Lüksü nasıl tanımlıyoruz, bir mekâna neden bağlanıyoruz, teknolojinin hızına yetişirken hangi insani ihtiyaçlarımızı koruyoruz? Londra’da tasarım, sanat ve iş dünyasını buluşturan MARKA London’dan yaşam biçimlerimize ve seçimlerimize farklı bir gözle bakmamızı sağlayan yedi fikirle döndük.
Bir restorandan ayrıldıktan sonra aklımızda ne kalır? Tabağımızdaki lezzetler, masanın üzerine düşen ışık, gördüğümüz özen, sohbeti biraz daha uzatma isteği… Bir deneyimi değerli kılan ayrıntılar üzerine düşünmek, bizi lüksün anlamından tasarımın sorumluluğuna uzanan sorularla karşılaştırıyor. MARKA London’da farklı disiplinlerden yaratıcı isimlerin buluştuğu ortak zemin de buydu: Ürettiğimiz nesnelerin, tasarladığımız mekânların ve paylaştığımız deneyimlerin hayatımızda nasıl bir karşılık bulduğu.
Es Devlin’in birlikte dikkat kesilmeye yaptığı çağrı, Alex Eagle’ın hayatı kolaylaştıran lüks anlayışı ve Sebastian Conran’ın teknoloji karşısında insanı merkeze alan yaklaşımı, günün ardından düşünmeye devam ettiğimiz konular arasındaydı. Konferanstan aklımızda kalan yedi fikri, konuşmacıların sözleri ve bu düşünceleri somutlaştıran araştırma ve marka hikâyeleriyle bir araya getirdik.
Bir Bakışta: MARKA London’dan İlham Veren 7 Fikir
- Lüks: Hayatı kolaylaştıran, zaman ve rahatlık kazandıran ayrıntılar değer taşıyor.
- Gastronomi: Bir restoranla kurduğumuz bağı, orada nasıl karşılandığımız ve hissettiğimiz şekillendiriyor.
- Tasarım: Işık, ses ve dokular, bir mekânın deneyimini birlikte oluşturuyor.
- Ortak deneyim: Aynı ana birlikte odaklanmak, sanat ve kültürle kurduğumuz ilişkiyi derinleştirebiliyor.
- Sürdürülebilirlik: Malzemenin kaynağı, kullanım ömrü ve yeniden değerlendirilebilmesi tasarımın parçası.
- Yapay zekâ: Yeni araçların sunduğu olasılıklara insan deneyimi ve değerlendirmesi yön veriyor.
- Yaratıcılık: Hatalardan öğrenmek ve farklı bakış açılarına alan açmak, yeni fikirleri besliyor.
- Bir Bakışta: MARKA London’dan İlham Veren 7 Fikir
- MARKA London Nedir?
- 1. Lüks, Hayatı Kolaylaştıran Ayrıntılarda
- 2. Bir Restoranı Sevdiren Şey, Orada Nasıl Hissettiğimiz
- 3. İyi Tasarım Bütün Duyularımıza Hitap Ediyor
- 4. Bir Araya Gelmek, Dikkatimizi de Paylaşmak Demek
- 5. Sürdürülebilirlik, Güzellik Anlayışımızı Değiştiriyor
- 6. Yapay Zekâ Çağında İnsan Deneyimi Yol Gösteriyor
- 7. Yaratıcılık, Farklılıklara ve Hatalara Alan Açınca Gelişiyor
MARKA London Nedir?

Etkinlik alanında MARKA kurucusu ve STEPEVI Başkanı Ayşegül Yürekli Şengör’le yaptığımız kısa sohbette MARKA London’ın çıkış noktasını ve bundan sonraki yolculuğunu da konuştuk. Şengör, 25 yıl önce yola çıktıklarında “marka” kavramının Türkiye iş dünyası için henüz oldukça yeni olduğunu; bugün ise MARKA’nın birikimini uluslararası bir platforma taşımaya hazır hale geldiğini anlattı. Bu yolculuğun ilk adımı olan MARKA London Capsule Edition, 13 Ekim 2026’da Londra’daki The Design Museum’da, STEPEVI’nin Global Partner desteğiyle gerçekleşti. Buluşma; sanat, mimarlık, moda, gastronomi ve teknoloji dünyasından konuşmacıları çağdaş lüks, yaratıcılık ve ortak deneyimler üzerine sohbetlerde bir araya getirdi.

