Defne Arıkoğlu ve Yasmin Karamolla ortaklığıyla kurulan Deya’nın tasarım diline, üretim yaklaşımına ve camdan mobilyaya uzanan yaratım sürecine yakından bakıyoruz.
2023 yazında kurulan Deya, çocukluk arkadaşlığına dayanan güçlü bir estetik ortaklığın ürünü. Amerika’da iletişim ve pazarlama eğitimi alan Defne Arıkoğlu ile Central Saint Martins ve Regents geçmişine sahip Yasmin Karamolla, farklı disiplinlerden beslenen bakış açılarını tek bir tasarım dilinde buluşturuyor.
Cam objelerle başlayan bu yolculuk, kısa sürede mobilyaya uzanarak kendi yaşam dünyasını kuran bir tasarım evine dönüşmüş. Cesur, sıcak ve karakterli parçalarıyla Deya, heykelsi formlarla gündelik hayat arasında incelikli bir denge kuruyor. Her tasarımda kusuru bir zayıflık değil, ruhun bir parçası olarak gören marka, yaşanabilir ama güçlü bir estetik öneriyor.
Deya bugün sadece dekorasyon, obje ve mobilya tasarlamıyor; evlere neşe, enerji ve kişisel bir hikaye taşıyan bütüncül bir atmosfer inşa ediyor. Gelin beraber Deya’yı yakından tanıyalım.
Röportaj: Rana Korgül
Evde iyi hissetmenin temelini farklı bir açıdan ele alan bu yazı da ilginizi çekebilir.
Öncelikle sizleri tanımak isteriz. Eğitiminiz?

Defne: İletişim ve pazarlamayı Amerika’da okudum. Ardından IE University’den iç mimarlık kursu aldım. Bugün Deya’da hem marka stratejisine hem de tasarım kararlarına aynı anda bakabilmemi sağlayan şey bu iki alanın birleşimi. Tasarımın sadece “görünüş” değil, bir yaşam kurgusu olduğunu bu süreçte daha iyi öğrendim.
Yasmin: Central Saint Martins’de bir sene moda tasarımı okudum, sonrasında Regents’tan mezun oldum. Moda eğitimi bana formun ritmini, ölçünün gücünü ve detayın karakter yaratmadaki rolünü öğretti. Deya’da cam ve mobilya tasarlarken de aynı refleksle ilerliyorum. Parçaların hem güçlü bir duruşu hem de evde doğal bir yeri olmasına önem veriyoruz.
Siz nasıl bir araya geldiniz ve böyle bir marka kurma fikri doğru?
Deya’yı 2023 yılının yazında kurduk. Biz aslında çocukluk arkadaşıyız ve Deya’yı da çok organik bir şekilde kurduk. Estetik olarak zaten benzer bir dili seviyor, yaşadığımız alanlarda bizi heyecanlandıracak parçalar arıyorduk. Zamanla fark ettik ki hem renkli hem de şık, karakter sahibi ama aynı zamanda yaşanabilir parçalar bulmakta zorlanıyoruz.
Biz daha neşeli, güçlü ve gündelik hayata karışabilen bir tasarım dili görmek istiyorduk. Deya biraz da bu boşluktan doğdu. Kendi dünyamızı kurarken, başkalarının evine de karakter ve ruh taşıyabilecek bir marka yaratmak istedik.

Deya neler yapıyor? Neler tasarlıyor? Ne zaman kuruldu?

