık için Koray ŞentürkYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Rahmi M. Koç Müzesi denildiğinde akla otomobiller, tekneler, uçaklar ve büyük makineler geliyor. Oysa bu geniş koleksiyonun başlangıcında çok daha küçük bir nesne var: Vehbi Koç’un oğluna Almanya’dan getirdiği elektrikli oyuncak tren.

Rahmi M. Koç, müzenin kuruluş hikâyesini anlatırken çocukluk yıllarında başlayan bu ilgisinin zamanla nasıl büyüdüğünü şu sözlerle aktarıyor: “Ne evlerimde ne bürolarımda ne de depolarımda yer kaldı.”

Taş bir binanın önünde, Güneşli bir günde, kırmızı tekerlekli, kasnaklı ve zincirli karmaşık gri metal bir endüstriyel makine düzeni, Koç Topluluğu’nun Yüzyılın İzleri sergisi kapsamında endüstriyel mirasın ve sanayi tarihinin nasıl korunup sergilendiğini gözler önüne seriyor.
Ayvalık Rahmi M. Koç Müzesi
Fotoğraf: Ali Konyalı, Tarkan KutluYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Kişisel bir merakın kamusal bir müzeye dönüşmesi, Koç ailesinin koleksiyonculuk anlayışındaki belirgin eğilimlerden birini ortaya koyuyor. Toplanan nesneler bir depoda ya da yalnızca aile üyelerinin görebileceği özel mekânlarda kalmak yerine, başkalarının da inceleyebileceği ve kendi hikâyeleriyle ilişki kurabileceği kurumlara dönüşüyor.

1994’te Lengerhane’de açılan İstanbul Rahmi M. Koç Müzesi’nin Hasköy Tersanesi’yle genişlemesini daha sonra Ankara, Cunda ve Ayvalık’taki müzelerin açılmasını bu küçük trenin uzayan rayları gibi düşünmek mümkün. Müzelerde korunan her otomobil, tekne ve makine, endüstriyel tarihin yalnızca teknik gelişmelerden değil, insanların nesnelerle kurduğu duygusal bağlardan da oluştuğunu gösteriyor.


6 – Cumhuriyet’in İlk Yılına Gündelik Hayattan Bakmak


Serginin sonlarına doğru karşımıza çıkan “Cumhuriyet’in İlk Yılı” sergisi, 29 Ekim 1923’ten 28 Ekim 1924’e kadar geçen 365 günü dönemin gazeteleri, ilanları ve gündelik hayatından haberlerle anlatıyordu. Genelde önce sergi düzenlenir, ardından kitabı basılır ama bu kez önce kitap olarak hazırlanan çalışma, daha sonra aynı isimli sergiye dönüşmüş.

Cumhuriyet’in İlk Yılı (29 Ekim 1923 – 29 Ekim 1924) kitabını bu kadar etkileyici yapan şey, bu dönemi yalnızca siyasi kararlar, inkılaplar ve resmî törenler üzerinden anlatmaması. Kahvehaneler, vapur ilanları, seyahat haberleri, şehir hayatının küçük meseleleri ve bugün okuduğumuzda inanması güç hadiseler de aynı tarihin içinde yer alıyor.

Yüzyılın İzleri sergisinde yer alan ve kırmızı bir fon üzerinde Cumhuriyet'in İlk Yılı başlığıyla öne çıkan, Atatürk, resmi törenler, günlük yaşamdan kesitler, spor etkinlikleri ve dönemin ulaşım araçlarını gösteren siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir kitap kapağı.

Kitap, Cumhuriyet’in ilk yılını büyük anlatının içinden değil, o günlerin akıp giden hayatından takip etmeyi mümkün kılıyor. İnsanların vapura yetiştiği, ilan verdiği, seyahat planladığı ve ertesi sabah gazetede şehrin küçük gündemlerini okuduğu bir döneme yaklaşıyoruz. Tarihin yalnızca büyük isimler ve dönüm noktalarından oluşmadığını hatırlatan bu ayrıntılar, Cumhuriyet’in ilk yılını daha canlı ve sahici bir yerden düşünmeye davet ediyor.


7 – İki Bin Yıllık Bir Baş Kime Bakıyor?


Yüzyılın İzleri sergisinden bir parça olan, dolgun yanaklara, kıvırcık saçlara ve boş göz yuvalarına sahip yaklaşık iki bin yıllık koyu renkli Helenistik çocuk başı heykeli, şeffaf bir kaide üzerinde çağdaş sanat eserleriyle kurduğu beklenmedik diyalogla Koç Topluluğu ve sanat anlayışını vurguluyor.
MÖ 2. yüzyıla tarihlenen, Hellenistik Dönem’den kalma bronz çocuk heykeli başı.
Sadberk Hanım MüzesiYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Serginin en beklenmedik karşılaşmalarından biri, yaklaşık iki bin yıllık Helenistik çocuk başı ile Vahap Avşar’ın çağdaş eseri arasında kuruluyor. Küçük başın bakışlarının karşısındaki yapıtlara yönelmesi, iki farklı zamanın ve sanat anlayışının aynı mekânda kısa süreliğine buluşmasını sağlıyor.