BJ Cunningham’ın moderatörlüğünde ilerleyen programda sanat, mimarlık, moda, gastronomi ve teknoloji dünyasından konuşmacılar, 15 dakikalık sohbetlere imza attı. Es Devlin’in açılış konuşmasıyla başlayan gün, sanatçının Other Worlds sergisine düzenlenen özel turla devam etti; Alfhild Külper’in STEPEVI üretiminden kalan iplik ve yünlerle hazırladığı yerleştirme ise malzeme, hafıza ve sürdürülebilirlik üzerine konuşulanları etkinliğin fiziksel atmosferine taşıyordu.
Tasarım, yaşam biçimleri ve kültür odağında hazırlanan etkinlik, klasik konferans formatından daha samimi ve özenle küratörlüğü yapılmış bir buluşma olarak tasarlanmıştı. Bunun sebebibi sorduğumda Ayşegül Yürekli Şengör’ün “Dünyanın yeni bir konferansa daha ihtiyacı yok” demesi hiç de şaşırtıcı değil. Ve bu yaklaşımı kusursuzca özetliyor: MARKA London, konuşmacıların art arda sahne aldığı bir programdan çok, diyalogların, paylaşımların ve fikir alışverişinin ön plana çıktığı uluslararası bir platformun başlangıcını temsil ediyor.
1. Lüks, Hayatı Kolaylaştıran Ayrıntılarda

Sabah ne giyeceğinizi uzun uzun düşünmeden hazırlanabilmek, iyi bir kumaşın teninizdeki hissi, ihtiyaç duyduğunuz şeylere kolayca ulaşmak… Kreatif direktör Alex Eagle’ın lüks tanımı, gündelik hayatın akışında karşılığını buluyor. Modayla ilgilenmeye başladığında lüksü kaliteli kumaş ve zahmetsizlik üzerinden değerlendiren Eagle, iç mekân tasarımına yöneldikçe aynı fikri yaşam alanlarına taşıyor: İyi tasarlanmış bir ortam, içinde yaşayan insanın hayatını kolaylaştırmalı.

Bu yaklaşım, mimarinin çevresiyle kurduğu ilişkiye de uzanıyor. Chiltern Firehouse’u hayata geçiren Harry Handelsman, bir yapıyı tasarlarken mahallenin altyapısını, insanlarını ve aidiyet duygusunu birlikte düşünmek gerektiğini anlatıyor. Böyle bakınca bir evin ya da otelin değeri, kapısından çıktığımızda katılabildiğimiz hayatla da şekilleniyor. Yakınımızdaki kültür, keşif ve karşılaşma imkânları, yaşadığımız yere duyduğumuz bağlılığın parçası oluyor.
Lüks, ihtiyaç duyduğunuz şeylerin hemen yakınınızda olmasıdır. Merak edebilir, heyecan duyabilirsiniz ve bütün bunlar elinizin altındadır. Yeni deneyimlerin size sunulması gerçek bir lükstür.
Alex Eagle, Kreatif Direktör
Bu fikre iyi bir örnek: Zaman satın almak
2017’de PNAS’ta yayımlanan “Buying time promotes happiness” araştırmasının deney bölümünde, çalışan 60 yetişkine iki ayrı hafta sonunda harcamaları için 40’ar dolar verildi. Katılımcılar bir hafta zaman kazandıran bir hizmete, diğer hafta maddi bir ürüne para harcadı. Zaman kazandıran harcamanın ardından daha yüksek mutluluk bildirdiler. Eagle’ın hayatı kolaylaştıran lüks anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde bu bulgu, günlük yükümüzü hafifleten hizmetlerin değerine dikkat çekiyor.
2. Bir Restoranı Sevdiren Şey, Orada Nasıl Hissettiğimiz

Bazı restoranlara yeniden gitme isteği, daha masadan kalkmadan belirir. Karşılanma biçimimiz, sohbetin rahatlığı, mekândaki insanların yarattığı atmosfer o akşamın hafızamızdaki yerini belirler. Londra’nın sosyal tarihini restoranlar üzerinden anlatan yazar ve editör Dylan Jones, bu mekânları insanların kendi çevrelerini buldukları ve şehrin hayatına katıldıkları buluşma noktaları olarak görüyor.