Deya, ağırlıklı olarak üfleme cam parçalar, mobilyalar ve ev yaşamına ait parçalar tasarlayan bir marka. Vazolar, servis objeleri, sehpalar, oturma parçaları, sandalyeler gibi gündelik hayata dahil olan ama aynı zamanda bir karakter taşıyan ürünler üretiyoruz. Başlangıçta cam objelerle çıktık; zamanla bu dilin mekana yayılmak istediğini fark ettik ve mobilyaya geçtik. Deya’yı bir obje markasından çok, kendi yaşam dili olan bir tasarım evi gibi görüyoruz.
Deya’nın dünyasını üç kelimeyle tarif etmeniz gerekse bu kelimeler ne olurdu?
Cesur, sıcak, karakterli.
Cam çok canlı bir malzeme; bazen siz yön veriyorsunuz, bazen o size kendi yolunu gösteriyor
Markanızın isminde kısa, güçlü ve akılda kalan bir tını var. “Deya” sizin için bir kelimeden çok bir karakter mi? Nasıl bir karakter?
Yasmin: Deya ismi Defne ve Yasmin’in birleşiminden çıkıyor. İlk marka kurma fikrini konuştuğumuz gün gülerek bu isim birleştirme fikrini ortaya atmıştım. Sonrasında farklı opsiyonlar da düşündük ama zamanla en çok bizi yansıtan şeyin bu olduğuna karar verdik. Hem bize ait hissettiriyor hem de kısa olduğu için akılda çok kolay kalıyor.
İlk başta camlarınızla sizi tanıdık. Camla çalışmak biraz büyü gibi, malzeme bir noktada kontrolünüzden çıkabiliyor. Bu belirsizlik size ne hissettiriyor? Mesela korku mu yoksa tasarımın en heyecanlı kısmı mı?
Defne: Bence tam da en heyecanlı kısmı. Cam çok canlı bir malzeme. Bazen siz yön veriyorsunuz, bazen o size kendi yolunu gösteriyor. Elbette içinde risk var, çünkü milimetrik bir değişim bile sonucu etkileyebiliyor ama o belirsizlik bizi korkutmaktan çok canlı tutuyor. Bir parçada el izini, anı, hatta küçük sürprizleri hissedebilmek bize çok kıymetli geliyor.
Tasarım süreciniz genelde nerede başlıyor: bir renk, bir form, bir malzeme ya da tamamen günlük hayattan gelen küçük bir an mı?

Yasmin: Tasarım süreci bizde çoğu zaman çok doğal gelişiyor. Genelde önce “biz ne görmek isterdik, evimizde nasıl bir parça olsun isterdik?” diye düşünüyoruz. Sonra onu farklı kılacak detaylar devreye giriyor. Günlük hayattaki küçük şeyler çok ilgimizi çekiyor; bir kumaşın dokusu, bir formun kıvrımı, bir objenin verdiği his…
Bazen sadece çok hoşumuza giden bir kumaştan yola çıkıp onun etrafında bir tasarım kurmaya karar veriyoruz. Yani başlangıç noktası her zaman çok hesaplanmış bir yerden değil, daha içgüdüsel ve gerçek bir yerden geliyor.
Bizim için en önemli şey objenin sadece bakılan değil yaşanan bir şey olması
Deya parçaları çoğu zaman küçük heykeller gibi görünüyor ama aynı zamanda gündelik hayata ait. “Objenin sanata yaklaşması” ile “kullanılabilir kalması” arasındaki çizgiyi nasıl koruyorsunuz?
Defne: Bizim için en önemli şey objenin sadece bakılan değil yaşanan bir şey olması. Bir parça görsel olarak güçlü olabilir ama eğer evin içinde bir yere oturmuyorsa eksik kalıyor. O yüzden tasarım yaparken hep şu soruyu soruyoruz: Bu ürün sadece güzel mi, yoksa gerçekten bir hayata karışabiliyor mu? Heykelsi olmasını seviyoruz ama kullanım hissini hiçbir zaman ikinci plana atmıyoruz.
Markanız cam objelerle başlasa da kısa sürede mobilyaya genişledi. Bir objeden bir mekanın parçası olmaya uzanan bu geçiş nasıl gelişti?
Bu geçiş bizim için çok doğal oldu ama başta gözümüzde büyük bir adım gibi görünüyordu. Deya henüz sadece 6 aylık bir markayken Maison & Objet’ye katıldık ve orada Honey ile Poppy sandalyelerimizi de sergiledik. Açıkçası mobilya tarafında bu kadar hızlı ve güçlü bir ilgi göreceğimizi beklemiyorduk.
Orada aldığımız reaksiyon, bize bu dili büyütmemiz gerektiğini net bir şekilde gösterdi. Sonrasında da koleksiyonu genişletme kararı aldık. Camla başlayan dünyamızın aslında mekana yayılmak istediğini fark ettik.

Cam ile mobilya aslında iki farklı ölçek: biri daha heykelsi ve küçük, diğeri mekanın mimarisine dokunuyor. Ayrıca, cam ve mobilya arasında ilginç bir gerilim var: biri kırılgan, diğeri daha yapısal. Bu iki dünyayı bir araya getirirken nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Yasmin: O gerilimi seviyoruz aslında. Camın kırılganlığıyla mobilyanın yapısallığı arasında çok güzel bir karşıtlık var. Biri daha şiirsel, diğeri daha yer tutan bir dil konuşuyor. Biz bu iki dünya arasında ortak olan şeye odaklanıyoruz: form, oran ve his. Malzemeler farklı olsa da parçaların taşıdığı ruh aynı olduğunda koleksiyon kendi içinde dengeleniyor.
Tasarım dilinizi, tasarım felsefenizi de duymak isteriz…
Defne: Tasarımda bizi en çok ilgilendiren şey bir parçanın hem karakterli hem de zamansız olabilmesi. Çok “kusursuz” görünen şeyler bize bazen uzak geliyor. Bir objenin içinde hayat olması, biraz sürpriz taşıması, biraz duygu bırakması hoşumuza gidiyor. Deya’da tasarım form, malzeme ve hissin dengesiyle kuruluyor. Amacımız sadece eşya üretmek değil, insanın yaşadığı alanla daha duygusal bir bağ kurmasını sağlamak.
Bir mobilya tasarlarken ilk düşündüğünüz şeyler arasında form, konfor, malzeme ve o parçanın evde yaratacağı atmosfer olmalı. Deya mobilyalarında dikkat çeken güçlü silüetler neler?