Bu yerleşim, Yüzyılın İzleri’nin yalnızca kronolojik bir sergi olmadığını gösteren ayrıntılardan biri. Sadberk Hanım Müzesi’nden, kişisel koleksiyonlardan ve çağdaş sanat kurumlarından gelen parçalar yan yana geldiklerinde, kendi dönem ve işlevlerinin ötesinde yeni anlamlar üretiyor.

Sagalassos antik kentindeki Koç Topluluğu tarafından desteklenen arkeoloji çalışmalarının bir parçası olarak, güneşli bir günde, yivli uzun bir sütun ile başını kaldırmış çıplak bir erkek figürü ve yanındaki hayvan heykeline sahip, işlemeli mermer bir tapınak kalıntısının göründüğü bu yapı, Yüzyılın İzleri sergisinin geçmişle bugün arasındaki köprüsünü simgeliyor.
Sagalassos Antik Kenti’nden bir görünüm.
Fotoğraf: Bruno Vandermeulen Danny VeysYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Helenistik başın önünde durmak bize Koç Topluluğu’nun arkeoloji alanındaki çalışmalarını da hatırlatıyor. Aphrodisias ve Sagalassos kazılarına verilen destek, Klaros’taki belgeleme ve koruma çalışmaları, deniz arkeolojisi araştırma merkezleri ve Anadolu uygarlıklarına ilişkin yayınlar aynı yaklaşımın farklı parçaları.

Buradaki mesele yalnızca toprağın altından bir eser çıkarmak değil; onunla ilgili bilgiyi üretmek, belgelemek, korumak ve yayımlamak. İki bin yıllık bir çocuk başının bugün çağdaş bir sanat eserine bakıyormuş gibi görünmesi de geçmişin ancak bugünün sorularıyla yeniden karşılaştığında yaşamaya devam ettiğini düşündürüyor.


8 – “Büyükler Sizin Gibi Resim Yapamazlar!”


Yüzyılın İzleri sergisi içeriğiyle uyumlu, siyah beyaz bir fotoğrafta örgülü saçlı küçük bir kız çocuğu, çocukların sabırsızlıkla beklediği Doğan Kardeş dergisinin reklam panosunu ciddi bir ifadeyle tutarken görülüyor, bu görsel Koç Topluluğu'nun kültürel katkılarının ve geçmişe dair izlerinin çocuk gözünden yansımalarını sunuyor.
Doğan Kardeş dergisi reklam afişi, 1945.
Yapı Kredi Tarihi ArşiviYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Sergideki çocuk resimleri ilk bakışta renkli ve naif çalışmalardan oluşan küçük bir bölüm gibi görünebilir. Biraz yakından bakınca ise her birinin yapıldığı dönemin dünyasını çocukların gözünden kaydeden tarihsel belgeler olduğu fark ediliyor.

Doğan Kardeş’in düzenlediği yarışmalarda çocuklardan ailelerini, yaşadıkları şehirleri, hayvanları ve makineleri resmetmeleri isteniyor. 1949’daki karikatür yarışmasının konusu ise başlı başına bir çocuk hayali: Hindistan Başbakanı Nehru Türk çocuklarına bir fil hediye etse, çocuklar onu İstanbul’da nasıl karşılardı?

Yüzyılın İzleri sergisinden bu renkli çocuk resminde, dağlık bir kırsal peyzajda, işlenmiş tarlalar ve bir köy manzarası önünde, iki at arabası ile yürüyen insanlar ve aralarında yere düşmüş bir figür, dönemin gündelik yaşamından canlı bir kesit sunarak tarihin küçük ayrıntılarını çocuk gözüyle yansıtıyor.
Çocuk Resim Yarışması’nın kazananı Aylin Tanyeli’nin etkileyici resmi.
Yapı Kredi Tarihi ArşiviYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Yarışmaların jüri üyeleri çocukları yetişkinlerin sanat anlayışını taklit etmeye yönlendirmek yerine onlara şöyle sesleniyor: “Büyükler sizin gibi resim yapamazlar! İçinizden nasıl doğarsa kendi eserinizi öyle yaratınız.”

Çocuk resimlerinin önünde biraz vakit geçirince serginin anlattığı yüz yılın yalnızca yetişkinler tarafından kaydedilmediğini anlıyoruz. Çocuklar da gördükleri şehirleri, makineleri, aileleri ve hayvanları kendi dilleriyle aynı arşive eklemiş.


9 – Bir Şapel Nasıl Kitaplığa Dönüştü?


Cunda'da, açık mavi gökyüzü altında, taş duvarlı eski bir şapelden dönüştürülmüş Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı ile ona bitişik, kolları görünen yel değirmeni, Koç Topluluğu'nun kültürel mirası yeniden hayata geçirme çabasının güzel bir örneği olarak Yüzyılın İzleri sergisindeki yerini alıyor.
Yüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

Koç’un kültür ve sanatla kurduğu ilişkinin önemli bir bölümünü, artık ilk işlevini yerine getiremeyen tarihî yapılara yeni bir hayat kazandırmak oluşturuyor. Bu yaklaşımın en şiirsel örneklerinden biri Cunda’daki Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı.