Restoran işletmecisi Jeremy King’in dünyanın farklı yerlerindeki beş yıldızlı otellerin giderek birbirine benzemesine yönelik eleştirisi de aynı soruya açılıyor: Bir mekânı kendine özgü yapan ne? Jones’un bir restorana girdiğinde onu işleten insanların gülümsemesini beklemesi, cevabın ne kadar basit bir ayrıntıda saklanabileceğini gösteriyor. Özenli bir karşılama, hatırlanan bir tercih ya da doğru anda gösterilen ilgi, misafirle mekân arasında kalıcı bir bağ kurabiliyor.
Ödediğiniz paranın karşılığını almak, maliyetle değil, nasıl hissettiğinizle ilgilidir.
Dylan Jones, Editör ve Yazar
Bu fikre iyi bir örnek: Eleven Madison Park’ın iki dolarlık jesti
Will Guidara, Eleven Madison Park’ta bir masanın konuşmasına kulak misafiri olduğunda, New York’tan ayrılmak üzere olan konukların sokakta hot dog yiyemediklerini öğreniyor. Dışarı çıkıp bir hot dog alıyor ve mutfakta hazırlatarak masaya servis ettiriyor. Guidara’nın anlatımına göre bu küçük sürpriz, misafirlerin seyahatlerindeki en unutulmaz anlardan birine dönüşüyor. İki dolarlık jesti özel kılan, o masanın konuşmasını duyacak ve karşılık verecek kadar dikkatli bir ev sahipliği.
3. İyi Tasarım Bütün Duyularımıza Hitap Ediyor

Bir mekânla ilişkimiz, içinde zaman geçirdikçe derinleşiyor. Konuşurken sesimizi yükseltmek zorunda kalıp kalmadığımız, ışığın yüzümüze nasıl düştüğü, dokunduğumuz yüzeylerin hissi rahatlığımızı etkiliyor. İç mimar Shayne Brady, restoran tasarımını bu ayrıntılar üzerinden ele alıyor. Kahvaltıdan geceye kadar hizmet veren bir mekânın gün boyunca değişen ihtiyaçlara uyum sağlaması gerektiğini anlatırken, iki kişinin arasındaki bir masa lambasının bile mahremiyet hissi yaratabileceğini hatırlatıyor.

Tekstil sanatçısı Alfhild Külper’in konferans için hazırladığı yerleştirme ise dokunma duyusunu öne çıkarıyordu. STEPEVI’nin üretiminden kalan iplik ve yünlerle oluşturulan çalışma ve katılımcılara özel minderler, malzemenin bedensel deneyimdeki yerini görünür kıldı. Tasarımın başarısı, kullandığı malzemelerin insanla nasıl bir ilişki kurduğunda da ortaya çıkıyor.
Görsel: Dylan Jones ve Shayne Brady, MARKA London 2026
Aydınlatmanın anahtarı gölgedir. Restoranları davetkâr kılan şey, mekânda yeterince karanlık alanın bulunmasıdır.
Shayne Brady, İç Mimar
Bu fikre iyi bir örnek: Daha çıtır duyulan cips, daha taze algılanıyor
Massimiliano Zampini ve Charles Spence’in 2004 tarihli deneyinde, katılımcıların cips ısırırken duyduğu ses değiştirildi. Isırma sesinin genel düzeyi veya yüksek frekansları artırıldığında, cipsler daha çıtır ve daha taze olarak değerlendirildi. Yiyeceğin algılanan niteliğini değiştirmek için işitsel deneyime müdahale etmek yeterli olmuştu. Bu sonuç, duyularımızın birlikte çalıştığını ve bir deneyimi tasarlarken sesin de hesaba katılması gerektiğini gösteriyor.
4. Bir Araya Gelmek, Dikkatimizi de Paylaşmak Demek

Bir tiyatro salonunda ışıklar söndüğünde, birbirini tanımayan insanlar aynı sahneye yönelir. Es Devlin’in üretiminde önemli bir yeri olan bu ortak dikkat hâli, birlikte yaşanan deneyimin gücünü oluşturuyor. Sanatçı, tiyatroda öğrendiği katılım biçimini müzelere ve galerilere de taşımak istiyor: Kendimizi deneyime bırakmak, bir süreliğine gündelik akışımızdan çıkmak ve çevremizdeki insanlarla aynı ana odaklanmak.