Yasmin: Bizim için silüet çok önemli. Bir parçanın odada uzaktan bile kendini hissettirmesini seviyoruz. Ama bunu yaparken sert ya da soğuk görünmesini istemiyoruz; güçlü ama davetkar bir form arıyoruz. O yüzden yuvarlaklıklar, beklenmedik oranlar, bazen daha tombul ya da daha akışkan hacimler bizi çok çekiyor. Deya mobilyalarında o güçlü duruşu genelde yumuşak hatlarla dengeliyoruz.
Kusuru bir eksiklik gibi değil, karakterin bir parçası gibi görüyoruz
Günümüz tasarım dünyasında bazen her şey çok “mükemmel” görünüyor. Sizce bir objeyi gerçekten ilginç yapan şey nedir? “Kusur” sizin için ne ifade ediyor?
Defne: Bence bir objeyi ilginç yapan şey içinde biraz insan olması. Her şey fazla kusursuz olduğunda bazen ruhunu kaybedebiliyor. Özellikle el işçiliği olan üretimlerde küçük farklılıklar, hafif dengesizlikler ya da beklenmedik detaylar parçayı daha canlı kılıyor. Biz kusuru bir eksiklik gibi değil, karakterin bir parçası gibi görüyoruz.
Üretim sürecinde ustalarla çalışmak tasarımlarınızı nasıl şekillendiriyor? Bazen tasarım onların önerileriyle değişiyor mu?
Yasmin: Kesinlikle. Ustalarla çalışmak bizim için üretimin en değerli taraflarından biri. Çünkü bazı şeyleri kağıt üzerinde ya da dijitalde çözebilirsiniz ama malzemenin gerçek davranışını en iyi onlar biliyor. Bazen bir teknik öneri veya küçücük bir yönlendirme tasarımı daha güçlü bir yere taşıyor. Bu ilişkiyi tek taraflı değil, karşılıklı bir yaratım süreci gibi görüyoruz.
Bir parçanın evin içinde nasıl bir hayatın parçası olacağı da çok önemli
Tasarladığınız mobilyaların insanların evinde nasıl kullanılacağını hayal ediyor musunuz? Örneğin bir masa etrafında nasıl bir sahne görüyorsunuz? Aklınıza nasıl bir yaşam geliyor?
Defne: Evet, kesinlikle hayal ediyoruz. Zaten bizim için bir parçanın sadece güzel görünmesi değil, bir evin içinde nasıl bir hayatın parçası olacağı da çok önemli. Mesela bir masa etrafında aklıma hep uzun akşam yemekleri, kalabalık arkadaş buluşmaları, bazen de tek başına ama keyifle geçirilen anlar geliyor.
Bir parçanın fazla “dokunulmaz” hissettirmesindense gerçekten yaşanmasını seviyoruz. İnsanların üzerine bir şey koyduğu, etrafında toplandığı, zaman geçirdiği, günlük hayatın içine karışan parçalar tasarlamak istiyoruz. Daha samimi, yaşayan ve insanın içinde vakit geçirmek isteyeceği alanlar hayal ediyoruz.

Diyelim ki Deya’dan tek bir mobilya parçası bir eve girdi. Sizce o evde hangi duyguyu değiştirir?
Yasmin: En çok his değiştirdiğini düşünüyoruz. Genelde insanlarda fark ettiğimiz ilk şey, parçalarımızı gördüklerinde gülümsemeleri oluyor. Zaten yaratmak istediğimiz duygu da tam olarak bu: insanın iyi hissetmesi, mutlu olması ve o parçayla duygusal bir bağ kurması. Bir eve sadece eşya değil, biraz enerji ve neşe girmesini istiyoruz.
Farzedin tasarımcı değil de bir koleksiyoner oldunuz. Deya koleksiyonundan ilk hangi parçayı eve götürürdünüz?