Bugün kitaplık olarak kullanılan Agios Yannis Şapeli ile yanındaki yel değirmeni, 15. yüzyılda inşa edilen bir manastır kompleksinin parçalarıydı. Nüfus mübadelesinin ardından sahipsiz kalarak zaman içinde harap olan yapılar, Rahmi M. Koç’un girişimiyle restore edildi. Muhtar Kent’in babası Büyükelçi Necdet Kent’e ait 1.300’ü aşkın kitabı bağışlamasıyla şapel 2007’de bir kitaplığa dönüştü ve Sevim ile Necdet Kent’in adını aldı.

Burada restorasyon, bir yapıyı geçmişteki görüntüsüne döndürmekten ibaret değil. Eski şapel, korunduğu kadar yeniden kullanılan, insanların içine girebildiği, okuyabildiği ve vakit geçirebildiği yaşayan bir mekâna dönüşüyor.

Lengerhane’nin sanayi müzesine, Hasköy Tersanesi’nin kültür mekânına, Cunda ve Ayvalık’taki tarihî yapıların müze ve kültür mekânlarına dönüşmesinde de benzer bir düşünce var. Bir yapıyı korumanın en etkili yollarından biri, onu geçmişin dekoru olarak dondurmak değil; bugünün hayatına yeniden dahil etmek.


10 – Şehrin İçine Bırakılan Sanat


Seçkimizin son detayı için serginin duvarlarından dışarı çıkmak gerekiyor. Çünkü Koç’un sanatla ilişkisinin bazı izleri müzelerde değil, İstanbul’un meydanlarında, parklarında ve binalarının üzerinde karşımıza çıkıyor.

Ugo Rondinone'nin Buradan Nereye Gidiyoruz? başlıklı neon heykeli, koyu mor bir arka plan üzerinde gökkuşağı renkli harflerle kemer şeklinde durarak Koç Topluluğu'nun İstanbul Bienali'ne armağan ettiği kalıcı sanat eserleri ve Yüzyılın İzleri sergisindeki şehrin içine bırakılan sanatı temsil ediyor.
İstanbul Bienali ardından şehre hediye edilen eserlerden biri: Ugo Randinone, “Buradan Nereye Gidiyoruz?”, 1999/2017
Fotoğraf: Onur DoğanYüzyılın İzleri: Koç Topluluğu ve Sanat kitabından

1973’te Cumhuriyet’in 50. yılı için Şadi Çalık’a sipariş geçilen ve İstanbul’a armağan edilen anıt, gökyüzüne doğru yükselen 50 çelik borudan oluşuyor. Galatasaray’daki Yapı Kredi binasının önünde duran ve çoğumuzun her gün önünden geçerken yeterince dikkatli bakmadığı eser, Cumhuriyet’in her yılına bir çizgi ayırıyor.

Siyah beyaz fotoğrafta, Sadi Çalık'ın modern ve soyut Cumhuriyet 50. Yılı Anıtı, üzerinde YAPI VE KREDİ BANKASI yazan yüksek bir binanın önünde, eski model arabaların ve birkaç yayanın bulunduğu bir şehir caddesinde yer alıyor.
Cumhuriyet’in 50. Yılı Anıtı – Şadi Çalık, 1973

Koç Holding ve İstanbul Bienali, 2017’den bu yana her bienal sonunda İstanbul’a kalıcı bir eser armağan ediyor. İlk eser, Ugo Rondinone’nin Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nin çatısına yerleştirilen “Buradan Nereye Gidiyoruz?” adlı neon heykeli. Bunu 2019’da Monster Chetwynd’in Maçka Sanat Parkı’nda çocukların içine girip oynayabildiği “Gorgon’un Oyun Alanı” ve 2022’de Ayşe Erkmen’in Balat’taki Akşemsettin Parkı’na yerleştirilen “Haliç Haliç’te” eseri izliyor. 2025’te şehre armağan edilen Khalil Rabah’ın “Kırmızı Rotavesait” eseri ise Artİstanbul Feshane Bahçesi’nde sergileniyor.

Bu eserleri önemli kılan, sanatın karşısında nasıl davranılması gerektiğini belirleyen müze kurallarının dışına çıkmaları. Bir çocuk Gorgon’un içinden kayabiliyor, yoldan geçen biri Rondinone’nin sorusuyla tesadüfen karşılaşabiliyor. Sanatı görmek için sergiye gitmeyen insanlar bile gündelik hayatlarının içinde onunla aynı alanı paylaşabiliyor.

Çıkarken unutmayın: Yapı Kredi Kültür Sanat’ın önündeki İlhan Koman imzalı “Akdeniz” heykeline ve hemen yakınındaki Şadi Çalık eserine bakmadan İstiklal Caddesi’ne karışmayın. Serginin anlatısı aslında binanın dışında da devam ediyor.

Zeynep Merve Kaya
Zeynep Merve Kaya Tüm Yazıları
white banner
Popüler Yazılar
İlgili Yazılar
white banner
Daha keyifli ve kişiselleştirilmiş bir OGGUSTO deneyimi için