MARKA London’ın dairesel oturma düzeni de konuşmacılarla dinleyiciler arasındaki mesafeyi azaltan bir buluşma ortamı sunuyordu. Devlin’in yaklaşımı, kültürel etkinlikler düzenleyenler için önemli bir soruyu gündeme getiriyor: İnsanların dikkatini birlikte verebileceği koşulları nasıl oluşturabiliriz? Mekânın düzeninden programın ritmine kadar verilen kararlar, bu ortak deneyimin niteliğini belirleyebiliyor.
Galeri ve müze alanlarına geçerken, aynı anda ve birlikte dikkat kesilme halini de bu mekânlara taşımak istiyorum.
Es Devlin, Sanatçı ve Tasarımcı
Bu fikre iyi bir örnek: Bir konserin ortak bedensel ritmi
2023’te Scientific Reports’ta yayımlanan bir araştırmada, üç klasik müzik konserindeki toplam 132 katılımcı incelendi. İzleyicilerin kalp hızı, bazı diğer fizyolojik tepkileri ve hareketlerinde eşzamanlılık gözlendi. Özellikle kalp hızındaki eşzamanlı değişimler, müzikten duygusal olarak etkilenme ve müziğe dalma deneyimleriyle ilişkiliydi. Bulgular, aynı performansı paylaşmanın bedensel tepkilerimizde de karşılık bulabildiğini ortaya koyuyor.
5. Sürdürülebilirlik, Güzellik Anlayışımızı Değiştiriyor

Bir bina, bulunduğu çevreye ne katabilir? Mimar Kent Jackson’ın bir ağaç gibi davranan yapı arayışı, bu soruyla başlıyor. Havayı içine alan, karbonu filtreleyip depolayan ve mahallesine katkı sağlayan bir bina düşüncesi, mimarinin sorumluluğunu genişletiyor. Jackson, çevreye bir şeyler geri vermeyi tasarımın hedeflerinden biri olarak görüyor.

Endüstriyel tasarımcı Sebastian Conran’ın bir ürünün ne kadar dayanacağı ve ileride başka bir amaçla kullanılıp kullanılamayacağı üzerine soruları da aynı yaklaşımı gündelik nesnelere taşıyor. Bir tasarımı değerlendirirken malzemenin kaynağı, kullanım ömrü ve sonraki hayatı da estetik kararın parçası hâline geliyor. Güzel bulduğumuz bir nesneyle kurduğumuz ilişki, onun nasıl üretildiğini ve ne kadar yaşayabileceğini öğrendikçe derinleşebiliyor.
Sürdürülebilirliğe yaklaşımımız şu olmalı: Sürdürülebilir değilse güzel de değildir. Sürdürülebilirlik yaptığımız her şeyin merkezinde yer almalı.
Kent Jackson, Mimar
Bu fikre iyi bir örnek: Hermès Petit h’de malzemenin ikinci hayatı
Hermès’in Petit h atölyesinde tasarım sürecini, diğer atölyelerin kullanmadığı malzemeler yönlendiriyor. Elde kalan deri, ipek, porselen ve kristal; zanaatkârlar, sanatçılar ve tasarımcılar için yeni nesnelerin başlangıç noktasını oluşturuyor. Markanın paylaştığı örnekler arasında 1960’lardan kalan eyer iskeletlerinden geliştirilen sandalye ve bank gibi tasarımlar da bulunuyor. Bu yeniden kullanım pratiği, malzemenin mevcut biçiminin ve sınırlarının yaratıcılığı besleyebileceğini gösteriyor.
6. Yapay Zekâ Çağında İnsan Deneyimi Yol Gösteriyor

Yapay zekâ, tasarımcının önüne kısa sürede çok sayıda olasılık çıkarabiliyor. Sebastian Conran, kendi çalışmalarında özellikle görselleştirme için bu araçları faydalı bulduğunu anlatıyor. Bununla birlikte, ilk bakışta iyi görünen bir sonucu istediği incelik düzeyine taşımanın giderek zorlaştığına dikkat çekiyor. Üretim sürecinde neyin işe yaradığını değerlendirmek, ayrıntıları sorgulamak ve sonuçların sorumluluğunu almak önemini koruyor.