Yasmin: Ben kesinlikle “High Heels tekli koltuğu” seçerdim; zaten eve götürdüm de. Çok eğlenceli bir parça ve gerçekten ne zaman evime biri gelse onun üzerinden bir sohbet açılması çok hoşuma gidiyor. Hem güçlü bir karakteri var hem de bulunduğu alanda hemen bir enerji yaratıyor.
Defne: Ben “Marshmallow koltuğu” seçerdim. Rahatlığa inanılmaz önem veriyorum ve bu parçada gerçekten atölyede defalarca oturup rahatlık testi yaptık. Uzun süre doğru oturumu, doğru hissi bulmaya çalıştık ve sonunda bize göre en iyi ayarı yakaladık. O yüzden hem görsel olarak hem konfor olarak benim için çok özel bir parça.

Bugüne kadar tasarladığınız ürünler arasında “ilk aşk” dediğiniz bir parça var mı?

Defne: Bu noktada artık hepsi biraz çocuğumuz gibi oldu, o yüzden birini seçmek zor. Tabii ki ilk ürünlerin yeri her zaman çok ayrı çünkü Deya’yı yaratan ve markanın temelini atan parçalar onlar. Ama gelen yoğun ilgiyi düşününce “High Heels tekli koltuğu” da mutlaka eklemek gerekiyor. O parça da kısa sürede Deya dünyasının çok güçlü bir parçası haline geldi.
Sizce “iyi bir tasarım” nasıl olmalı?
Yasmin: İyi tasarım bence ilk bakışta etkileyici olabilir ama asıl gücünü zamanla göstermeli. İnsan onunla yaşadıkça değerini daha çok anlamalı. Sadece estetik olarak değil, his olarak da kalıcı olmalı. Sessizce güçlü olan şeyler bize daha yakın geliyor.
Yaratıcılığınızı nelerle besliyorsunuz? Deya dünyasının kaynağı nedir?
Defne: Çok gündelik şeylerden besleniyoruz. Sürekli “ilham arayalım” gibi bir hal içinde değiliz ama hoşumuza giden detayları ister istemez topluyoruz. Bir mekan, bir kumaş, eski bir obje, bir restoranın atmosferi, seyahatlerde gördüğümüz renkler ya da tamamen rastgele bir detay aklımızda kalabiliyor. Bence Deya’nın dünyası biraz da buradan geliyor. Çok kusursuz ya da fazla düşünülmüş değil, daha doğal, daha hisle kurulan bir yerden.
Kendi atmosferini kuran bir marka olmak istiyoruz
Önümüzdeki yıllarda Deya’yı sadece objeler ve mobilyalar üreten bir marka olarak mı görüyorsunuz, yoksa daha büyük bir “yaşam dünyasına” dönüşme, sergi yapma gibi hayalleriniz var mı?
Yasmin: Kesinlikle daha büyük bir yaşam dünyasına dönüşmesini hayal ediyoruz. Sadece ürün tasarlayan değil, kendi atmosferini kuran bir marka olmasını istiyoruz. Kendi showroomlarımız, eğlenceli pop-uplar ve farklı disiplinlerle iş birlikleri yapmak istiyoruz. Deya’nın ileride insanın içine girebildiği, hissedebildiği daha büyük bir evrene dönüşmesi en büyük hayallerimizden biri.

Şu sıralar gündeminizde neler var? Yakın günlerde sizi nasıl projelerde göreceğiz?
Yasmin: Şu sıralar hem mevcut koleksiyonumuzu büyütmeye hem de yeni kategoriler üzerine düşünmeye devam ediyoruz. Mobilya tarafında dili daha da oturtan yeni parçalar üzerinde çalışıyoruz.
Defne: Bunun dışında özellikle Amerika’da yer alacağımız birkaç mimari proje için de çok heyecanlıyız. Aynı zamanda Gabriella Khalil iş birliğinde Bergdorf’ta yaratacağı konseptte yer alacak olmak da bizi çok heyecanlandırıyor.
Hayatı nasıl yaşamayı tercih ediyorsunuz? Hayat felsefenizi duymak isteriz…
Hayatı sevdiklerimize zaman ayırarak, keyif alarak, çok da fazla kasmadan yaşamayı seviyoruz. Bizim için önemli olan şey, günlük hayatın içinde bizi iyi hissettiren detayları çoğaltmak. Çok büyük laflardan çok, hayatı gerçekten daha zevkli ve daha anlamlı kılan küçük şeylere inanıyoruz. Sanırım Deya’nın ruhu da biraz buradan geliyor.