Conran’ın insanın birebir kopyası robotlar tasarlama fikrine yönelik itirazı da bu düşünceyi tamamlıyor. Teknolojiyle nasıl bir ilişki kurduğumuz, ondan hangi ihtiyaçlarımızı karşılamasını beklediğimiz ve tasarımın bizde hangi duyguları uyandırdığı üzerinde duruyor. Yeni araçların sunduğu imkânları değerlendirirken, onları kullanacak insanın deneyimi tasarıma yön vermeye devam ediyor.
Hayatımıza hâkim olan yeni teknolojilerin büyük ölçüde dijital olmasına rağmen, günün sonunda insan olduğumuzu ve her zaman analog kalacağımızı asla unutmamalıyız.
Sebastian Conran, Endüstriyel Tasarımcı
Bu fikre iyi bir örnek: Nike A.I.R. ve Kipchoge’nin fark ettiği ayrıntı
Nike’ın 2024’te tanıttığı A.I.R. projesinde, tasarım ekipleri 13 sporcuyla çalışarak yapay zekâdan da yararlanan ayakkabı konseptleri ve prototipleri geliştirdi. Maratoncu Eliud Kipchoge, kendisine sunulan bir tasarımın topuk boşluğunda koşu sırasında toprak ve küçük parçaların birikebileceğini fark etti. Kâğıda kendi çizimini yaparak alanın birleştirilmesini istedi. Nike’ın anlatımına göre ekip bu sorunu önceden düşünmemişti. Sporcunun antrenman deneyimi, görsel olarak etkileyici bir fikrin kullanım açısından yeniden değerlendirilmesini sağladı.
7. Yaratıcılık, Farklılıklara ve Hatalara Alan Açınca Gelişiyor

Ortaya koyduğumuz bir işe dönüp baktığımızda eksiklerini görmek rahatsız edici olabilir. Alex Eagle, bu duyguyu gelişmenin bir parçası olarak kabul ediyor. Es Devlin ise farklı alanları deneyip hiçbirine tam olarak ait hissedememenin, insanı kendi biçimine uygun yeni bir alan yaratmaya yöneltebileceğini anlatıyor. Her iki yaklaşımda da yaratıcılık, kendimizi ve alıştığımız yöntemleri sorgulayabilmekle besleniyor.

Bu açıklık, birlikte çalıştığımız insanları dinlemeyi de gerektiriyor. Annie Doble’ın genç ve bağımsız yaratıcılara alan açma çağrısı, yeni seslerin kültürü nasıl canlı tuttuğunu hatırlatıyor. İstanbul’a odaklanan oturumda farklı geçmişlerin ve kimliklerin bir arada üretmesine yapılan vurgu da aynı düşünceyi tamamlıyor: Bir fikrin gelişmesi için farklı deneyimlerle karşılaşmasına, eleştirilmesine ve yön değiştirmesine fırsat vermek gerekiyor.
Görsel: Caroline Rush, Fat Tony, Annie Doble; MARKA London 2026
Bugün bir masaya oturduğumda, oraya fikirlerimden çok hatalarımdan öğrendiklerimle katkıda bulunduğumu fark ediyorum.
Alex Eagle, Kreatif Direktör
Bu fikre iyi bir örnek: Post-it’in beklenmedik başlangıcı
3M araştırmacısı Spencer Silver, güçlü yapıştırıcılar üzerine çalışırken yüzeye hafifçe tutunan ve kolayca ayrılabilen bir yapıştırıcı keşfetti. Bu malzeme için yıllarca kullanım alanı arandı. Meslektaşı Art Fry ise ilahi kitabından düşen kâğıt ayraçlarına çözüm arıyordu. İkilinin çalışmasıyla sayfaya zarar vermeden tutunan ayraçlar geliştirildi; üzerlerine mesaj yazıp ofiste kullanmaya başladıklarında fikrin potansiyeli daha da belirginleşti. Post-it’in doğuşunda beklenmedik bir sonuç kadar, bu sonucu paylaşmak ve başka bir ihtiyaca uyarlamak da etkiliydi.
Kapak: MARKA London 2026
- Bu içerikteki illüstrasyonlar yapay zekâ desteğiyle tasarlanmıştır.


